Kaybolan Bir Yaşam Tarzı: Güzle Hayatı
03.03.2016        

KAYBOLAN BİR YAŞAM TARZI:

GÜZLE HAYATI

 

Mehmet Özeren

 

Gündoğmuş’un birçok köyünde olduğu gibi merkezde de ailelerin tek evi olmazdı. Yörük göç kültürü genlerine işlemiş olan halkımız, çadır hayatını bıraksa da her mevsim başka bir mekanda yaşama alışkanlığından vazgeçmemiştir.

Atalarımız mevsimleri isimlendirirken sonbahar mevsimi için ‘‘Güz”, yaz mevsimi için de “yay” kavramlarını kullanırlarmış. Benim kanaatime göre, ‘‘yayla- güzle- kışlak” kavramları, mevsimlerin geçirildiği mekanlara göre isimlendirilmiş.

İlkokula başladığım 1970 li yıllarda Ebem ‘Sütçü Kızı” ile yazın yaylaya giderdim. Anam babam Gündoğmuş’ta kalır, Ebem yaylaya torunları ile birlikte giderdi. Yazın en sıcak aylarında serin yayla havası ile hem kendisi “yaylar” hem de torunlarına bakardı. Tek göz yayla evinde hepimiz iç içe yaşardık. Ebem ile 7- 8 sene yaylaya gitmeye devam ettim. Haziran-Temmuz aylarında Çaşır Yaylasında yaşayıp, Ağustos da Güzle’ye göçerdik. Güzle de Ebemle (babaannem) evlerimiz ayrıydı.

Gerek sosyal hayattaki değişimin getirdiği gelişmeler ve gerek se ileri teknoloji ürünü eşyaların hayatımıza girmesiyle kaybolmak üzere olan bir kültürün unutturulmaması amacıyla, “köy hayatının” çocuk beyninde kalan kırıntılarını kayda geçirmek için “Güzle hayatını” anlatmaya çalışacağım.

“Güzle” yaylaya göre ilçe merkezine daha yakın olan ve rakımın daha düşük olduğu, hemen hemen herkesin evinin ve bahçesinin bulunduğu bir cennet vadisidir.

Dokuz çocuklu bir evin iki numaralı ferdi olarak anacığım bizi (O yıllarda altı kardeştik üçü sonradan oldu. Güzle hayatını fazla bilmez.) güneş doğmadan kaldırırdı. Elimize bir sepet veya torba vererek;

-“Oğlum ben çayı demleyinceye kadar, elmaların, incirlerin dibini toplayın gelin” derdi. O yıllarda bu işi yapabilecek, benimle, (şimdi Isparta Vali yardımcısı olan) Üç numaradaki kardeşim vardı.

Onunla on beş dakika uzaklıktaki değişik ‘maldanlardaki’ elma ve incir ağaçlarının dibini dolaşır, dökülen elma ve incirleri toplayıp dönerdik.

Elmalara kimyasal ilaç verilmediği için kurtlananlar gece rüzgarla dibine düşer, kurtlardan kurtulmayı başaranlar iri iri olurdu.

Kahvaltıdan sonra ben keçilerimizi gütmeye götürürdüm. Genellikle her evde iki üç tane keçi olduğu için mahalledeki arkadaşlarımızla “Gür”‘ dediğimiz, Dernek Dağı’nın eteklerinde buluşurduk. Burada türlü türlü oyunlar oynar, hürriyetin tadını çıkarır, çocukluğun keyfini yaşardık.

Ancak oyun oynarken keçilerimiz komşuların bahçesine girer veya kaybolursa kabus başlardı. Komşumuzun şikayeti üzerine, babamın nar sopasıyla çektiği dayak ziyafeti her zaman zihnimizde tazeliğini korur.

Öğle sıcağında eve dönerdik. Anamın hazırladığı sofradan kalkınca bizim evde amatör bir eğitim başlardı. Çardağımızın serin gölgesinde kardeşlerimle toplanır kitap okurduk. Tabi ben büyük olduğum için ben okurdum, kardeşlerim dinlerdi.

Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun ‘Türk Korsanları’ kitabını bu şekilde sesli okuyarak iki defa bitirdiğimizi hatırlıyorum.

Biz keçi gütmeye gidince Anam, küçük kardeşlerime bakmak üzere Taceddin’i evde bırakıp dört numaradaki Ali Fuat’ı yanına alarak bahçeye giderdi. Her maldanın başındaki küçük havuzlarda toplanan suyla sebzeleri sular, olgunlaşan, domates, biber, patlıcan, mısır gibi her türlü sebzeyi toplayıp getirirdi.

Biz kitap okurken bakın anam ne yapardı?

Bizim getirdiğimiz elma ve incir atıklarını (incir atığının adı gilik dir) bıçakla diler (katlar) kurutulmak üzere borcak dediğimiz bitkiden yapılan serginin üzerine sererdi. Sebzelerden sofrada, mutfakta taze olarak tüketilecek olanları ayırır, artanları uygun şekilde dilerek, borcakların üstüne sererdi.

Elma ve incir atıkları hayvanların kışlık yemi olarak çuvallarda biriktirilirdi. Üzerinde meyvesi tükenen mısır ağaçları kesilerek eve getirilir, bunlar keserle ince ince kıyılarak büyük baş hayvanlarımıza verilirdi.

Ben akşam olmadan önce “Gayrak” ve “Gür” dediğimiz bölgeye tekrar keçi gütmeye gider, güneş batmak üzereyken eve dönerdim.

Kardeşimin biriyle ‘Körüklük’ dediğimiz evimizden bir iki kilometre uzakta olan yere gider, orada babamı karşılardık. Çünkü babam araçla oraya kadar gelebiliyordu. Yolun gerisi patika olduğu için, elinde öteberi varsa onlara yardım etmek için karşılıyor, yürüyerek dönüyorduk.

Babam karpuz kavun gibi kendimizin yetiştiremediği meyveleri getirir bizde ona, anamın talimatıyla ‘sapı kızıl’ üzümü ve ‘gızıl incir’ hazırlardık. Evde kalanlar babamın sesini duyar duymaz, 100 metre ilerdeki buz gibi pınardan taze soğuk su doldurmaya koşardı.

Güzledeki standart hayat üç aşağı beş yukarı her evde böyleydi. Bunun neresi kültür, neresi orijinal demeyin.

Her ihtiyacın üretildiği ve aile ekonomisinin sıkıntı çekmediği, sebzenin meyvenin, ekmeğin, sütün, yoğurdun, yağın, salçanın, pekmezin, bulgurun, parayla satın alınmadığı, mükemmel bir köy hayatı vardı. Kurtlu elmalara gelinceye kadar, hiçbir şey atılmaz, israf edilmezdi.

Anam tencerelerin yemek artığı olan bulaşık sularını dahi israf etmez hayvanlara içirerek “nimet boşa gitmesin” derdi.

Televizyondan, telefondan, internetten uzak hayatın içinde bol bol sohbet edilir, büyüklerin hatıraları ve eskiden yaşanmış hadiseler anlatılır, o koyu sohbetlerin meydana getirdiği muhabbet ortamında çocuklar hayatı öğrenirlerdi.

Bulduğumuz tellerden, çam kapaklarından, yağ tenekelerinden oyuncaklarımızı kendimiz yapardık.

Ekim ayında, incir ağaçlarının yapraklarını sıyırır, kurutur, kışlık hayvan yemi olarak kullanırdık.

Şimdi güzle de kalmadı, üretim de kalmadı. Domuzu da bahane ettik. Bahçeler viran oldu. Yeni nesil hazıra alıştı. Toplum tüketim toplumu oldu. Şimdiki kızlar, salça yapmayı, pekmez yapmayı, bulgur öğütmeyi, bırakın; yufka açmayı bile bilmiyorlar.

Yeni nesillere köy hayatının unutturulmaması, hatta özendirilmesi lazım. Çünkü köy hayatı muhtaç olmadan yaşamak demektir, köy hayatı ailenin kendi kendisine yetmesi demektir.

Adına “bunalım çağı” denilen, geçim derdinin zirve yaptığı, başta stres ve depresyon olmak üzere envai türlü psikolojik rahatsızlıkların insanlığı esir aldığı şu zamanda sade hayatın kıymeti daha iyi bilinmelidir.

Yanılıyor muyum?

 


Bu Yazı 1367 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar