Kaygan Zemin
..        
Bilindiği üzere her zemin aynı oranda sağlam ve güvenilir değildir. Kimi yerler bataklık, kimi yerler fay hatları üzerinde yer alırken, kimi yerler de erozyon tehlikesi taşımaktadır. Bu nedenle ikamet edeceğimiz yerin fiziki ve coğrafi durumu büyük önem arz etmektedir. Yer seçiminde dikkat etmek icap eder. Aksi taktirde, her gün tedirgin ve endişeli oluruz.
Fizik alemde kendini gösteren bu durum, sosyal hayatta da geçerlidir. Bazı sosyal yapılar erozyona çok daha müsait iken, bazıları fay hatları, bazıları da kaygan zemin üzerinde bulunmaktadır. Bu sosyal yapıların her birinin kendine göre hassasiyetleri vardır. Mesela farklı etnik gruplardan, farklı inançlardan oluşan toplumlar kaygan bir zemini paylaşıyorlar demektir. Bu tür sosyal yapılara ufak bir dokunma ile hemen harekete geçerler ve sonu belli olmayan maceralara doğru kayar giderler. Tıpkı buz üzerinde duran birisine dokunurken karşılaştığımız tablo gibi.
Fransız ihtilali ortaya çıkarken, en çok etkilenen devletlerin başında Osmanlı gelmiştir. Zira zemin kaygandı. Yetmiş farklı etnik gruptan ve her inanca sahip insanlardan oluşan Osmanlı devleti bir anda kaymaya başladı. Fren tutmuyor ve direksiyon hakimiyeti tamamen kaybolmuştu. Ne zaman nerede duracağı da bilinmiyordu. Böyle bir durum, bir devlet için felaket diye tanımlanır.
Halbuki, şimdilerde bile ulaşamadığımız bir sıcak atmosfer soluklanıyordu Osmanlıda. Yirmi birinci yüzyıl insanının hasret kaldığı bir din ve vicdan özgürlüğü vardı. Bırakın insan hakları, hayvan hakları koruma altındaydı. Kimsenin kimseden üstün olmadığı, herkesin çalıştığının karşılığını aldığı ve doya doya hürriyetini solukladığı bir Ülkeydi.
Peki neden birden bire bir kaos alanına dönüştü bu koca Osmanlı? Neden kimse kimseyi dinlemez ve anlamaz olmuştu? Niçin bu koca çınar bir anda budandı ve çürümeye terk edildi?
Cevap: Çünkü zemin kaygandı.
Cevabı bir az daha açalım isterseniz.
Toplumlar için farklılıklar bir zenginlik kaynağı olarak bilinir. Ancak dikkat edilmezse, bu farklılık bir felaketin de kaynağı olur. Zira istismara çok açık ve kaygan bir zemindir.
Eğlenmek ve mutlu olmak için futbol maçlarını izlemeye gidenlerin, bir anda kendilerini taşlı sopalı kavgaların içinde görmelerinin nedenini hiç merak ettiniz mi? Centilmenliğin yeri olan spor alanlarını bir anda cehennem havasına dönüştüren etkenin ne olduğunu hiç düşündünüz mü?
Cevap aynıdır. Çünkü zemin kaygan. Çünkü farklılıklar var bu zeminde. Fenerbahçe, Beşiktaş, Galatasaray…
İnsan yaratılış itibarı ile her şeyden önce kendini sever ve beğenir. Bu duygunun bir uzantısı olarak, kendine ait olanı da sever ve beğenir. Kusuru başkasına, güzelliği ve başarıyı kendine verir. Bencillik de hükmederse, bu duygu daha yüksek boyutlara çıkar ve uğruna her şey feda edilir.
Ben, benim milletim, benim takımın, benim inancım, benim partim, benim cemaatim, benim tarikatım ve hakeza. Birer zenginlik kaynağı ve vazgeçilemezlerimiz olan bu başlıkların hepsi diğer yandan da kaygan bir zemin oluşturmaktadır.
Provokatörlerin, elleri boş dönmedikleri alanlar dır bunlar. Bu farklılık unsurlarından herhangi birini kaşımaya başladığınız andan itibaren, akıl freni devreden çıkar, his ve duygusallık hakimiyeti ele alır ve her şey bir anda birbirine karışır. Faturası ise yine kendilerine çıkar.
Akıllar geri gelir, pişmanlıklar başlar ama “bade harabil Basra.”
Peki bunun kökten bir çözümü yok mu?
Her derdin bir devası vardır. Ancak şunu unutmayalım ki, her hastalık aynı kolaylıkla tedavi edilemez. Bazı rahatsızlıklar vardır ki, sürekli takip ve dikkat ister. Küçük bir ihmal, hastalığın tekrar nüksetmesine neden olur. İşte bu toplumsal hastalık da bu tür bir hastalıktır. Büyük bir dikkat ve yüksek bir tedbir ister.
Bazı sözde doktorlar, toplum mühendisleri bu hastalığı kökünden tedavi edelim derken, daha da amansız bir hale getirdiler. Zira onlar farklılık arz eden her şeyi ortadan kaldırmaya çalıştılar. Kısacası, organı tedavi etmenin en garanti yolunu, organı ortadan kaldırmakta buldular ve hastayı ölümün eşiğine getirdiler.
Oysaki bu bir tedavi değil, bir tahriptir. Böyle bir tedavi için fakülteler bitirmeye ve bilgili olmaya gerek yoktur. Kasaplar bu işi daha iyi yapar. İşin doğrusu bu insanların da kasaplardan pek farkı olmadığını gördük.
Halbuki tedavide yapılan şey, organı ortadan kaldırmak değil, onu olduğu gibi kabul etmek ve iyileştirmeye çalışmaktır.
Bu nedenle yapılacak ilk şey; farklılıkların, yaratılışımızın bir parçası olduğunu kabul etmektir. Kendimize bir bakalım. Tepeden tırnağa farklılık- lardan oluşmakta olduğumuzu göreceğiz. El ayak, dil dudak, göz parmak, çene yanak, burun kulak…
Her biri farklı bir organ. Ama tam bir uyum içinde yaşıyorlar.
Diğer yandan ateş ile su, toprak ile havanın farklılığı ve uyum içindeki kararlılıklarına bakalım. Hiçbir karışıklık eseri göremezsiniz. Çünkü yaratıcı onların hayat idaresini bizzat kendisi yapmaktadır. Kendisi kanunları koymuş ve kendisi uygulanmak- tadır. Varlığa tercih hakkı vermemiştir. Öyle olduğu içindir ki, mükemmel bir düzen ve uyum söz konusudur.
Ancak aynı yaratıcı, sosyal hayat için de kanunlar vaz'etmiştir. Fakat uyup uymama konusunda kullarını serbest bırakmıştır. Zira kullar imtihana tabi tutulmuşlardır. İmtihan sırasında öğretmen öğrencinin kağıdına ve verdiği cevaba karışamaz. İmtihan süresi bittikten ve kağıtlar teslim edildikten sonra, öğretmen kararını vermektedir.
Kendi davranışlarından imtihana tabi tutulan insanoğlu da imtihan süresince serbest bırakılmıştır.
Dersini çalışmayan ve hevasının peşine takılan tembel öğrencilerin sınıfın huzurunu bozması gibi, kendisinin sınavda olduğunun farkında olmayan insanlar da bu serbestlik boşluğunu fırsat bilerek dünya okulunun veya ülke sınıfının huzurunu bozuyorlar. Bu durum, geçmişte olduğu gibi, bu gün ve gelecekte de devam edecektir.
Sınav bittikten sonra ise kainatın sahibi kararını verecektir. Notlarımıza göre muamele edecektir.
Peki yaratıcı sosyal hayatın yasaları olarak hangi kanunları koymuştur?
Bu yasalardan bazılarını birlikte inceleyelim:
Mesela şu yasaya bakalım: İslamiyet bir cahiliyet eseri olan milliyetçiliğin her çeşidini haram kılmıştır. Hiçbir millet diğer milletlerden üstün olmadığı gibi, hiçbir insan da maddesi itibarıyla diğer insandan üstün değildir. Üstünlük olsa olsa fazilette ve ilimdedir. Fazilet ve ilim ise büyüklen- meyi değil, tevazu ve alçakgönüllülüğü netice vermektedir.
İşte bu yasanın gereği ne zaman insanlık aleminde dinlenmiş ve yaşanmış ise, huzur ve saadet yaşanmıştır.
Bir diğer yasa ise yaratıcı tarafından şöyle ifade edilmiştir: “Ben sizleri taife taife, millet millet, kavim kavim yaratmışım. Ta ki, birbirinizi tanıyasınız, sosyal hayata bakan işlerinizde birbirinize yardım edesiniz. Yoksa, birbirinizi reddedip, inkar edip, yabani görüp, itişesiniz veya birbirinize düşmanlık edesiniz diye değildir.”
Yani nasıl ki bir ordu fırkalara, fırkalar alaylara, alaylar taburlara, bölüklere, tâ takımlara kadar kısımlara ayrılır. Tâ ki, her askerin farklı ve değişik ihtiyaçları ve münasebetleri bilinsin ve ona göre vazifeleri tanınsın ve uygulanabilsin.Yoksa, o kısımlara ayrılma, bir bölük bir bölüğe karşı rekabet etsin, bir tabur bir tabura karşı düşmanlık etsin, bir fırka bir fırkanın aksine hareket etsin diye değildir.
Bir işi kolay yapmanın yolu tasniftir. Yani sınıflara ayırmaktır. Gerek askerlikte ve gerekse okullarda bu tasnif yapılmaktadır. Bu ise hayatı daha kolay ve daha rahat yaşanır kılmaktadır.
Fizik alemde yerin çekim kuvveti, suyun kaldırma kuvveti ne anlam ifade ediyorsa, yukarıda bir kaçını saydığımız sosyal alemdeki kanunlar da onu ifade etmektedir. Fıtrat kanunları olarak da bilinen bu kanunların gereğine inanıp ve onu yaşanır kıldığımız zaman sosyal problemlerimizi aşmış olacağız. Aksi taktirde, çözüm adına baş vurduğumuz her kapı bize çözümü değil, ölümü gösterecektir. Ülkemizdeki binlerce insanın ölümü bunun açık bir ispatı değil midir? Şunu unutmayalım ki, vampir gibi, kanla beslenen insan suretindeki canavarlar insanlığın özüne dönmesinin en büyük düşmanlarıdırlar. Zira onların menfaatleri zedelenecektir.
Evet iki yol görünüyor. Ya bu vampirlere karşı el ele verip mücadele ederek özümüze döneceğiz. Ya da vampirlerin insafına kendimizi ve istikbalimizi teslim edeceğiz.
Bu Yazı 2534 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar