Kamusal Alandaki Tavır ve Davranışlarda Aşırılıklar ve Doğru/Orta Yol
..        
Bediüzzaman'a göre ahlâkla itidal arasında birebir bir ilişki vardır. Her türlü aşırılık ona göre gayri ahlâkidir. Peygamberi vasıflar da itidali işaret etmektedir. Aslında bu Eflatun'dan beri kabul edilen bir yaklaşımdır. İbn-i Sina'nın da Gazalî ve Razi'nin de kabul edip benimsediği bir şeydir. Bediüzzaman da kısmî farklılıklarla aynı yaklaşımı benimser.

Bu yaklaşıma göre insanın ruh dünyası birbiriyle çatışan çok sayıda duygunun savaş alanıdır. Sürekli değişme ve dönüşmenin yaşandığı insan bedeninde ruhun yaşayabilmesi için üç ruhî kuvvet yaratılmıştır. Bunlar; şehevî kuvvetler; gadabî kuvvetler ve aklî kuvvetlerdir. Şehevî kuvvetler yoluyla insan faydalı olan şeyleri elde edip, hayatini sürdürebilir; gadabî kuvvetlerle zararlı olan şeylerden kaçınabilir; aklî kuvvetlerle de faydalı ve zararlı olanları seçebilir.

Bediüzzaman'a göre bu kuvvetler potansiyel olarak sınırsızdır; genel olarak bir ucu "tefrit" diğer ucu "ifrat"a yönelen ve orta düzeyi de "vasat" olmak üzere geniş bir yelpazede dalgalanırlar. Ahlâkî olan davranış vasat düzeyinin davranışıdır. Düşünüre göre tüm peygamberlerin ve erdemli insanların davranışları ifrat ve tefritten uzak orta düzeyli mutedil davranışlardır. Nitekim Cenab-ı Hakk Hz. Peygambere: "Emrolunduğu gibi dosdoğru ol" ayetiyle ifrat ve tefritten kaçınması ve mutedil şekilde davranmasını emretmektedir.

Kamusal Alanda Ahlâkilik
Ahlâkiliğin başka bir boyutu kişinin kamusal alana çıkması, orada akıl yürütme faaliyetine katılması ve kendisine ve topluma dayatılan her türlü haksızlık ve akıl dışılığa karşı direnmesidir. Burada kamusallık kavramından genel olarak sanıldığı gibi devleti değil, devletle aile arasında oluşan özgür akıl yürütülen alam kast etmekteyiz. (Bu konuda geniş bilgi için bkz: Habermas,1997, s.57 vd)

Kamu alanında haksızlıklara karşı direnmede de ifrat, tefrit ve vasat olmak üzere üç durum söz konusu olabilir. Haksızlıklara karşı şiddet kullanarak direnme ifrat; her türlü haksızlığı sineye çekerek teslim olma tefrit; şiddete başvurmadan çeşitli hukukî eylemlere müracaat ederek sivil itaatsizlik de vasatı ifade eder.

İnsan değer yargıları olan, onuru ve haysiyeti bulunan, ekmek ve sudan daha fazla özgürlüğe muhtaç olan bir varlıktır. Değer yargılarına karşı bir saldırı, onuru ve haysiyetine yönelik bir tecavüz ve özgürlüğünü kısıtlama ya da ortadan kaldırmaya dönük bir baskı insanı savunmaya, bu uğurda kavgaya, hatta gerekirse ölmeye yöneltir. İnsanın kavgalarının en asili açık haksızlık karşısındaki kavgası olmalıdır.

İnsanın bu kavgası nereden kaynaklanmaktadır? Bilindiği gibi siyasal yapılar genel olarak egemenlik ilişkisini hemen her tarafa yaymak eğilimindedir. Öyle ki siyasal ve ekonomik gücü ele geçiren bir azınlık bireylerin her türlü özgür kamu alanını yok ederek sadece kendi egemenliğini ikame etme eğilimindedir. İnsanların muhatap olduğu devlet şekli ünlü demokrasi uzmanı Alain Tauraine'nin "erkte-kelcilik" diye adlandırdığı bir yapıya dönüşebilir. Yani devlet, hemen hiçbir sivil ve kamusal alan bırakmamak üzere tüm egemenlikleri tekeline alabilir. Düşünce üretme, akıl yürütme, tartışma vs her şeyi sadece kendi denetimine sokabilir. Doğal olarak böyle bir devlette bireylerden özgür akıl yürütmek isteyenler istenmeyen kimseler olacak ve karşı-hareket olarak tanımlanacaklardır. Sadece bununla yetinilmeyecek onlar toplumun tüm kesimleri tarafından dışlanması istenecektir. Devlet gücünü elinde bulunduran elit kesim, karşı-hareket olarak tanımladığı özgür akıl yürütenleri aşağılama, yıpratma, yıldırma veya imha etme konusunda büyük çaba harcayacaktır. Öte yandan devlet özünde sivillik unsuru taşıyan medya, üniversite ve iş çevreleri gibi kurumları da buharlaştırıcı potası içinde eritecek ve kendi egemenliği içine katacaktır. Hulasa devlet, karşısında kendinden bağımsız akıl yürüten ve eleştiren bir varlığın bulunmasına imkân tanımamak üzere örgütlenecektir. (Touraine, 1995, s.145 vd)

Bazı durumlarda devlet sadece akıl yürütmeleri önlemekle yetinmeyecek bireylerin günlük yaşantılarını da düzenlemeye kalkışacaktır. Kişilerin hangi ismi alacağından nasıl eğitileceğine, nasıl evleneceğine, nasıl giyineceğine varıncaya kadar hemen her şeyi düzenlemeye çalışacaktır.

Bu süreçte devletin ideolojisi ile toplumun değer yargıları arasında ciddi farklar yoksa çok önemli bir sıkıntı doğmaz; fakat devlet toplumun değer yargılarına uymayan, toplum fertleri tarafından tiksinti ile karşılanan bir yaşama tarzı dayatıyorsa ciddi bir kaos ortaya çıkar. Bir de devlet insanların dini inançları çerçevesinde yaşamalarını engeller; kendilerinin inanmadığı; günah saydığı bir yaşantı tarzını dayatırsa toplumla devlet arasında kapatılması imkânsız bir uçurum ve aşılması mümkün olmayan bir kriz doğmuş olur.

Böyle bir ortamda kişilerin ahlâkî ve aklî olan davranışları ne olmalıdır? Bağımsız akıl yürütmeleri engellendiği, açık haksızlıklara maruz bırakıldıkları için şiddete mi başvurmalı, yoksa bunu sineye çekerek kabullenmeli midirler? Veya bunarın dışında başka bir davranış yolu var mıdır? İlk iki tutum da ahlâkî değildir. Ahlâkî ve aklî olanı şiddete başvurmadan sivil itaatsizlik tutumudur.

1-İfrat Düzeyi: Şiddete Başvurarak Direnme
2-Tefrit Düzeyi: Haksızlık Karşısında Pasif Tutum Takınma
3-Vasat/Mutedil Düzeyi: Sivil İtaatsizlik

Şiddete Başvurarak Direnme
Şiddete başvurulması durumunda şiddetin sonucunda istenmeyen gayri ahlâkî çok sayıda eylem doğabilir. Bir kere şiddet şiddeti doğuracağından hak arayanlar haddi aşmak zorunda kalır ve böylece hak arama yolunda haksızlığa düşmüş olurlar. Aynı şekilde şiddet sadece haksızlığı yapanları hedef almış olsa da zamanla hedef genişleyebilir ve haksızlıkla uzaktan yakından ilişkisi olmayan masumlar da zarar görebilir. Özellikle haksızları cezalandıracağım diye onların masum çoluk çocuğunu ve akrabasını cezalandırmak zaten ayrı bir zulümdür. Oysa Bediüzzaman'ın sık sık vurguladığı gibi böyle bir tutum Kur'an'ın açık emirlerine karşı bir isyandır. Çünkü birinin günahından dolayı başka biri cezalandırılamaz. Öte yandan bu tip yöneticiler, özellikle modern çağda her türlü adalet, insaf ve hak duygularından mahrum olduğundan basit bir şiddeti toptan imha şeklinde cevaplandırabilir. Bu süreçte sadece şiddete başvuran değil, aynı zamanda onun tüm akrabaları, cemaati, partisi vs de imha edilmiş olur. Bu durum ise insanlık adına çok büyük bir yıkım olur.

Haksızlık Karşısında
Pasif Tutum Takınma
Şiddetin tam zıt ekseninde yer alan pasif tutum da ahlâkî olamaz. İnsanın en önemli insaniliği belli bir davaya, iddiaya, değer yargısına ve onura sahip olmasıdır. Pasif bir teslimiyetçilik insaniliğin çürümesi ve bitmesi demektir. İnsan değerleri uğrunda kavga edebilen, gerektiğinde ölüme gidebilen bir varlıktır. Pasif teslimiyet ancak hayvanlara mahsus olabilir.

Haksızlık karşısında pasif teslimiyet çeşitli nedenlerden kaynaklanabilir. Bunlardan biri insanların gelecekle ilgili derin bir umutsuzluk içine düşmüş olmaları olabilir. Umudunu kaybeden insan insaniliğini de kaybetmiş demektir. Böyle bir insan ya olduğu gibi bu dünyayı terk ederek öte dünyaya yönelir; ya da basit dünyasal zevklerinin tutsağı olur. Doğal olarak bu insanda tüm üretici melekeler mefluç haldedir. Kendi kişisel değerlerini savunmadığı gibi ülkesini de, bayrağını da savunmaz. Zaten onun için ayrı bir ülke, toprak ve bayrak kavramı yoktur. Yaşadığı yerin ora veya bura olması önemli değildir, önemli olan basit nazlarının tatminidir. Kendine yiyecek verdikten sonra sahibinin kim olduğu önemli olmayan bir hayvan gibi onun için de kendisini kimin yönettiği, kendisine ne gibi sorumluluklar yüklediği önemli değildir.

Kişinin basit hazlara tutsak edilmesi yöneticilerin bilinçli bir politikası olabilir. Haksız ve zulme dayanan politikaları kolay ve muhalefetsiz şekilde gerçekleştirebilmek için yöneticiler toplum fertlerini bazı şeylere bağımlı hale getirebilirler. Futbol, at yarışları, boğa güreşleri, televole, talk show program- ları, sabun köpüğü filimler, pornografi, sulu ve aşağılık magazin, içki, kumar vs bu konuda önemli uyuşturucu nesneler olabilir. Yönetici elit, kişilerin gırtlağına kadar bunların içine gömülmesini arzular. Bunlardan birine aşırı bağımlı hale gelen bir insan doğal olarak her türlü iddiasından vazgeçecektir. Bir de o iddialar insanı riske sokan şeyler ise, onların semtine yaklaşmayacaklar.

Pasif teslimiyete neden olan başka bir etken kişisel ihtiyaçların sınırsız şekilde arttırılması olabilir. Aslında bu durum evrensel bir hastalıktır. İnsanın sınırlı düzeydeki ihtiyaç listesi reklam ve benzeri yöntemlerle sürekli arttırılmakta; insanlar sıradan ihtiyaçlarını karşılamak için koca bir ömrünü harcamak durumunda kalmaktadır. Bu öyle ayarlanmaktadır ki ilk olarak insanda bir talep üretilmekte, daha sonra ürün piyasaya sürülmekte ve insanlar yavaş yavaş ürüne bağımlı hale getirilmekte ve en sonunda ürünün tutsağı yapılmaktadır. Tepeden tırnağa hayatın yeni ürünler çerçevesinde dizaynı durumunda insan bütün enerjisini bunlara adamakta, değer yargıları ve idealleriyle ilgili ne düşünecek zamanı, ne de onlara hakkında mücadele azmi kalmamaktadır.

Kitlenin pasif teslimiyete sürüklenmesinin başka bir nedeni yönetimin, basit insanî ve demokratik tepkilere sadistçe karşılık vererek büyük yıkımlara yol açıyor olması olabilir. Bazı despotik yönetimler halkın gözünü korkutmak ve sadistçe yönetimlerini kalıcı kılmak için çok basit talepleri acımasızca bastırabilir; kentleri, hatta bölgeleri toptan imha etme yoluna gidebilir. Bunun amacı, doğal olarak insanların kalplerine derin bir dehşet salma ve onların direnme güçlerini mefluç hale getirmedir. Böyle bir kaba zulmün yıkıcı ve pasifleştirici etkisi nesillerce sürer. Ma'şeri vicdan için için kanayarak bu açık zulmü fısıltı halinde yeni kuşaklara çok etkili ve canlı bir şekilde aktarır. Böylece ilk nesillerin psikolojik hali nesiller boyu canlı tutulabilir. Günümüzde insanımı- zın insanî tepkisini kaybetmesinin altında yatan nedenin basit ve sıradan tepkiler karşısında zaman zaman toptan imha ihtimaliyle karşı karşıya kalmış olmalarıdır.

Pasif teslimiyetin başka bir nedeni kitlelerin fizikî güç sağlayan güvencelerini ve entelektüel zırh sağlayan sözcülerini kaybetmiş olmalarıdır. Kitlelerin haksızlık karşısında belli bir güce karşı hakkını savunabilmesi için iki önemli güvenceye sahip bulunması gerekir. Bunlardan biri kendilerini zulüm karşısında koruyacak bir fizikî gücün koruması alfanda olmaları; diğeri de haklarını açıkça savunabilecek entelektüel mekanizmaların şemsiyesi altında bulunmalarıdır. Bunlardan birinin olmaması durumunda kitleler haksızlık karşısında zorunlu olarak sessiz kalmaya mahkum olacaklardır. Gele- neksel Osmanlı toplumunun haksızlık karşısında sessiz kalmadan yönetime sivil direnme dahil her türlü tepkiyi gösterebilmesi yukarıdaki mekanizma- nın iyi kurulmuş olmasıyla bağlantılıdır. Osmanlı toplumunda özgür olan esnaf teşkilâtı, devlete yarı bağlı olan yeniçerinin bilek gücü ve ulemanın entelektüel sözcülüğünün zırhı altında güvencede idiler. Bu zırha dayanarak yüksek düzeyde yönetime katılma çabası gösterebilmekte, haksızlıklara açıktan kafa tutabilmekteydiler.

Haksızlığın dayanılmaz boyuta gelmesi duru- munda ise esnaf, ulema ve yeniçeri ittifakıyla kazan kaldırılmakta, saray günlerce taşlanmakta ve haksızlık yapanların kelleleri alınmakta, düzen yeniden kurulmaktaydı. Fakat ilk olarak yeniçerinin, buna bağlı olarak da ulemanın tasfiye edilmesinden sonra insanlar devlet bürokrasisi karşısında güvencesiz kalmış ve doğal olarak derin bir tepkisizliğe gömülmüştür. Çünkü gerek yeniçerinin gerekse ulemanın tasfiye süreçleri çok trajik olmuştur. Meselâ yeniçeriliğin tasfiyesi sürecinde insanlar yıllarca on binlerce yeniçerilinin cesedinin Haliçte çürüyüşünü seyretmiştir.

Doğal olarak bu durum insanların demokratik reflekslerini işlemez hale getirmiştir. Buna rağmen toplumumuzda -ağır aksak da olsa- işleyen bir demokrasi varsa bunun geleneksel siyasal kafalım ruhundan gelen bir damar olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Sivil İtaatsizlik
Tarihi ve toplumsal nedenler ne olursa olsun insan için ahlâkî olan haksızlığa karşı tepki göstermektir. Burada önemli olan tüm egemenlik ilişkilerinin devlet tekelinde toplandığı, sivil ve kamusal alanların bizzat devlet gücüyle yok edildiği bir ortamda ahlâkî kamusallığın nasıl gerçekleştiri- leceğidir. Devlet kendisinin dışında kimsenin akıl yürütme faaliyetine izin vermediğine göre böyle bir faaliyete nasıl devam edilecek ve en önemlisi bu akli faaliyetlere nasıl aleniyet kazandırılacaktır? İnsanın muhatap olduğu devletin yönetim şekli açık despotizmden ılımlı despotizme kadar farklılık gösterebilir. Birinci durumda haksızlığa karşı tepkinin maliyeti çok yüksek olabilir. Çünkü devlet güçleri bu tür faaliyetleri genellikle karşı-hareket olarak değerlendirir ve sadece kendi egemenliği için değil topyekûn bir toplum için bir tehdit olarak görür.

Öte yandan böyle bir kamusal alanda akıl yürütecek kadrolar yetersiz değil, hiç olmayabilir de. Böyle bir ortamda bu tip kadroların aydınlar ya da ulema arasından temini hemen hemen imkânsız olabilir; çünkü aydınlar ve ulemanın çoğu bağımsız olarak akıl yürütme faaliyetinin taşıdığı ağır riskten dolayı ürker; ya sakin bir alanda ecelini beklemeyi ya da devlet güçlerinin arzusu istikametinde devletle bütünleşme içine girmeyi, devletin eritici potası içinde eriyip gitmeyi tercih edebilirler. Aynı şekilde böyle bir ortamda hürriyeti esas alanların belli bir siyasal kamu oluşturarak bir parti çatısı altında toplanmaları da mümkün olamaz; çünkü devletle özdeşleşmiş sadece tek bir partinin faaliyette bulunmasına izin verilir; geri kalan hareketler karşı-hareket olarak değerlendirilip ezilir; dolayısıyla herhangi bir siyasal kamunun içine girip kamusallığı orada yürütmek de mümkün değildir.

Ancak özgürlüklerin gelişmesi ve insan haklarına saygının tesis edilebilmesi için sivil itaatsizlik kaçınılmazdır. Öte yandan sivil itaatsizliğe başvura- bilecek kişinin de bazı farklı özelliklerinin olması gerekir. Yukarıda tanımladığımız bir devlet egemen- liğinin karşısında ancak aristokrat niteliklere sahip bir kişilik durabilir. Sahip bulunduğu onur, toplumsal statüsünün tarih içinde yapısallaşmasından kaynak- lanan kendine güvenme hissi, mal, mülk, servet ve makama doymuşluk iradesi egemenliğin diz çökertici darbesi karşısında kişiye direnç sağlayabilir; değilse güçsüz, onursuz, mülksüz, bilgisiz, asaletsiz iradelerin bu güç karşısında ayakta kalabilmesi mümkün değildir.

Saldırgan ve buyurgan kamu egemenliği şayet karşısında böyle bir irade bulursa onu dize getirmek için çabalasa da sonunda o güçle kendi egemenliğini paylaşmak zorunda kalır; böyle bir irade ile karşılaşmaması durumunda ise egemenliğini her tarafa yaymaktan çekinmez, dolayısıyla bu durumda devlet egemenliğinin dışında kamu alanları beklemek hayal olur. Böyle bir kültürel ve sosyal ortamda da insan haklarının, hukukiliğin, demokratik mekanizmaların gelişmesi ve kalıcı olması mümkün olamaz.

Sivil itaatsizlik yoluyla hukuku savunanların karşılaşacakları riskler ve yüklenecekleri maliyetler despotizmin şiddetine bağlı olarak farklı olacaktır. Bu riskler toplumsal tecritten idama kadar farklılaşabilir. Dolayısıyla bu yola başvuran kişiler beşeri zaaflardan geniş ölçüde arınmış, çelik gibi bir iradeye sahip olması gerekir. Çünkü bu süreçte yıllarca zindanlarda çürüme, zindan zindan sürülme, ülkesini ve toprağını terk etme, hatta hayatından olma gibi riskler söz konusu olabilir.

Bu risklere katlanmanın karşılığı da ona göre anlamlı ve değerli olabilir. Çeşitli riskleri göze alabilen kişiler sayesinde elde edilebilen kazanımlar güçlü kişilerin değil evrensel hukukun temel alınması, insan haklarının güvence altına alınması, insanların kendi yönetimlerini kendilerinin belirleyebilmesi, herhangi bir dinin, sınıfın, ırkın, ideolojik grubun kayrılmadan tüm insanların hukuk önünde eşit olması, din ve düşünce hürriyetine ve inandıkları gibi yaşama hakkına sahip olmaları, toplumsal refahtan hakça yararlanmaları, eğitimde fırsat eşitliği gibi insan haysiyet ve onurunu merkez alan bir sosyal, siyasal ve kültürel düzen olabilir.

KAYNAKLAR:
1- Touraine, Modernliğin Eleştirisi, çev: Hülya Tufan, İstanbul,1995
2- Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, c.I-II, Nesil Yayınları, İstanbul, 1994.
3- Bünyamin Duran, Sekülerleşme Krizi ve Bir Çıkış Yolu Arayışı, İstanbul,1996
4- Bünyamin Duran, İslâm Toplumlarında Sosyo-Ekonomik Değişme, Ankara,1998
5- Jürgen Habermas, Kamusallığın Yapısal Dönüşümü, çev.Tanıl Bora ve Mithat Sancar, İstanbul, 1997
Bu Yazı 2933 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar