Kapak
Kaldırımlardaki Çaresiz Ahmet'ten, Çare Sizsiniz Diyen Üstad'a
05.12.2013        

‘KALDIRIMLAR’daki  ‘Çaresiz  AHMET’ten…

‘SAKARYA’da  ‘Çare  Sizsiniz!’ Diyen  ÜSTAD’a…

Semra MERAL

 

 

O ,  -pek yaygın bilinmese de-  birinci adı ile bir ‘AHMET’ ; bir zamanların Maraş Müftüsü olan dip dedesinden  aldığı  ikinci adıyla, bir  ‘NECİP’ti!..

O, İstanbul’da hariciye nazırlığına kadar yükselmiş  Salim Paşa’nın kızı Zafer hanımla evlenmiş olan Mehmet Hilmi Efendi’nin tek oğlu olan babası  Deli Fazıl’dan esinlenmiş adı  ile bir ‘FAZIL’ ; ecdadından miras kalan bu lâkabı -anlamı  şahsiyetine  tezat da olsa- başına taç edip taşıyan bir KISAKÜREK’ti!..

Evet O, kız kardeşi  Selma’nın  beş yaşında ölümüyle  ince hastalığa yakalanan  çok sevdiği  annesi  Mediha Hanımın hastane köşesinde şefkat dolu istemesi ile bir  şair olmuşken; rakiplerinin  “bir mısraı bile  milletine  şeref vermeye yeter!” diye  alkış tuttuğu  bir  ‘Şairler  Sultanı’ olmamış mıdır?..

Evet O, dedesi Mehmet Hilmi efendinin  çok sevdiği, bir dediği iki edilmeyen, ele avuca sığmaz  haşarı bir çocukken; babaannesi  Zafer hanıma daha küçük yaşlarda öğrendiği  okumasıyla  hemen her çeşit kitap okuyarak  erkenden olgunlaşan ‘ büyük bir çocuk’ olmamış mıdır?..

Evet O,  Paris gibi  kozmopolit bir ülkeye , felsefe gibi karmaşık bir öğrenim görmeye  gönderilmiş  ve ‘bohem hayatı’ denilen  bir serüvenin içine düşmüş bir ‘çilekeş’ken; bu çileyi, bir  imtihan olarak gören bir  ‘derviş’ olmamış  mıdır?..

Evet O, “1934’e kadar yaşadıkları  çöp’e atılması gereken bir  ‘mürid’ken; gönül gözünün açıldığını gören milletinin kendisine  tevdi ettiği adıyla  bir “mürşid’ olmamış  mıdır?..

Velhasılı O,

Kaldırımlar’da ; bir ‘Çaresiz Ahmet’ken;

Sakarya’da ;  ‘Çare Sizsiniz…’ diyen  bir Üstad  olmamış mıdır?..

Öyle ise:

O’na,  “ Kaldırımlar’ daki  ‘serkeş’  ‘O’ değil miydi?..diyenlere;

“O, ‘Sakarya’da kehkeşanlara kaç/ma/mış bir ‘Güneş’tir, derim ben de hemen!

O’na, “Kaldırımlar’daki  ‘sefil’ O değil miydi?.. Diyenlere;

O, “Sakarya’da suya destan yazan bir  ‘Fazıl’dır derim ben de hemen!

O’na, “ Kaldırımlar’da ölmek isteyen ‘zavallı’ ‘O’ değil miydi diyenlere;  O,

‘Öldüğümde olmasın, çelengim, top arabam/  Alıp götürsün beni ,tam inanmış dört adam ‘ diyecek kadar  da şuurlu ve akıllıydı!”da derim ben de hemen!..

O’na,  “ O değil miydi  ‘Ben ki, toz kanatlı bir kelebeğim/ Minicik gövdeme yüklü Kafdağı’ diyecek kadar şekveci, huzursuz bir adam diyenlere;  “ Bir zerreciğim ki, Arş’a gebeyim/ Dev sancılarımın budur kaynağı” diyen de O’ idi!”  derim ben de hemen!

Evet , bocalamıştır Üstad!.. İkilemler yaşamıştır…

Nasıl  yaşamasın ki?..

Bir taraftan konağın tek vârisi, tek erkek torunu, çok erken yaşlarda hem de Zafer Hanım’a – medya diliyle bir First Laidy- kitaplar okuyan bir ‘küçük adam’ iken; aynı konaktan dedesi ölüp, annesi ile babası ayrıldığında kapısının önüne konan bir ‘büyük adam’ olmuştur.

‘Annem istedi, ben de şair oldum!’ diyen Ahmet Necip, bir taraftan O çok sevdiği hanımefendi “mazlum, masum, mahzun, mağdur” annesini memnun etmeye çalışan erken olmuş bir meyve iken; diğer taraftan oyuncaklarını elinden alan bu ‘Acımasız Dünya’ya anlam vermeye çalışan haklı- hırçın-huysuz bir çocuk olmuştur.

İşte bu noktada tabiri caizse, o canım annesinin, kendisini dünyaya getirirken çektiği sıkıntılara benzer sıkıntılar O’nu kuşatmış… Adını koyamadığı gel- gitler yaşamış; kafasında beliren onca soruya bir ad bulmaya çalışmıştır… Acılar içinde, sancılar içinde kıvranmıştır…Ne zamana kadar; ‘Yüce Mevlâ’nın O’nun için takdir ettiği zamanın  ikmal olması, O senfoninin bitmesi ve O Çile’nin tamamlanmasına kadar !..

Elbetteki bu çekilenler bir imtihandır ve 2. Kutlu Dönem için bir alt yapıdır… Bunlar yaşanmasaydı, kesindi ki ‘Ahmet’ sadece muhataplarının kuru kuru alkışladığı bir şair olarak kalacak ve bir aksiyon, bir dava adamı olamayacaktı! (Hoş, O’nu önce alkışlayanlar, sonra ‘Sabık Şair’ demişlerdir ya…)

İşte bu yüzden diyoruz ki:

Birinci dönem; yeni doğacak bir ufka hazırlanış, bir gebe kalıştır… Birinci dönem, kutlu bir sancıdır,  bir mübarek ağrıdır.

Nihayet Üstad 1934ler’e gelip, ALLAH’ın inayeti ile O mübarek Hazret Abdülhakîm  Arvâsî gibi bir İslâm  âlimi, bir büyük mutasavvıfla ile tanıştığında; hayatı, dünyası, felsefesi ve ufku  tamamen  değişecek ve bu  tanışmayı ‘ bir bayram’ olarak değerlendirecektir…

İşte bu yüzden,

Birinci dönem; bir boş veriş değil; bir arayıştır... Birinci dönem;  bir keyf alış değil; bir ağlayıştır…

İkinci dönem ise ‘ben yaptım; ne var, ne olmuş?’ diye asla bir kafa tutuş olmamış; birinci dönem için hep bir pişmanlık, hep bir serzeniş pâyesi ile taçlanmıştır. Çünkü “vicdan, erdemlilerde; cüzdan, enselilerdedir!(S. Meral)

İkinci dönem; nefsini, bir öne çıkarış değil, nefsini bir sigaya çekiştir…

Daha doğrusu ,‘ikinci dönem’ de ‘birinci dönem, bizzat başkasına bırakmadan kendini sorgulayıştan öte bir ‘nefsini aşağılayış’tır ki,  ‘alkışlayışın esamesi’ bulunmamaktadır…

İşte bu nedenle diyoruz ki: Birinci dönemi en doğru ifade eden ‘Kaldırımlar --1927) dır; İkinci dönemi en iyi sembolize eden de ‘Sakarya Destanı (türkü değil, bir destan)-- 1948)’dır !..

Yine diyoruz ki;

Kaldırımlar, bir avut ; ‘Sakarya… ’ bir  ağıt’tır ;

‘Kaldırımlar’ bir ağlayış ; ‘Sakarya…’ bir sorgulayıştır;

‘Kaldırımlar’ karanlıklarda sürükleniş ; “Sakarya …” aydınlığa davet ediş;

‘Kaldırımlar’ ferdi bir çöküş ; ‘Sakarya…’ millî bir direniş;

‘Kaldırımlar’ bir ‘ahh!..’ çekiş ; ‘Sakarya …’bir  yol  gösteriş;

‘Kaldırımlar’  Çaresiz Ahmet’in  ‘sıradan bir günlüğü’; ‘Sakarya …’ise,  bir Üstad  fermanı’dır! ..”

Biz’e kuru bir ‘feryat’ değil; dolu bir ‘ferman’ bırakan’a, sadece 30.yılda değil; daima, rahmet ve minnetlerle…
( Devam edecek)

semra-meral11@hotmail.com

 


Bu Yazı 2616 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar