Kendimizin Kâşifi Olabiliriz
..        
Bediüzzaman, Âyetü'l-Kübrâ isimli risalesine “Kâinattan Hâlıkını soran bir seyyahın müşahedâtıdır” cümlesiyle başlar. Bu risalenin ana hareket noktası ise İsrâ Sûresinin 44. âyet-i kerimesidir. Bu âyette şöyle buyrulmuştur:
“Yedi gökle yer ve onların içindekiler Onu tesbih eder. Hiçbir şey yoktur ki Onu övüp Onu tesbih etmesin; Şüphesiz ki O Halîmdir, cezâ vermekte acele etmez; Gafûrdur, günahları çokça bağışlar.”
Bediüzzaman bu eserinin yine ilk cümlelerinde bir hatırlatmada bulunur. Zikrettiğimiz âyet gibi, Kur'ân-ı Kerîmin pek çok âyetinde, içinde yaşadığımız kâinatın ve tüm varlıkların Yaratıcısının tek olduğuna ısrarla vurgu yapıldığını belirtir. Hemen ardından da, insanlık tarihi boyunca düşünebilen, akıl edebilen bütün insanların hayretler içinde seyrettiklerii, büyük bir hayranlıkla izlediklerini; böylesi muhteşem âlemi ancak bütün sıfatları ve özellikleriyle yoktan var eden bir Yaracının var ve bir olması gerektiğine iman ettiklerini söyler. Özellikle âyet-i kerîmede de ilk başta gökyüzünün vurgulanmasına dikkat çektikten sonra “En başta ona başlamak muvafıktır” der.
Tıpkı mezkûr âyette zikredildiği gibi, Bediüzzaman da izahlarında, varlıkları temaşa eden insanı nazara verir. Ona göre insanlık bu âleme bir “Misafir” olarak gelir. Kâinat ise, insanlar için en mükemmel şartlarla donatılmış bir “Misafirhane”dir.
Kâinat misafirhanesinin saymakla bitmez özellikleri vardır. Bediüzzaman bu özelliklerden en belirgin beşin tanesini şöyle sıralar:
1-Gayet keremkârâne bir ziyafetgâh. Sonsuz ve sınırsız bir cömertlikle donatılmış ve şuur sahibi insanların önüne açılmış bir ziyafet yeri.
2-Gayet san'atkârane bir teşhirgâh. Sonsuz ve sınırsız san'atların özelliklerinin sergilendiği bir sergi alanı.
3- Gayet haşmetkârâne bir ordugâh ve talimgâh. Çok büyük olmalarına rağmen Sultân'ın emirlerini harfiyen yerine getiren güneş gibi, yıldızlar ve gezegenler gibi neferlerin eğitim ve manevra yeri.
4-Gayet hayretkârâne ve şevk-engizâne bir seyrangâh ve temâşâgâh. Gören herkesi hayretler içinde bırakan, bakanları kendisine cezbeden bir seyir ve gözlem yeri.
5-Gayet mânidarâne ve hikmetperverâne bir mütalâagâh. Gözler önünde sergilenen sınırsız mânâların ve hikmetlerin mütalâa edildiği, incelendiği ve anlaşıldığı muhteşem bir tablo.
Bu girişin ardından Bediüzzaman, tıpkı mezkûr âyette olduğu gibi, gökyüzünü, semâyı, uzayı ve uçsuz bucaksız fezâ âlemini imanlı bir bakış açısıyla ele alır. Daha sonra sırasıyla dünyaya, dünya üzerindeki varlıklardan tâ zerrelere ve atomlara kadar, okuyanlara bir seyahat yaptırır. Tıpkı bir rehber gibi, her basamak hakkında ibret dolu bilgiler verir. Düşündürür, iman hakikatlerini bu canlı tablolar üzerinde tek tek gösterir.
Bediüzzaman, diğer eserlerinde de, aynı konu ve aynı yaklaşıma dâir çok önemli izahlar yapar. Bu yaklaşımın en belirgin üç unsuru bulunur: Kâinat, Kur'an-ı Kerîm ve bütün varlıklar âleminin var oluş sebebi olan Hz. Muhammed (a.s.m.).
Bu üç temel unsur kesinlikler birbirinden ayrı, birbi- rinden bağımsız değildir.
Hattâ izahların da ötesinde, dile getirdiği nitelemeler de de bu sıkı bağ kendisini gösterir. Örneğin kâinatı “kitab-ı kebir” olarak nitelerken, Kur'an'ın “mescid-i kebir”de, yani muazzam büyüklükteki bir mescidinde kâinatı okuduğunu; “kitab-ı kâinatın” ve “Kur'ân-ı Azîm-i Kâinatın en âli bir müfessiri” ve “en beliğ bir tercümanı” olduğunu; “Fahr-i Kâinat”, yani kâinattaki tüm varlıkların övünç kaynağı olan “Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmın” kâinat kitabındaki âyetleri insanlara tercüme ve tefsir ettiğini, bir nevi rehberlik yaparak iman hakikatlerini insanlığa tebliğ ettiğini belirtir. “Zat-ı Ahmediyenin (a.s.m.) nuruyla âlemin” bir değer kazandığını, insan ve bütün kâinatın hakikî mahiyetinin “o nur ve o ziya ile inkişaf ettiğini,” Onun sayesinde, insanların şu kâinat kitabında birer âyet olan varlıkların “esmâ-i İlâhiyeyi okutan birer mektubat-ı Samedâniye, birer muvazzaf memur ve bekâya mazhar kıymettar ve mânidar birer mevcut” olduğunu idrak ettiklerini belirtir.
Bu bilgilerden de anlaşılacağı üzere Bediüzzaman, “insan”ı dördüncü bir unsur olarak dile getirir. Bir diğer ifadeyle, insan bu üç temel unsurun muhatabı konumun- dadır. Bu açıdan açıklamalarda bulunurken insanı “bütün kâinatın fihristesi”, kâinatın tüm özelliklerini üzerinde barındıran bir “misâl-i musaggarı”, kâinat ağacının en kapsamlı, en nazik ve en nazenin, en nazdar, en niyazdar bir meyvesi gibi sıfatlarla anar.
Netice olarak bizim aslî görevimiz “Kâinat Kitabı- nı”, bu kitabın, yâni Kâinatın uçsuz bucaksız derinliklerinden katre katre süzülmüş ve bir ihsân-ı İlâhî olarak bize sunulmuş olan Kur'ân-ı Kerîmi; her iki kitabı okuyup bize tercüme ve tefsir eden Hz. Muhammed'i (a.s.m.) tanımamızdır. Tanıdığımız ve bu önemli görevi yerine getirdiğimiz ölçüde kendinizi, hattâ hücreleri- mizden atomlarımıza varıncaya kadar bütün bedeninizi; iç âleminizi ve ruhumuzu tanıma imkânı buluruz. Kısa- cası kendimizin kâşifi oluruz.

Bu Yazı 2555 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar