Kanununa Değil,Kanun Koyucusuna Dikkat!
..        
''Mevzun ve muntazam eserler gayet güzel bir programa istinat eder.'' Bilime, sanata, ekonomiye hayatın birçok alanına ve mahsul veren pek çok kavrama, uygulayabileceğimiz bir düsturdur programlı olmak. Yol haritanızı çizerken mutlaka bir taslağınız vardır. Bir düzen ve intizam hem işinizi kolaylaştırır, hem de güzelleştirir mahsulâtınızı. Yüce Yaratıcı'nın da planı ve programı var, üstelik de onun programları kendini sürekli yenileyen, güncelle- yen ama hiç düzenini bozmayacak şekildedir.
Yer çekimi, difüzyon, adhezyon, itme-çekme, genetik, maddenin korunumu vs. Bilimlere zemin ve malzeme olan bu fiziksel, kimyasal veya biyolojik sabit kanunlara “kevni kanunlar” diyebiliriz. Bunlar da Yaratıcı'nın kâinatta cari olan programları. Bu sabit yasalar olmasaydı, ne bilim gelişebilirdi ne de insanoğlu kâinatı ve kendini inceleyebilirdi. Çünkü sürekli düzensiz- lik arz eden olaylar ve kavramlar kaypak bir zemin oluşturacak, hiçbir zaman araştırma yapılamayacaktı. Demek kanun koruyucu bu kevni hakikatleri koymak ve sabitlemekle hem bilimin önünü açtı, hem de bilim, sabitliği baz aldığından o mecrada at koşturup kainat sırlarını fethe koyuldu. Bilimin kendisi de İlahi bir nizamın varlığına delil ve kefil oldu.
İster kainat yasaları (doğa kanunları) diyelim ister kevni kanunlar; kanun koyucu O. ''Tebeddül-ü esma ile hakikat tebeddül etmez.'' denmiş. Yani bir şeyin adını değiştirmek veya ad koymak onun hakikatını değiştirmiyor. Newton adını koymadan da yer çekimi vardı; Güneş çekiyordu Dünyayı, Dünya bırakmıyordu uydu- sunu. Archimedes hamamdan heyecanla fırlama- dan da su, kaldırıyordu öz kütlesi kendinden hafif materyalleri.
Peki ad koymak, bir şeyi izah etmek midir? Yer çekimi kanunu denmesi, yerin bizi neden çektiğini izah ediyor mu? Kanun koyucudan farklı yerlere odaklanarak, sebep sonuç ilişkisiyle tatminkâr şekilde hazmedilebilir mi kâinattaki bu acayip olaylar.
Üstad Bediüzzaman şöyle tasnif eder Rabbimizi bize tarif eden öğreticileri. ''Üç büyük küllü muarrif var '' der. Bunlardan biri kutsal kitaplar, bir diğeri burhan-ı nâtık (konuşan delil) olan peygamberler ve biri de kitab-ı kâinat dediği kâinattaki ayetleridir yaratıcının. Demek kâinatın kendisi de bir kitapmış, okunmayı ve tahsil edilmeyi bekleyen. İçerisinde kaderi planlar ve kanunlar bulunan bu kitap diğer öğreticiler tarafından da okunur. Her bir muarrif farklı dersler okur ondan. Kur'an da kainatı okuyor, onu kendinde misafir eden yüce şahsiyet ve ideal insan Peygamber Efendimiz (asv) de. Hatta en sevdiği kuluna mümtaz bir yolculuk olan miracı hediye etmişti Rabbi. Yolda perdeler kaldırılmıştı, önünde açılıp kaldırılan bu perdelerde bu kevni hakikatler ve eşyanın hakikatı tahsil ettirildi denilebilir.
Yaratıcı, yaratışında sürekli faal ve kudretli; hep esma-i İlahiye ve sıfatları ile. Yine de bazı sebepler ve adını koyamadığımız bazı hikmetlere binaen, kanunlara bağlamış kâinatta olup biten olayları. Kelam ilmi dâhisi Bediüzzaman, bakın ne diyor bu konuda; ''Evet bir sineği ihya eden bütün hevamı ve küçük hayvanatı icad eden zat olacaktır. Hem mevlevi gibi zerreyi döndüren kim kim ise müteselsilen mevcudatı tahrik edip ta şemsi seyyarâtıyla gezdiren aynı zat olmak gerektir.'’
Evet bu bağlantıları gösterdikten sonra, imzanın tek olduğunu ve birçok fiili aynı kanunlarla yaptıran, aynı kanun koyucuyu anlamamız gerektiğini ifade eden şu cümleyle noktalar tezini;
''Çünkü kanun bir silsiledir efal (fiiller) onunla bağlıdır.'' Yani takılıp kaldığımız o kanunların ipleri ile oynatır Yaratıcı, kevni olayları.
Esbap perdesinde sahnelenen bu seyirlik kâinatta hep misali kavramalara takılıp kalmaları mız da olmasa, perde arkasındaki kudrete tam teslimiyet vuku bulacak ve o zaman ver elini saadet-i dareyn.
Bazen perdeyi delmeyi kolaylaştırır kanun koyucu. Bazen kendi kanunlarını kendisi deler. Olayları ve fiilleri kanunlardan bilmek şeklindeki gafletten, tokatlayarak uyandırır. ''Dikkat edin yapan doğa yasaları değil Benim'' der ve kanunların da Onun izniyle işlediğini hatırlatır bize.
Mesela hep sağlam çocukların doğmasına alışmış olan ülfet-i insaniye, bir bebeğin sayısız ihtimalde bir olan sağlam (normal) doğması fiilini anneye, doğaya, tabiata veya genetik ve fizyolojik kanunlara verir. Böyle bir ülfet ve gafleti, hilkat garibesi bir çocuğun doğumuyla kırar. Manen der, ''Yapan benim. Benim iradem ile olmazsa her şey allak bullak olur, görün ve bilin.'' Mucizeler de böyledir; kanunlarını yine kendisi bozar kanun koyucu. Düzenli âdetini bir sevdiği kul için değiştirir. İnanmaya talip olanlara, bekledikleri ışığı gösterir, vazifeli bir kulu eliyle.
Tabiat da bir kanunlar silsilenin ve kitabının adıdır. Yani kanunların kendisidir; koyucusu değil. Ama aynı ülfet körlüğü ile bazen kanunla- rın bir tarif edici kitabı olan tabiata, sanki yapan o imiş gibi sarılır, bağlanır dikkatsiz insan. Hatta âşık olur, şiirler döşer ona. Ayrılmak istemez, yapışır kalır. Annelik sanatını anlatan bir kitabı yanı başına koyduğumuz bir bebeğin, bu kitaptan süt, şefkat ve anne sıcaklığı beklemesi gibi bir şey bu.
Yola başladığımız cümleyi tamamlayalım, nurlu eserlerden:
''Mevzun ve muntazam eserler gayet güzel bir programa, o da gayet güzel bir ilme, gayet güzel bir kabiliyeti rûhiyeye istinat eder. Demek ruhun manevi güzelliğidir ki eseri vasıtasıyla sanatında tezahür ediyor.''Kanundan kanun koyucuya, eserden müessire, sanattan Saniye uzanan yolu görebilme temennisiyle… Yolumuz açık olsun.
Bu Yazı 3218 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar