Kâinatta Tabiatın Yeri Neresidir?
..        
Eşyanın meydana gelişinin tabiatla bir ilgisinin olmadığının üçüncü kısmını (ilk ikisi daha önceki yazılarda verilmişti), iki örnekle açıklamaya çalışalım.
Birinci örnek: Hiç medeniyet görmemiş vahşi bir adam, boş bir arazi üzerde her türlü teknolojik ürünle donatılmış bir saraya giriyor ve hemen şunu düşünüyor: “bütün bu sarayı, saray içindeki eşyalardan birisi yapmış olmalıdır”. Böyle düşünüyor ama vahşi olan aklı bile bunu mümkün görmüyor ki tam olarak inanabilsin. Sonra, o sarayın plan ve projelerinin, içindeki eşyaların listesinin ve sarayın idare yönetmeliklerinin bulunduğu bir defter / dosya görüyor. Eli, gözü ve çekici olmayan o defter ya da dosya, diğer eşyalar gibi yeteneksiz bir şeydir, o saraya şekil vermek ve süslemek gibi bir olanağı yoktur. Ama o dosyada saraya ait bilgiler bulunduğundan, o koca sarayın bu küçük dosya tarafından yapıldığını düşünerek, vahşetinin en ileri derecesine çıkıyor.
İşte aynen bu örnekte olduğu gibi, örnekteki saraydan daha mükemmel olan şu ALEM SARAYI'na inançsızlık fikrini taşıyan ve “her şeyi tabiatta arayan” bir insan giriyor. Şu görünen alem içinde bulunan ve son derece sanatlı eserlere bakıyor. Tüm bunları yapan ve yarattığı esere benzemeyen Zatı bilmediği için şu alemin sahibini ya da yapanını arıyor. Alemin plan ve projesinin, alemdeki bütün sanatlı eserinin listesinin ve fen kanunlarının varlığını görüyor. İlahi adet kanunları (sünnetullah), ilahi sanat özetlerini (çekirdek, içindeki kromozomlar ve DNA gibi) görüyor ve pek yanlış ve hata olarak “TABİAT” adını veriyor. Halbuki o tabiat dediği şey de o alem içinde bir eserdir, bir özettir, bir sanattır. Ama inkar fikrine sahip adam, “madem bir yaratıcıyı kabul etmiyorum öyle ise, en münasibi, tabiat bunları yapmıştır ve yapar” diyeceğim diyor.
Ahmaklığın en alt tabakasına inmiş böyle sarhoşlara şunu söylemek gerekir; başını tabiat bataklığından çıkar, arkana bak! Atomdan gezegenlere kadar bütün sanatlı eşya, her birisi kendi anatomik, morfolojik ve fizyolojik yapısıyla, hareket kanunlarıyla ve görevleri ile BÜYÜK BİR SANATÇIYI gösteriyor, bunu gör. Ve o sarayı yapan ve o defter / dosyada sarayın programını çizenin nakışlarını gör, fermanına bak, Kur'anı'nı dinle, o ahmaklık ve sarhoşluktan kurtul.
İkinci örnek: Vahşi bir adam bir askeri kışlaya girer. Ordunun beraberce talimini görür. Bir askerin hareketiyle bir tabur, bir alay, bir bölük kalkar, oturur, gider; bir ateş emriyle ateş ettiklerini görür. Vahşi adamın vahşi aklı, ordudaki emir komuta ve diğer askeri düzeni bilmediğinden, komut ve komutanı inkar ettiğinden, o bütün askerlerin iplerle birbirine bağlı olduklarını hayal eder. Hayal ettiği ipin ne kadar harika bir ip olduğunu düşünür ve hayrette kalır.
Sonra gider büyük bir camide, Cuma günü namaz kılanların arasına girer. Tüm cemaat bir adamın sesiyle kalkar, eğilir, secdeye giderek oturduklarını görür. İlahi ve manevi kanunlar gereği insanların ibadet yaptığını anlayamadığı için, o cemaatın iplerle birbirine bağlandığını ve o acayip ipler onları esir edip (!) oynattığını hayal eder, insan gibi görünen canavar hayvanları bile güldürecek bir fikirle çıkar, gider.
İşte aynı bu örnek gibi, şu alem kışlasına ve büyük mescidine, inkar fikirli bir tabiatçı giriyor. Bu insanın Kainattaki düzenin manevi kanunlarına, örneğin yer çekim kanununa, madde vücudu giydirmesi, Sünnetullah denen kainattaki yaratıcının var olan kanunlarının yerine, kendi icat ederek sonra “TABİAT” adını vererek bunu koyması, İlahi kuvvetin gölgesi olan tabiatı, gerçekte yapan olarak tanıması örnekteki vahşiden bin defa daha vahşettir.
Peki tabiat dedikleri şey nedir öyle ise?
Olsa olsa bir sanat olabilir, sanatkar olamaz. Nakıştır, nakkaş olamaz. Kanun ve hükümdür, kanun koyucu ve hakim olamaz. Yaradılışı gereği uyulması gereken kurallardır, kuralları koyan olamaz. Yaratılan her şey yaratanın izzetinin bir perdesidir, yaratan olamaz. Birinin etkilemesiyle (tesir etmesiyle) İş gören bir yaratıktır, kendiliğinden yaratan ve iş gören değildir, kendine ait üstün sanatı yoktur ki iş görebilsin. Kanundur, güç değildir, işi yapan olamaz. Kainattaki işleyen düzenin düzgün işlemesini sağlar, yoksa işler onun sayesinde meydana gelmez.
Sonuç olarak; madem şu alem var. Madem bu alemin meydana gelmesinde aklen dört yoldan başka bir yol da düşünülemez. O dört yolun üç tanesinin her biri için, üç ayrı yanlış olduğu ispat edildi ve bu yolların mümkün olmadığı ortaya kondu. Elbette zorunlu olarak dördüncü yol olan; bir olan Allah tarafından yaratılmış olduğu fikri ortaya çıkmış oluyor. Ayrıca;
Madem her şeyin bir tabiatı her şey gibi mahluktur (yaratılmıştır); çünkü sanatlıdır ve yeni oluyor. Hem sebepler onu meydana getirilmiştir ve görünen o sebep de bir sanattır ve yaratılmıştır. Ve madem her şeyin meydana gelmesi birçok şartın bir araya gelmesine ve birçok aletin (sebebin) çalışması gerekir. Örneğin üzümü asmadan, balı arıdan, sütü inekten alıyoruz. Ama üzümün varlığı sadece asmanın varlığına bağlı değildir. Havaya, toprağa, elemente, suya, güneşe, kloroplasta, kromozoma, DNA'ya ve burada ismini sayamayacağımız yüzlerce sebebe de bağlıdır. O halde, o tabiatı icat eden ve aradaki bütün sebepleri yaratan bir Mutlak Güç var ki her şeye Gücü Yeten Bir Tek Zat'tır. Bir tek olmalıdır, çünkü yapılan bütün işlerde aynı damgayı, aynı etiketi ve aynı programı görmekteyiz. Öyle ise bütün bunların Yapanı da aynıdır. Böyle bir Zatın ne ihtiyacı olabilir ki aracı olan sebepleri (tabiatı), yaratma işine ve iş görmesine ortak etsin?
O, doğrudan doğruya sebepleri sonuçları ile birlikte yaratır. İsimlerinin cilvesini göstermek için, yaptığı işlerin hikmetini anlatmak için, şu görünen programı ve düzeni bir sebebe bağlar. Birbirlerini anlıyormuş gibi, her bir sebebe bir yakınlık verir. Eşyada görünen kusurlara, acımasızlıklara ve eksikliklere kaynak olsun diye, sebepleri ve TABİAT'ı yaratmış, kendi kudret eline perde etmiş, o eksiklikleri onlardan (sebep ve tabiattan) çıkararak kendi üstünlüğünü, değerini, kıymetini (izzetini) o şekilde korumuştur.
Bu anlatılanların ışığında, tabiata Sünnetullah tabir edilen makamın dışında maddi bir güç, fiziki bir eşya, yani elle tutulur gözle görülür bir cisim olarak görenlere, şunu sormak gerekir?
Kainatı büyük bir torbaya koyma olanağımız olduğunu farz edelim. Kainattaki bütün eşyayı tek tek içinden çıkaralım. Atomu, molekülü, ağacı, hayvanı, gezegenleri, güneşi, suyu, havayı, bulutu, dünyayı, kısaca içinde ne varsa hepsini tek tek çıkardık. Peki, nerede bu tabiat?

Bu Yazı 3012 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar