Kardeşliğin Şifreleri
17.01.2014        

Bediüzzaman’ın Uhuvvet Risalesine Dair Bir Analiz

KARDEŞLİĞİN ŞİFRELERİ

Doç. Dr. Kenan Ören

 

 

“İki cihanın rahat ve selâmetini iki harf tefsir eder, kazandırır: dostlarına karşı mürüvvetkârâne muaşeret ve düşmanlarına sulhkârâne muamele etmektir.”

 

GİRİŞ  

Huzur, barış, emin, teslimiyet anlamına gelen Yüce Dinimiz İslamiyet, dinin yegane banisi Allah’a olan kayıtsız ve şartsız teslimiyeti esas alır. Bu teslimiyetin en önemli rükünlerinden biri de, nesebi kardeşlikten daha üstün olan “İslam ve İman Kardeşliği”dir.

Yüce Rabbimiz İslam Dinini inşa ederken, temellerini “uhuvvet” ve “muhabbet” üzerine teşkil etmiştir. Bu konuda Üstad Bediüzzaman Mektubat isimli eserinde Ey ehl-i iman! Zillet içinde esaret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız! İhtilafınızdan istifade eden zalimlere karşı “İnnemel mü’minune ihvetun/ Müminler ancak kardeştirler (Hucurat Suresi:10) kal'a-i kudsiyesi içine giriniz; tahassun ediniz. Yoksa ne hayatınızı muhafaza ve ne de hukukunuzu müdafaa edebilirsiniz. Malûmdur ki; iki kahraman birbiriyle boğuşurken; bir çocuk, ikisini de döğebilir,” diyerek İslam’daki huzurun, Müslümanların birbirini “kardeş” ittihaz etmesiyle temin edilebileceğini vurgulamaktadır.

Diğer taraftan, Bediüzzaman Hazretleri kardeşliğin mütemmim cüzü yani tamamlayıcı parçası olan muhabbet ile ilgili olarak da, Yirmi Dördüncü Söz’ün Beşinci Dalı’nda şöyle demektedir: “Ey nefisperest nefsim, ey dünyaperest arkadaşım! Muhabbet şu kâinatın bir sebeb-i vücududur. Hem şu kâinatın rabıtasıdır, hem şu kâinatın nurudur, hem hayatıdır. İnsan kâinatın en câmi bir meyvesi olduğu için, kâinatı istilâ edecek bir muhabbet, o meyvenin çekirdeği olan kalbine derc edilmiştir. İşte, şöyle nihayetsiz bir muhabbete lâyık olacak, nihayetsiz bir kemal sahibi olabilir. 

Kardeşliği ve onun tamamlayıcı bir parçası olan muhabbeti sarsan birçok faktör bulunmaktadır. Ancak bunların içinde en önemlisi “adavet” unsurudur. Bediüzzaman Hazretleri bu konuda da Şualar isimli eserinde şöyle demektedir: “İşte ey mü'minler! Ehl-i iman aşiretine karşı tecavüz vaziyetini almış ne kadar aşiret hükmünde düşmanlar olduğunu bilir misiniz? Birbiri içindeki daireler gibi yüz daireden fazla vardır. Her birisine karşı tesanüd ederek, el-ele verip müdafaa vaziyeti almaya mecbur iken; onların hücumunu teshil etmek, onların harîm-i İslâma girmeleri için kapıları açmak hükmünde olan garazkârane tarafgirlik ve adavetkârane inad; hiçbir cihetle ehl-i imana yakışır mı? O düşman daireler ehl-i dalalet ve ilhaddan tut, tâ ehl-i küfrün âlemine, tâ dünyanın ehval ve mesaibine kadar birbiri içinde size karşı zararlı bir vaziyet alan, birbiri arkasında size hiddet ve hırs ile bakan, belki yetmiş nevi düşmanlar var. Bütün bunlara karşı kuvvetli silâhın ve siperin ve kal'an: Uhuvvet-i İslâmiyedir. Bu kal'a-i İslâmiyeyi, küçük adavetlerle ve bahanelerle sarsmak; ne kadar hilaf-ı vicdan ve ne kadar hilaf-ı maslahat-ı İslâmiye olduğunu bil, ayıl!.." Bediüzzaman Hazretlerinin bu önemli uyarısını kale almayıp, basit dünyevi makam, mansıp, para, servet, şöhret gibi geçici unsurları esas alarak mümine karşı adavetkârane tavır takınmak ve onlara karşı ihtilaf üreten fitnecilerin tuzağına düşmek Alem-i İslâm’a karşı işlenecek en dehşetli bir zulüm ve cürümdür. Aklı başında olan hiçbir mümin böylesine elim bir cürümü işlemeyi göze alamaz. Bu cürümü göze alan bir insanın işlediği günah, başka bir günah işlemese de ona günah olarak yetecektir.

Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Uhuvvet Risalesi’nde hem kardeşliğin, hem de kardeşliğini tamamlayıcı parçası olan muhabbetin şifrelerini oldukça açık bir şekilde deşifre etmiştir. Bu şifrelerin analizini ve şerhini anlamaya çalışalım. Önce kardeşliği tesis eden şifreleri; bilahare zıttı olan; yani kardeşliği bozan tahrip kalıplarını analiz etmeye çalışalım:

1- Kardeşliğin ve Muhabbetin Şifreleri

Öncelikle, Bediüzzaman’ın tesis etmeye çalıştığı kardeşlik, “İman Kardeşliği”dir. Zira Bediüzzaman ahir zamandaki tehlikenin iman zafiyetinden geldiğini keşfetmiş ve bütün mesaisini imanın kuvvetlenmesi için harcamıştır. Bediüzzaman’ın “İslâm Kardeşliği” yerine “İman Kardeşliği” ifadesini çeşitli yerlerde vurgulamıştır. Meselâ Hutbe-i Şamiye’de “Meselâ, muhabbet hakikatiyle bulunsa, o vakit adâvet şefkate, acımaya inkılâp eder. Ehl-i imana karşı vaziyet budur. Yahut adâvet hakikatiyle kalbde bulunsa, o vakit muhabbet, mümaşat ve karışmamak, zahiren dost olmak suretine döner. Bu ise tecavüz etmeyen ehl-i dalâlete karşı olabilir,” diyerek mahalli iman olan kalbi ön plana çıkarmış ve kardeşlik ile onun tamamlayıcısı olan muhabbeti odak noktası olan kalple bağdaştırmıştır. Bu bağlamda kalpte muhabbetin bulunması, adaveti; yani düşmanlığı mecazi bir düzeyde bırakacak, bilahare adaveti iman ateşinde eriterek şefkate tebdil edecektir.  Buna mukabil olarak adavetin kalpte hakiki bulunmasıyla kardeşlik zahirde kalacak, ancak gerçek bir kardeşlik düzeyine ulaşamayacaktır. Yani bir Müslüman başka bir Müslümana karşı kalpten muhabbet göstermesi ancak imanın kuvvetiyle olabilmektedir. Biz bu muhabbete “kalbi sevgi” veya “yürekten sevmek” de diyebiliriz. Yoksa zahirde Müslüman Müslümanın kardeşidir deyip, hakikatte zımni bir adavet beslemesi söz konusu olabilmektedir ki, günümüzdeki Müslümanların, Müslüman oldukları halde, diğer Müslümanlara karşı sırf farklı fraksiyonlardan, meşrep veya mezheplerden oldukları veya daha da kötüsü sırf başka siyasi partiden oldukları halde adavet beslemeleri ve hatta zaman zaman açığa vurmaları bu sebepten kaynaklanmaktadır.

Şimdi “Hakiki Kardeşliğin” diğer bir ifadeyle “Kalbi Kardeşliğin” şifrelerini, Uhuvvet Risalesi’nin ışığı altında sıralamaya çalışalım.

* Kardeşlik “Müminin Avantajlı Yönlerine Odaklanmakla Temin Edilir: Kardeşliğin en önemli prensiplerinden birisi, Allah’ın Haşir’deki mizan-terazi esasına dayanmaktadır. Yani mümin kardeşlerin hata-sevap cetvelini veya avantaj-dezavantaj cetvelini iyi tartmak ve sevapları ya da avantajları, hatalarına ya da dezavantajlarına üstün geliyorsa, ona muhabbet beslemek gerekir. Bediüzzaman bunu 22. Mektupta şöyle izah eder: “Sen, bir hane-i Rabbâniye ve bir sefine-i İlâhiye olan bir mü’mininvücudunda, iman ve İslâmiyet ve komşuluk gibi, dokuz değil, belki yirmi15 sıfat-ı mâsume varken, sana muzır olan ve hoşuna gitmeyen bir câni sıfatı16 yüzünden ona kin ve adâvet bağlamakla o hane-i mâneviye-i vücudun mânen gark ve ihrakına, tahrip ve batmasına teşebbüs veya arzuetmen, onun gibi şenî ve gaddar bir zulümdür.” Yani, Bediüzzaman burada bize şunu hatırlatıyor. Eğer bir mümin kardeşinizin bazı kusurları varsa, ancak bu kusurlar işlediği hasenatlarının yanında cüzi kalıyorsa o zaman o kardeşinize muhabbet besleyiniz.

* Hikmet-i İlâhiye Kardeşliği İktiza Eder: Kâinatta her şey, bir hikmete binaen yaratılmıştır. Bizim kerih, çirkin gördüğümüz şeylerde bile gizli güzellikler vardır, ancak biz bunları ön yargılarımızla derk edemeyiz. Kâinattaki bu hikmetli ahenk, eşyadaki ekolojik dengeyi, yardımlaşmayı, dayanışmayı beraberinde getirmektedir. Bütün mahlukatı birbirinin yardımına koşturan Hikmet-i İlâhiye, müminleri de bu ilâhi düzenin içinde kardeşliğe, dayanışmaya ve yardımlaşmaya davet etmektedir. Bediüzzaman kardeşliğin muktazisini yine aynı risalede şu şekilde izah eder: “Evet, inkâr edemezsin ki, sen bir adamla beraber bir taburda bulunmakla, o adama karşı dostâne bir rabıta anlarsın; ve bir kumandanın emri altında beraber bulunduğunuzdan, arkadaşâne bir alâka telâkki edersin. Ve bir memlekette beraber bulunmakla, uhuvvetkârâne bir münasebet hissedersin. Halbuki, imanın verdiği nur ve şuurla ve sana gösterdiği ve bildirdiği esmâ-i İlâhiye adedince vahdet alâkaları ve ittifak rabıtaları ve uhuvvet münasebetleri var. Meselâ, her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir, bir, bir, bine kadar bir, bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir, bir, bir, yüze kadar bir, bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir-ona kadar bir, bir. Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak mânevî zincirler bulundukları hâlde, şikak ve nifâka, kin ve adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü’mine karşı hakikî adâvet etmek ve kin bağlamak, ne kadar o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münasebât-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i’tisaf olduğunu, kalbin ölmemişse, aklın sönmemişse anlarsın.”

* Kendi Mesleğini veya Meşrebini Güzel Görmek; Başkalarının Mesleğini veya Meşrebini Çürütmemek Kardeşliğin Muktezasıdır: Kardeşliğin rabıtaları kendi mesleği ve meşrebi gibi, diğer meslek ve meşrebleri hoş görmek ve onlarla kardeşlik bağları kurmaktır. Mümin kardeşliği, ehl-i sünnet ve cemaat olan tüm cemaatlerle, hatta dışında kalanlarla bile medar-ı muhabbet olabilecek unsurları nazara almayı iktiza etmektedir. Bu düsturu, bir bahçedeki rengarenk çiçek ve güllerin bir arada oluşturdukları cümbüş ve renk zenginliği olarak görmek gerekir. Bediüzzaman bu düsturu şöyle ifade etmiştir: “Sen mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit, “Mesleğim haktır veya daha güzeldir” demeye hakkın var. Fakat “Yalnız hak benim mesleğimdir” demeye hakkın yoktur.

* Kardeşliğin Önemli Bir Düsturu da Hatayı Paylaşmaktır: Ehl-i iman, imin kardeşliği muktezasınca başka bir kardeşinden sadır olan yanlışı düzeltmeye çalışır. Yangına körükle gitmez. Hatanın biraz da kendisinden kaynaklandığını düşünür ve kendisine de bir pay verir. Bediüzzaman bu düsturu şu cümleyle ifade eder: “Halbuki, mü’min kardeşinden sana gelen bir fenalığı bütün bütün ona verip onu mahkûm edemezsin. Çünkü, evvelâ kaderin onda bir hissesi var. Onu çıkarıp, o kader ve kazâ hissesine karşı rıza ile mukabele etmek gerektir.

* Ehl-i İman, Hatasını Gördüğü Bir Kardeşine Karşı Ehl-i Küfürle Birleşmez: Bir mümin, ehl-i iman kardeşinin bir hatasına binaen, onu çürütmek için iman kalesine hücum etmeyi şiar eden mülhidlerle birlikte hareket edemez. Bediüzzaman bu konuda çok önemli bir düstur sunmuştur: “Ben tokadımı Antranik'le beraber Enver'e, Venizelos'la beraber Said Halim'e vurmam” Bediüzzaman bu cümleyle bize şunu ihtar ediyor. Ey ehl-i iman, bir takım siyasilerin yaptığı gibi, kendinize ters düşen, başka bir meşrepten olan veya başka bir siyasi partiye dahil olan, ancak ehl-i iman olan bir kardeşinize karşı ehl-i dalaletle, din düşmanlarıyla birlikte olup o kardeşinize saldırmayın. Böyle yapıldığı takdirde, zarar gören sadece o ehl-i iman kardeşiniz olmayacak; bütün İslam Dini zarar görecektir. Böyle bir cürümü ehl-i iman olan hiç kimsenin işlememesi gerekir.

* Ehl-i İman Dünya için Ahiret Kardeşini Satmaz: Dünyevi makamlar, menfaatler, mevkiler, rütbeler vs unsurlar geçicidir ve kabir kapısında sona ermektedir. Hiçbir mümin, bunlar için kardeşini feda edemez. Bediüzzaman bu konuda Sadi Şirazî’nın şu sözünü hatırlatır: “Dünya öyle bir metâ değil ki nizâa değsin. “ Çünkü, fâni ve geçici olduğundan kıymetsizdir. Koca dünya böyle ise, dünyanın cüz’î işleri ne kadar ehemmiyetsiz olduğunu anlarsın.” Yani dünyanın en büyük menfaatleri, en büyük servetleri, en önemli makamları kabir kapısında sona ermektedir. Kabir kapısından öteye ise kardeşlik ve muhabbet unsurları gitmektedir. Bu ebedi menfaatleri dünya menfaatine feda etmeyiniz.

* Kardeşler Arasındaki Fikir Ayrılığı Hak ve Hakikat Adına Olmalıdır: Elbette kardeşler arasında bazı ihtilaflar olabilir. Ancak bu ihtilaflar kardeşliği bozmamalı, aksine fikir zenginliği bağlamında ele alınmalıdır. Amaç ise hakikatı bulmak ve doğruya ulaşmak olmalıdır. Yoksa kardeşler arasında nifak ve şikak gibi şeni fiiliyatı intaç eder düzeyde olmamalıdır. Bediüzzaman bu konuda şöyle der: “Tesadüm-ü efkâr ise, maksatta ve esasta ittifakla beraber, vesâilde ihtilâf eder. Hakikatin her köşesini izhar edip hakka ve hakikate hizmet eder. Fakat tarafgirâne ve garazkârâne, firavunlaşmış nefs-i emmâre hesabına hodfuruşluk, şöhretperverâne bir tarzdaki tesadüm-ü efkârdan bârika-i hakikat değil, belki fitne ateşleri çıkıyor. Çünkü, maksatta ittifak lâzım gelirken, öylelerin efkârının küre-i arzda dahi nokta-i telâkîsi bulunmaz. Hak namına olmadığı için, nihayetsiz müfritâne gider, kabil-i iltiyam olmayan inşikaklara sebebiyet verir. Hal-i âlem buna şahittir.”

* Diğerkamlık ve Kardeşlik: İnsan medeni bir varlık olduğundan sadece kendini değil başkalarını da düşünmek zorundadır. Vahşi Kapitalizmde hüküm süren “Homoeconomicus” yani “Ekonomik İnsan” modeli ehl-i imanın şiarı değildir. Bu bağlamda ehl-i iman kendisinden daha çok başkalarını düşünmekle mükelleftir. Bu konuda Bediüzzaman “İhlas Risalesi” isimli eserinde “Fena fil İhvan” yani kardeşler arasında kendini fena etmek düsturunu esas almıştır. Kardeşliğin tesisinde empati yapmak, isar hasleti gibi düsturlarla kardeşlerine muamele etmek ve onların nefislerini kendi nefislerine tercih etmek, İhlas Risalesi’nde vurgulanan Kevser-i Kur’aniden süzülen tatlı havuzu kazanmak için bir buz hükmündeki enaniyeti eritip o kardeşlik havuzuna atmak kabilinden düsturları esas ittihaz etmek şeklindeki prensipleri de ihmal etmemek gerekir. Bu ve buna benzer müspet anlamdaki tutum ve davranışlar kardeşliğimizi kuvvetlendirecek ve Rahmet-i İlâhiye’nin celbine vesile olacaktır.

* Üç “Z” Kuralı: Bediüzzaman bu üç “Z” kuralını her zaman uygulamıştır. Yani Zarafet, Ziyafet ve Ziyaret kurallarını bilhassa nur talebeleri üzerinde oldukça yoğun bir şekilde uygulamıştır. Kendisi bizzat ziyaret etmese de onları mektup göndererek motive etmiş, kendisi hediye kabul etmese de, onlara ikramda bulunmuştur. Bu konuda şöyle der, “Mü’minin şe’ni, kerîm olmaktır. Senin ikramınla sana musahhar olur. Zâhiren leîm bile olsa, iman cihetinde kerîmdir.” 

2- Kardeşliği Bozan Tahrip Kalıpları

     Yukarıda sayılan düsturlar nasıl ki kardeşliği pekiştirip muhabbeti tesis ediyorsa, bir takım tutum ve davranış biçimleri de tesis edilen bu kardeşlik müessesesini bozmakta ve ehl-i imana hücum eden güruhları sevindirip kıs kıs gülmelerine sebep olmaktadır. Şimdi bu kardeşlik bağlarını koparan ve kin ve adavete yol açan fırtınaları koparan unsurları, Bediüzzaman’ın görüşleri çerçevesinde ele almaya çalışalım:

* Adâvet: Adâvet, yani düşmanlık hissi, ehl-i imanda elbette bulunacaktır. Ancak bu düşmanlık nefis, Şeytan ve ehl-i küfrün fiiliyatına karşı olmalıdır. Bediüzzaman bu konuda şöyle der: “Adâvet etmek istersen, kalbindeki adâvete adâvet et, onun ref’ine çalış. Hem en ziyade sana zarar veren nefs-i emmârene ve hevâ-i nefsine adâvet et, ıslahına çalış. O muzır nefsin hatırı için mü’minlere adâvet etme. Eğer düşmanlık etmek istersen, kâfirler, zındıklar çoktur; onlara adâvet et. Evet, nasıl ki muhabbet sıfatı muhabbete lâyıktır. Öyle de, adâvet hasleti, her şeyden evvel kendisi adâvete lâyıktır.” Ayrıca burada unutulmaması gereken bir şey daha var ki, bir mümin diğer bir müminin yanlışları yüzünden ona adâvet etmez, aksine acır, şefkat eder ve hatasından dönmesi için katkı sağlamaya çalışır.

* Her Doğruyu Her Yerde Uluorta Söylemek: İmanlı insanlar, müspet hareket etmekle yükümlüdür. Müspet hareket etmek demek, her yerde müspet hareket etmek, her yerde doğruyu söylemek değildir. Bazen tükürmek bile müspet hareket olabilir. Bediüzzaman, eğer bir kimsenin diğerinin boğazına çizmesiyle bastırdığını ve böyle bir durumda o kişinin o çizmeyi öpmesi durumunda cesedinden önce ruhunun öleceğini; aksine o çizme sahibinin yüzüne tükürmesi halinde, kendisinin manevi bir şehit olacağını söyleyerek, burada tükürmenin müspet hareket olduğunu vurgular. Ayrıca “Senin üzerine haktır ki, her söylediğin hak olsun. Fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı; fakat her doğruyu demek doğru değildir,” diyerek her doğrunun her yerde söylenmesinin doğru olmadığını vurgular. Meselâ bir mümin kardeşimiz yanlış bir şey yapmış olsa, bu da doğrulanmış bir yanlış olsa, o yanlışı bir toplumun için sırf doğru olduğunu düşünerek söylemek doğru değildir. Aksi takdirde, kardeşliğin büyük bir zarar göreceği aşikârdır.

* Haset:Kardeşliğin tahrip kalıplarından biri de, bir kardeşimizde bulunan iyi bir meziyeti, bir makamı veya bir serveti çekememezlik sendromudur. Bu sendrom, hem hasidi, yani haset edeni yakar, hem de kardeşliğin devamlılığına halel getirir. Bu konuda Bediüzzaman şöyle der: “Eğer adâvet hasetten gelse, o bütün bütün azaptır. Çünkü, haset evvelâ hâsidi ezer, mahveder, yandırır. Mahsud hakkında zararı ya azdır veya yoktur.  Hasedin çaresi: Hâsid adam, haset ettiği şeylerin âkıbetini düşünsün. Tâ anlasın ki, rakibinde olan dünyevî hüsün ve kuvvet ve mertebe ve servet, fânidir, muvakkattir. Faydası az, zahmeti çoktur. Eğer uhrevî meziyetler ise, zaten onlarda haset olamaz. Eğer onlarda dahi haset yapsa, ya kendisi riyakârdır; âhiret malını dünyada mahvetmek ister. Veyahut mahsûdu riyakâr zanneder, haksızlık eder, zulmeder.” Bu konuda Mevlâna Hazretleri ile ilgili bir anekdot bulunmaktadır. Mevlâna Hazretleri müritleriyle yolda yürürken, bir müridi iki köpeğin oynaştığını göstererek, “Bak Üstad Hazretleri, şu iki köpek ne kadar güzel oynaşıyorlar, ne kadar da iyi anlaşıyorlar,” demiş. Mevlâna Hazretleri, “Sen onların arasına bir kemik at, bak nasıl birbirlerine giriyorlar,” diye karşılık vermiş. Yani günümüzde müminler arasındaki anlaşmazlıkların en önemli sebeplerinden birisi rant kavgası ve başkasında olup, kendisinde olmayan bir makam, mevki veya servet için haset edip, onların kendisine layık olduğunu düşünmektir.

* Gıybet: Üstad Bediüzzaman Hazretleri, gıybet bahsini, Hucurat Suresi’nin 12. Ayetinde geçen “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir,” ifadesinde “Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?” kısmını  çok güzel analiz etmiştir. Bediüzzaman bu analizinde gıybetin çok alçakça bir silah olduğunu ve bu silahı aşağılık insanların istimal ettiğini vurgulayarak, ölmüş kardeşimizin etini yemekten ne kadar tiksiniyorsak, gıybet etmekten de o kadar tiksinmemiz gerektiğini bildirmektedir. Bediüzzaman, ateşin odunları yakıp tüketmesi gibi, gıybetin de amelleri yakmasından ve bu bağlamda kardeşliğin de önemli ölçüde zarar görmesinden bahsederek, bu alçakça silahın kullanılmaması gerektiğini vurgulamaktadır.

* Kovuculuk: Kardeşliği zedeleyen tahrip kalıplarından biri de “kovuculuk” yani lâf getirip, götürerek mümin kardeşlerin arasını bozmaktır. Bediüzzaman bu konuda bir talebesini şiddetle uyarmış ve kendisine birisinin istimal ettiği menfi bir sözü ilettiğinde, “Haşa o kardeşimiz, bana asla öyle söylemez,” diyerek uyarmıştır. Bediüzzaman’ı gıybet eden zat, Üstadın böyle bir cevap verdiğini duyunca da yaptığından pişmanlık duyarak Üstadın muhiplerinden olmuştur.

* Menfi İhtilaf ve Tarafgirlik: Menfi ihtilaf ve tarafgirlik, gururdan ve enaniyetin kalınlaşmasından kaynaklanır. Yani kendisini ve kendi mesleğini diğerlerinde üstün görüp, diğerlerini alçaltmak ki, kardeşliğin tahrip kalıplarından biri de budur. Bediüzzaman bu konuda şöyle der: “Tarafgirlik eğer hak namına olsa, haklılara melce olabilir. Fakat şimdiki gibi garazkârâne, nefis hesabına87 olan tarafgirlik, haksızlara melcedir ki, onlara nokta-i istinad teşkil eder. Çünkü, garazkârâne tarafgirlik eden bir adama şeytan gelse, onun fikrine yardım edip taraftarlık gösterse, o adam o şeytana rahmet okuyacak. Eğer mukabil tarafa melek gibi bir adam gelse, ona -hâşâ- lânet okuyacak derecede bir haksızlık gösterecek.”

* Nifak ve Fitne: Kardeşliğin tahrip kalıplarının en dehşetlisi nifak ve fitneye alet olmaktır. Bediüzzaman bu konuyu çok iyi tahlil etmiş ve “İfsat Komiteleri”ni deşifre etmiştir. Maalesef şu anda ülkemizdeki iktidar ile Gülen Cemaati arasında patlak veren üzücü ve elim ihtilafın temel kaynağı, gerek iç hainlerin ve gerekse dıştan kaynaklanan ifsat komitelerinin ürettiği nifak ve fitne tohumlarının filiz vermesidir. Burada yapılması gereken şey, bu fitnenin nereden kaynaklandığını iyi kavramak, iyi analiz etmek ve her iki tarafında kendilerinde mevcut olan hataları, yanlışları tespit ederek bu hatalardan ve yanlışlardan süratle dönülmesidir. Peygamber Efendimiz (SAV), “Fitne uykudadır, Allah onu uyandıranlara lânet etsin,” buyurarak, nifak ve fitnenin körükleyicilerini lânetlemiştir. Bize düşen bu fitnecileri iyi tanımak ve onların aleti olmamaktır. Ayrıca onların fitnelemeleriyle mümin kardeşlerimize kin ve adavet beslememiz gerekir. Aksi takdirde hem bu alçakça fitne ateşi yakanlara alet oluruz, hem de Allah’ın rahmetinden mahrum kalırız.

SONUÇ

Yukarıda analiz etmeye çalıştığımız kardeşliği tesis eden faktörler ile kardeşliği tahrip eden unsurlar çoğaltılabilir. Ancak bu saydığımız faktörler belki de en önemli olanlardır. Bizim burada yapmamız gereken şey, Allah için kardeşliği tesis edecek ve koruyacak birinci kademedeki faktörleri takip ederek uygulamaya ve kardeşlerimizle muhabbet etmeye; aksine kardeşliği tahrip eden ikinci kademedeki tahrip kalıplarından içtinap ederek iç ve dış fitnecilerin ve ifsat komitelerinin ekmeğine yağ sürmemektir. Kim ki, ikinciyi takip edip, ehli imanın muhkem kalelerine gedikler açılmasına sebep olur, işte Allah’ın rahmetinden onlar mahrum kalırlar ve hain damgası yemeye mahkûm olurlar.

KAYNAKLAR

NURSİ, Bediüzzaman, Uhuvvet Risalesi ve Risale-i Nur Külliyatı, Envar Neşriyat, İstanbul, 2013


Bu Yazı 3584 Defa Okunmuştur.

Yazıya Ait Fotoğraflar

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar