Kanaatsizin Kazancı
..        
Dizüstü bilgisayarımın kablosu iki de bir arızalanıyor. Kablonun yenisini sordum. Adaptörlü kablo olduğu için yüz elli lira, dediler. Ben de üçer ay arayla üç defa aynı elektrikçiye tamire götür- düm. Her defasında on beş lira ödedim. Dördüncü defasında başka bir elektrikçiye gösterdim. Söktü, baktı. ''El ucuyla yapmışlar. Bağlantısı kopmuş.'' dedi. On dakika uğraştıktan sonra, prize taktı, kontrol etti ve; ''buyurun, yenisinden sağlam oldu!'' dedi.

''Borcumuz ne kadar?'' dedim.
''At ortaya gönlünden ne koparsa.'' dedi.
En zorlandığım durumlardan birisidir bu seçenek. Onun gönlü ile benim gönlüm nerede uyuşacak nereden bileyim.
Ortaokul öğrencilik yıllarımda, ayakkabımı tamir ettirdiğimde, tamirci de aynen böyle demişti: ''Gönlünden ne koparsa…'' Üzerinden çok zaman geçtiği için kaç para çıkarıp verdiğimi hatırlamıyo- rum ama verdiğim parayı beğenmemiş: ''O kadar da değil, biraz daha…'' Biraz daha verdim. ''Biraz daha biraz daha!'' Cebimde ne varsa… O gün bugündür ''gönlünden ne koparsa'' fiyatından çekinirim.

Elektrikçiye çekinerek on lira uzattım.
Tereddütle sordum: ''Yeter mi?'' Aldığım ceva- bın gerçek mi yoksa kinaye mi olduğunu anlayamadım: ''Oooo on lira çok ya!'' Cebinden çıkarıp beş lira geri verdi. Kasaya gitti iki lira da oradan alıp bana iade etti. Sadece üç lira aldı benden. Şaşırdım.

''Kanaat ne güzel bir şey!'' dedim. ''Güzeldir'' dedi ve ekledi: ''Bugüne kadar hep iyiliğini gördüm, hiç zararını görmedim.''
Müslüman bir ülkede yaşayan bizler; bir alış veriş yaparken veya bir şeyin ücretini öderken acaba fahiş bir fiyat mı ödüyoruz diye hep sıkıntı duyarız. Eğer cari fiyatını bilmediğimiz bir alış veriş yapıyorsak, çoğu zaman maalesef aldığımız mal veya hizmetin değerinin çok üzerinde para ödediğimizi sonradan öğrenir ve üzülürüz.

İki yıl önce Medine'de bir dükkândan cep telefonu almıştım. Dükkân sahibi fiyatın çok uygun olduğunu, o fiyattan daha ucuzunu bulamayaca- ğımı söylemişti. Ben de onun sözüne inanıp aldıktan sonra, iki dükkan ötede fiyatı teyid etme ihtiyacı hissettim. Aynı ürün neredeyse yarı fiyata idi. İki dükkana daha sordum. Evet, telefonu gerçekten pahalı almışım. Yanımdaki arkadaş dedi ki; ''Medine gibi bir yerde ticaret yapan adamların nasipsizliğine bak!'' Gerçekten de fahiş fiyatla ürün satıp çok para kazanıyor olabilirler ama Medine gibi bir şehirde o adamın kısmetine; ''insanları aldat- mak'' düşmüştü.

Çalışmak ve helalinden kazanmak insan olarak görevimiz. Lakin fikir dünyamızı kapitalizmin adaletsiz kuralsızlığına esir ettiğimizde; içine düştüğümüz durumlar trajikomik olmaktadır. Çalışıp para kazanmak ve para biriktirmek bir ihtiyaç ise; en az onun kadar önemli diğer bir ihtiyacımız da; ''dengeli olmak'' ve ''dengede kalmak'' değil midir?
Kapitalizmin ve Batı dünyasının insanlığa en kötü mirası: Elindeki nimetleri görmeden sürekli daha fazlasını arzulayan, sahip oldukça iştahı artan, yedikçe acıkan ve tahrip eden bir insan tipoloji- sidir… Onlar bu yoldan dönmeye çalışırken bizim her geçen gün o çizgiye doğru kaydığımızı görmek kaygı verici. ''İş dünyasının realiteleri(!)''ni gördüğümüz kadar, kendi realitlerimizi göremiyoruz maalesef.

Kanaat edip, bir noktada, 'bu kadarı bana yeter' diyemediğimiz sürece hem kendi yüreğimizi hem de başkalarının yüreklerini yaralamaya devam ediyoruz. Neden daha çoğunu istediğini bilmeyen, neticede ne elde edeceğini ve elde ettiklerini nerede harcayacağını düşünmeyen kalabalıklar olup çıkıyoruz. İnsanın gelişme ve sahip olma içgüdüsü yaratılışından itibaren vardı. Dünya üzerinde medeniyet milyonlarca yıldır yükseliyor, alçalıyor, tekrar yükseliyor. Belki milyonlarca yıl daha devam edecek. Bir kelebek gibi bu dünya üzerine konup sonra havalanan insan, kendini bu dünyanın hâkimi zannediyor. Toplu hareketler, toplu alışkanlıklar, toplu akımlar, birbirine bakınmalar… Ama ecel her birimizi tek başımıza yakalıyor.
Bu Yazı 2511 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar