Karyağdı Bayırında Garip Bir Mezarlık
07.05.2014        

 KARYAĞDI BAYIRINDA  GARİP BİR MEZARLIK

TARİH NOTLARI

 

Zekeriya Yıldız

 

Eyüpsultan Camiinin giriş kapısının hemen solundaki sokağa girdiğinizde, mezarlıklar arasından kıvrılarak giden dar ve yokuş bir yol görürsünüz. Ağaçlıklar arasındaki bu yokuşa kendinizi vurursanız Fransız yazar Pierre Loti’nin bir müddet yaşadığı, şimdilerde kahve olan ahşap evin önüne çıkarsınız. Bu evin önündeki yoldan devam ettiğinizde önünüze Karyağdıbaba Tekkesi ve Karyağdı Bayırı çıkar. Bu bayıra Karyağdı denmesi boşuna değildir. Rivayete göre tepelerden oluşan İstanbul topoğrafyasında ilk kar buraya düşer ve yaz başına kadar da hiç erimezmiş.

Karyağdı Bayırını ilginç kılan bir diğer özelliği de bu mekanın Osmanlı devletinde cellat mezarlığı olarak kullanılmasıdır. Alana dikkatle bakarsanız çoğu kaybolmuş cellat mezarlarına hala ratlamak mümkündür.

Tarih boyunca bazı insanlar mesleklerinin saygınlığı ile ön plana çıkarken bazı insanlar da meslekleri yüzünden hakir görülmüş, hem sağlıklarında hem de öldükten sonra toplum hayatından dışlanmışlardır. Cellatlık, dışlanan mesleklerin başında gelir.

Öldürdüğü kişi suçlu da olsa insan canına kıyan cellatlara toplum hiçbir zaman iyi gözle bakmamış, birçok insani duygudan yoksun olan, acıma, merhamet, sevgi hisleri bulunmayan bu insanları mezarlıklarına almamış, kendi aralarına gömülmelerini istememiştir. Bu nedenle Osmanlı, cellatlar için özel bir mezarlık yapmış ve cellatlar halktan ayrı olarak buraya gömülmüştür.

Osmanlı Sarayı, toplumun ürkerek ve tiksinerek baktığı cellatlarını bu tepeye gömmüştür. Yılın büyük bir bölümünde karların altında kalan Karyağdı Bayırı, günahların kirini, karların beyazlığı altında gizlemek istercesine yüzlerce yıl cellatların son mekanı olmuştur.

Cellatların mezar yerleri gibi mezar taşları da diğerlerinden farklıdır. Detaylara geçmeden önce gelin bu ürkütücü mesleğin özelliklerine bakalım...

Arapça kökenli olan “cellat” kelimesi, sözlük anlamı olarak “kırbaçlayan, eziyet eden, cezalandıran” anlamlarına gelir ve daha çok idam cezalarını infaz eden görevlileri nitelemek amacıyla kullanılır.

Tarih boyunca idam cezası uygulayan her devletin kendine göre cellat seçimleri olmuştur. Mesela Roma’nın ilk dönemlerinde idam cezaları halktan birileri tarafından uygulanırken sonraları bu iş için profesyonel kişiler yetiştirilmiştir.

Osmanlılarda cellatların seçimine özel önem verilmiş, bu kişilerin özellikle Hırvat dönmesi ya da çingene olmalarına dikkat edilmiştir.  Bunların bir diğer özelliği de dilsiz olmalarıdır. Bu iş için seçilen kişiler, eğer doğuştan dilsiz değilse dilleri kesilerek dilsizleştirilirlerdi. Cellatlar, bu uğursuz işlerinin yanında 16. Yüzyıla kadar Padişahın yakın koruma görevinide üstlenmişlerdi.

Yükseliş döneminde sarayın ve Padişahın korunması için özel bir yapı olarak Bostancı Ocağı kurulunca, bu ocağın bünyesinde bağımsız bir “cellat ocağı” da oluşturulmuştur. Ocağa bağlı cellat sayısı yıllara göre değişmekle beraber; 18. Yüzyılda 70 civarında cellatın bu ocakta görev yaptığı bilinmektedir.

Cellat Ocağının başında bulunan kişiye “cellatbaşı” denir, bu kişi de Bostancı Ocağının başındaki “Bostancıbaşı”ya bağlı olarak çalışırdı.  Ocağa alınan cellat adayları, “cellat yamağı” olarak işe başlar, daha sonra mesleğin inceliklerini öğrendikçe cellatlığa terfi ederlerdi.

Ne var ki her yamağın mutlaka cellatlık makamına erişecek maharette olduğu da düşünülmesin. Tarihte bazen yamakların inanılmaz hatalar yaptığı ve masum kişileri öldürmeye yeltendikleri hakkında bilgiler vardır. Mesela İbşir Mustafa Paşanın katli esnasında yaşanan şu olay buna en iyi örnektir:

1653 yılıdır. Osmanlı tahtında IV. Mehmet oturmaktadır. Sadrazam İbşir Mustafa Paşa hakkında idam kararı çıkar. Bostancıbaşı’nın katibi Koca Mahmut Ağa, kararı tebliğ için cellattan önce İbşir Paşanın yanına gider. İbşir Paşa kararı öğrenince abdest alıp tövbe istiğfar için namaza durur. Mahmut Ağa da onunla birlikte secdeye kapanır. Namazın bitmesiyle birlikte başlarında hazır bekleyen cellat kemendini İbşir Paşanın boynuna dolar. Cellat yamağı ise İbşir Paşanın yanında namaz kılan Mahmut Ağanın da idamına hükmedildiğini zannedip üzerine çullanır. Mahmut Ağa, boynunu cellat kemendinden kurtarmaya çalışırken avazı çıktığı bağırıp, imdat çığlıkları atar. Gürültüye yetişenler hemen cellat yamağına müdahale edip tekmeleyerek dışarı çıkarırlar. Mahmut Ağa, cellat kemendinin mosmor ettiği ve neredeyse kırılacak hale gelen boynunu iyileştirmek için aylarca tedavi görür.

Tanzimat dönemi padişahı Sultan Abdülmecit zamanında, sarayda cellat bulundurulması geleneğine son verilmiş ve böylece Cellat Ocağı da sessiz sedasız tarih sayfaları arasında kalmıştır.

Osmanlı tarihinde bazı cellatlar ön plana çıkmış, isimleri bir korku ve dehşet bulutu olarak günümüze kadar ulaşmıştır. Bunların en bilineni Sultan İbrahim’i de katleden cellat Kara Ali’dir.  Kara Ali’nin acımasızlığı ve öldürdüğü insan sayısının çokluğu kadar dış görünüşünün ürkütücülüğü hakkında da sayısız hikayeler anlatılır.

Osmanlıda idam cezalarının tatbik edilmesinde hiyerarşiye özel bir önem verilirdi. Devlet yöneticileri için verilen idam cezaları cellatbaşı tarafından uygulanır, sıradan suçluların infazı diğer cellatlara bırakılırdı. Sarayda verilen idam cezaları, Topkapı Sarayı bahçesinde bulunan bir çeşmenin önünde infaz edilir, cellatlar kanlı ellerini bu çeşmede yıkar, infazı yapılan kişilerin başları bu çeşmenin sağında ve solundaki taşların üzerinde teşhir edilirdi.Bu yüzden çeşmeye “cellat çeşmesi” ya da “siyaset çeşmesi” denirdi. Bu çeşme hala Topkapı Sarayının ön bahçesinde bir ibret anıtı gibi durmaktadır.

İdama mahkum edilen sıradan insanların cezaları genelde halka ibret olması amacıyla suçun işlendiği yerde verilir veya bu insanlar Haliç yakınındaki Parmakkapı’da asılarak idam olunurlardı.

İstanbul dışında, imparatorluğun uzak bölgelerinden birinde idam edilen devlet adamlarının infazının ispatı için kesilen başları İstanbul’a gönderilir, bedeni ise öldürüldüğü yere gömülürdü. Başı bir yerde gövdesi bir başka yerde gömülü olan devlet adamları içinde en meşhuru Viyana’yı ikinci kez kuşatan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’dır.

Bu uğursuz mesleği anlatıp da “cellat mezadı”ndan bahsetmemek olmaz.

Adetlere göre konumu ne olursa olsun bir kişi cellada teslim edildi mi, infaz sonrasında maktulün üzerinden çıkan herşey celladın malı sayılırdı. Cellatlar, öldürdükleri kişilerin üzerinden çıkan değerli eşyaları biriktirir ve yılda bir veya iki kez yapılan “cellat mezadı”nda satarlardı. Edirnekapı Surlarının hemen altında kurulan cellat mezadında eşyalar yok pahasına satılırdı. Çünkü buradan alınan malların uğursuzluk getireceğine inanan halk, satışlara pek itibar etmezdi.

Ünlü Tarihçi Peçevi İbrahim Efendinin anlattığı bir olay, burada satılan malların laneti hakkında ürpertici bilgiler verir.

Peçevi Tarihinde anlatıldığına göre Kapı Ağası Gazanfer Ağa, kendisine, üzeri değerli taşlarla kaplı pahalı bir saat yaptırır. Fakat bu saati yaptırdıktan kısa bir süre sonra İstanbul’da çıkan bir isyan sonrasında idam edilir. Koynundan çıkan saat, kendisini idam eden cellat tarafından mezada çıkarılır. Saati mezattan satın alan Tırnakçı Hasan Paşa da saatin keyfini bile çıkarmaya fırsat bulamadan aynı akıbete uğrayarak idam edilir. Saat ikinci kez mezada çıkar. Ne var ki saatin yeni sahibi Kasım Paşa da cellat elinde can verir. Yeni bir mezat sonrası saat Sadrazam Derviş Paşaya geçer.  O da bu değerli saati kardeşi Civan Beye hediye eder. Eğriboz Sancakbeyi olan Civan Bey, saatin laneti üzerine anlatılanları duyunca bir ürperti geçirir ve  taşla ezerek parçalar.

Saati parçaladıktan yarım saat kadar sonra İstanbul’dan gelen bir atlı, Civan Beye görevinden azledildiğini tebliğ eder. Civan Bey, gelen haberciye azledilme nedenini sorar. “Beyim” der gelen haberci, “Ağabeyiniz Derviş Paşa idam edildi. Sizin dahi idamınız için ferman çıktı. Lakin araya giren dostlarınızın yardımıyla idam kararı geri alındı. Ben acele ederek cellattan yarım saat önce geldim. Cellat yarım saat önce gelseydi siz de idam edilmiş olacaktınız.”

Verilen cevap gerçekten de saatin lanetini haklı çıkarır gibidir...

Bu olayda anlatılan saatin ilk sahibi olan kişi, Fatih’teki tarihi su kemerlerinin hemen altında bulunan Gazanfer Ağa Medresesinin banisidir.

Ürkütücü hikayelere konu olan cellatlar bu yüzden toplum içinde hoş karşılanmaz, mezarları bile diğer fanilerin mezarlarıyla bir arada tutulmazdı. Uzun zaman bu geleneğe uyulmuş, zamanla cellat ocağının ortadan kaldırılmasıyla birlikte bu gelenek de unutulmuştur. Cumhuriyetle birlikte cellat mezarlığı özelliğini tamamen yitirmiş, bir zamanlar toplum tarafından dışlanan bu uğursuz meslek mensuplarının mezarları diğer fanilerin mezartaşları arasında kaybolup gitmiştir.

Bugün Karyağdı Bayırına çıkar ve mezar taşlarına dikkatle bakarsanız; üzerlerinde isim, doğum tarihi, ölüm tarihi gibi hiçbir bilgi, yazı ve işaret bulunmayan iki metre yüksekliğinde ve dikdörtgen şeklinde, kabaca yontulmuş taşlar görürsünüz. İşte bunlar cellat mezarlarıdır.

Tarihi mezarlıklarda, mezar taşları bir sanatçının elinden çıkmış gibidir. Mezartaşlarında birbirinden ilginç ve sanatkarane izler ve süslemeler bulunur. Bu şekil ve süslemelere bakarak mevtanın mesleği, cinsiyeti ve mensup olduğu tarikat hakkında bilgi sahibi olmak mümkündür. Mesela mezartaşındaki Mevlevi külahı onun Mevleviliğine, saç örgüsü şeklindeki kabartmalar onun kadınlığına, savaş topu işlemeleri Topçu Ocağına mensubiyetine, açık kitap şekli ilim ehlinden oluşuna işaret eder.

Cellat mezarlarında ise bırakın şekil ve süslemeyi, üzerinde yazılı bir isim bile bulamazsınız. Kendisinden sonraki kişileri cellat çocuğu, ya da cellat torunu denmesinden bile koruyan özel bir uygulamadır bu.

Bu uygulamayı başka ülke ve medeniyetlerde görmek mümkün değildir. Bir suçun cezasını vermeyi kaçınılmaz gören yine de bir cana kıymayı asla içine sindiremeyen bir medeniyetin ürünüdür onlar...

Başka ülkelerde olsa özenle korunup bir ibret vesikası olarak korunacak olan bu taşlar, maalesef tarihe duyarsız bir hoyratlığın eseri olarak son demlerini yaşamaktadır.

 

 

 


Bu Yazı 3424 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar