Kâinatın Merkezi Hayat,Hayatın Merkezi İnsandır
..        

“Kâinatın (evrenin) merkezi hayat, hayatın merkezi insandır” diyor, Bediüzzaman.
Hava, güneş, su, bitki, uzay, galaksiler ve her şey, kısacası tüm evren ve evrenin içindekiler hayatı oluşturmak için plânlandı. Hayatın yüzü ise insana dönüktür. Demek ki insan, yaradılış dediğimiz “oluş”un gayesidir. Bu, diğer yaratılan- ların insanın hayatını kolaylaştırmak üzere plânlanmasından da bellidir.
Şu halde insan amaçtır. İnsanın sözkonusu olduğu yerde diğer her şey teferruat kalır.
Halbuki biz insanı “gaye=amaç” olarak değil “vasıta=araç” olarak görme eğilimindeyiz...
“Gaye”yi “vasıta” olarak görme eğilimine girerseniz, onu (insanı) ister istemez kullanmak istersiniz. İşte problem burada: Herkes, insanları, kendi ekonomik, ideolojik, sosyal ve siyasal tercihi istikametinde değiştirip kullanmaya çalışıyor... O zaman da, tabi”, “insan insanın kurdu” oluveriyor

Bence insana en büyük hizmet onu Kur'an” ifadesiyle “ekmel-i varlık” sayıp bu çerçevede insana yaklaşmaktır. Bu anlayışı inşa edip besleyecek tek kurum is e ailedir. Bu yüzden anne-babaların geleceğin Türkiye'sini inşada çok önemli misyonlar yüklendiklerine inanıyorum. Bu yüzden annelerin kendilerini eğitmeleri, babaların ise kendilerini eğitmenin yanı sıra, ailelerine daha fazla zaman ayırmaları gerektiğini sürekli tekrarlıyorum.

Hz. Ali “İnsanların türdeş olarak kardeş” olduklarını belirtiyor. Biz ise herhangi bir insanı kardeşliğe kabul etmeden önce, bize benzemesini (bizim gibi inanması, düşünmesi, giyinmesi, yaşaması) şart koşuyoruz... Çünkü devlet olarak da, birey olarak da “farklılıklar”dan ve çeşitlilikten ürküyoruz. Belki bu yüzden insan kaynaklarımız zenginleşmiyor, evrenselleşmiyor. Belki bu yüzden “alternatif çözüm”ler üretilemi- miyor... Tek boyutlu “mecburi istikamet”lerde belki bu yüzden tükeniyoruz.
Birbirimizi değiştirmeye, kendimize benzet- meye çalışmak yerine, farklılığı ve çeşitliliği kabul edip, zenginlik sayarak her şeyi eşit şartlarda konuşsak olmaz mı? Böylece, hem aile içinde hem de dışında, çok daha dinamik sonuçlara varabi- liriz.
Bazen uzlaşmak şarttır belki, ama bazı hallerde yalnızca konuşmak bile yeterlidir. Şimdiki halde biz, aile fertleri ve toplum olarak ne konuşabiliyor, ne de tartışabiliyoruz. Ya susup önümüze bakıyoruz, ya da kavgayla, dövüşle ömür geçiriyoruz.

“Kıble ekseni tabirini sıkça kullanıyorum. Çünkü önce kitleyi sağcı-solcu, alevi-sünni, Türk-Kürt, tarikat, cemaat, parti diye böldük. Sonra da aramızda “asgâr” müşterek”ler aramaya başladık. Galiba kendimize tuzak kurduk ve kurduğumuz tuzağa düştük. Zira Allah, Pey Peygamber, Kur'an, kıble gibi bizi birleştiren “nu- rani” rabıtalar” (Bediüzzaman'ın deyimidir) var.
Fakat tüm enerjimizi “asgâri” müşterek” aramaya öylesine hasrettik ki, “âzâm” müşterek” lerimiz gözden kaçmaya başladı.
Ben işte bunlara dikkat çekmek istiyorum. Temel müşterekleri “kıble” olarak özetleyip oraya yönelik tüm çabaları “kıble ekseni” çerçevesinde mütalaa etmek gerektiğini, bu müştereğin yeterli olduğunu savunuyorum.
“Kıble ekseni” tabiri hem bir terkip, hem de insanları teferruatta boğuşmayı ve boğulmayı bırakıp işin temeline inmeye çağıran bir feryattır.

Bir toplantıdayım. Arkadaşlardan bazıları koyu bir sohbete dalmış, hararetle tartışıyorlar. Yaklaştım. Baktım ellerinde kağıt-kalem, oy hesabına oturmuşlar.
“Şu bölgeden şu kadar oy, bu bölgeden bu kadar milletvekili...”
Bu hesapta insanlar rakam! İnsanlar “yüzde şu kadarlık” ayrıntı.
Ya duyguları, düşünceleri, sevgileri, nefretleri, korkuları?..
İnsanların rakam olarak görülmesine dayana mıyorum! Çünkü insan “Ahsen-i takvim”, çünkü insan küçük bir kainat. Esas olan seçimi kazanmak mı, yoksa insanı kazanmak mı? Esas olan beldeler fethetmek mi, kalbler fethetmek mi?
Anlatmışımdır; Fatih Sultan Mehmed İstanbul fethinden hemen sonra toplanan Divan'a neşeli girmiş. Padişahı karşılayan Sadrazam, “Hünkar- ım, alınmaz denilen kal'ayı aldınız, Peygamber müjdesine mazhar oldunuz, sevinmek, neşelenmek hakkınız” deyince, Sultan Mehmed şu cevabı vermiş:
“Lalam, bu ferah ki bende görürsüz, bir kal'a fethünden değildir. Ak Şemsüddin gibi bir pir-i âziz zamanında yaşadığıma sevinirim.”
Yani Osmanlı ve Doğu Roma imparatorluğun- da uhdesinde bulunduran Fatih, dünyevi rütbelerine, İstanbul gibi bir efsane şehri fethetme- sine değil, Ak Şemsüddin gibi bir değerle çağı paylaşmasına seviniyor. Yani insanla övünüyor.
Zaten Ak Şemsüddinler olduğunda Fatihler olur. Bunlar olduğu zaman ise başarı sancağı burçlara çekilir.
İşte bu çerçevede insana yaklaşmalı, oyundan önce kalbini kazanmaya çalışmalıyız. Kalbini veren nasılsa oyunu da verir. Ama kalbinden önce oyunu veren öyle bir fatura çıkarır ki, oyunu almaya değmez.
Layık olduğumuz biçimde yönetileceğimiz hükmünü unutmayalım. Özlediğimiz günlere ulaşmak istiyorsak, özlediğimiz “adam gibi adam” olmaya çalışmak ilk işimiz olsun.
Yüreğimizin yanı sıra aklımızı, mantığımızı da kullanalım artık. Dövüşmeden konuşmayı öğrenelim. İnsanları ilzam etmek mümkün, ama ikna etmek güçtür. Bediüzzaman hazretlerinin tespitiyle “Eskiden inkar cehaletten gelirdi, şimdi ilimden geliyor.” İlimden gelen inkarı gidermek için ilim öğrenmemiz gerekiyor.
Zira, yine Bediüzzaman hazretlerinin deyişiyle, “Medenilere galebe ikna iledir, icbar ile değildir.” Yarım da olsa demokratik bir ortamdayız. İnsanları zorlayarak kazanamazsınız. Eğri fikir sahiplerine karşı herhangi bir biçimde cebir kullanarak doğruları kabul ettiremezsiniz. İkna etmeniz şart. İkna için de bilgi ve ilim lazım.
Kısacası dostlar, bu çağda tebliğin yolu ilimden, irfandan, bilgiden geçiyor. Bunu da bize iyi kitaplar sağlayabilir. Ya olduğumuz yerde kalacağız, hatta daha geriye gideceğiz, ya da kitaba yönelip kendimizi eğiteceğiz.
Kavga ile bir yere varamayız... Üstelik biz kardeşiz! Kardeşlerimizle “cihad” edeceğimize, nefisimizle cihad edelim.
Sakın bencilliklerimiz (egoizm) ve benlikleri- miz (ene) Müslümanlığımızı ters yönde etkiliyor olmasın? Öyleyse öncelikle gururumuzun üzerinde yürümeyi öğrenmeliyiz. Çünkü kucaklaşmanın yolu gururumuzu ezmekten geçiyor.


Bu Yazı 3037 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar