Kırmızıya Düşen Dillur
..        

Fecre daldı uykunun esir alamaya çalıştığı yorgun gözlerim..İşte tanyeri dedikleri bu olmalıydı. Kızıl bir çiçek gibi yavaş yavaş yapraklarını açıyordu gün. Bu güzelliği insan ömründe kaç kere yakalayabiliyordu ki? Sabahın geliyorum diyen sesi soğuktu. Serin bir bekleyiş vardı toprakta...Bu kızıllık, güneşi muştuluyordu, bir tatlı tebessüm sıcağını, ve sonsuz bir merhametin ılıklığını muştuluyordu hem daha açılmamış sayısız rüyalar gezen göz kapaklarına, hem düşlerini gerçeğe taşıyabilen, gün doğmadan uyanmışlara…
Üşüdüm. Gün yeni bir doğuşa hazırlanıyordu acele etmeden. Toprağın sabırlı bekleyişi vardı. Bir de açmaya sabırsızlanan çiçeklerin ahûzar nidaları...Öyle sessizdi ki her yan , dikkat etsem bulutların yürütüşünün sesini bile duyacaktım belki...Herşeyde bir ölüm sessizliği saklıydı. Canlılar uykuda...Çoğu zihinler kapalı, çoğu başlar yastıkta. Oysa bu güzellik uykuya feda edilemeyecek kadar harikuladeydi. Ve insanoğlu kendini dinlemek, kalbini hissetmek için bu sükut etmiş kızıllığı görmeye, bu sesten yoksun yalnızlığı duymaya ne kadar da muhtaçtı. Bir yudum sessizliği içitim kana kana suskunluğa susmış dudaklarımla....
Bu sessizlikte, yaprakların çiçeğe nazlanışı vardı. Çiçeklerim melteme serzenişi...Nihallerin büyüme telaşı vardı...Gecenin semayla hicranının ayak sesleri vardı. Her yaratılanın, yaratanı sessiz bir sevgiyle tespihi vardı. Gökte en beyazla en mavinin vuslatının toprağa düşen terennümleri vardı. Belki karanlık bir köşede duaya kalkmış avuçlar vardı...Ve gözlerimin önünde kırmızı pelerine bürünmüş bir perinin ayaklanışı vardı yeşilin sînesinden.. Bu lalenin, kelebeğin kıskandığı,allarla bezenmiş yaprağına, sevgi kokan diyarlardan nazlı nazlı inen bir şebnem vardı.
Öyle bir konuşu vardı ki yaprağa, bulut toprağa değdi sanırsın...Serin bir rüzgar denizi öptü sanırsın...O ne ihtişam Ya Rabbi? Koyu kırmızı bir kadifeye usulca bırakılmış bir pırlanta tanesi gibi, gecenin siyahı dökülmüş denizden çıkan beyaz inci parçası gibi..Elmas gibi, billur gibi.. Neden nazlanarak, salınarak indi yeryüzüne bu şebnem? Koşarak gelse incinirdi değil mi o nadide yaprak? Öyleyse bu kırmızılığa koyu bir güzellik verenin, şebneme berrak bir yüz verenin sevgisinin kollarında indi yaprağın mahzun suretine, bir damla sıcaklık, bir deryalık muhabbet olsun diye. Gözler uykunun zincirlerini kırsın da baksın diye, görsün diye, sevsin diye… Ya bir kula görev olsaydı bu? Sabahın erkeninde çiçeklerin kırmızısına, beyazına, sarısına şebnemleri tek tek dağıtmak..Kul her sabah bıkmaz mıydı, yaprağın incinmişliğini düşünmeden kovayla boşaltmaz mıydı, çiçeği ezmez miydi, boğmaz mıydı damlalarıyla? İyi ki, sevgiyi ve sabrı kalbini odalarına hakkıyla yerleştiremeyen insanoğluna verilmemiş bu görev. Oysa kulu yaratan merhamet, laleyi o kadar kırmızı yapan kudret güneş gökte kararana dek aynı latiflikle konduracak incileri çiçeklerin ruhlarına..
Dudaklarım dokundu yaprağına. Bir bûsem, bu şebnemle ıslandı..Bu soğukta o ılıktı...Bunun anlamı neydi? Oysa çok uzaklardan gelmişti. Soğuk memleketlerden. Ama bir buz parçası değildi. O alelade bir damla olamazdı. O en saf, en berrak damlaydı var olan. Ilıktı. Çünkü yaratanın sevgisinin sıcaklığında doğmuştu. Ve hemen üşüyen bir lalenin yanağına konmuştu. Ilıktı. Çünkü yaratan laleyi de unutmamıştı.
Doğan günün kızıllığında, sevginin kokusunu taşıyan, sevginin rengiyle kanatlanan şebnem, bir lalenin büzülmüş bedenini ısıtıyordu. Bu nasıl bir sevgiydi? Her yaprağa bir şebnem, her şebneme bir merhamet gizlenmişti. Ve yalnızca görmek isteyenler görebiliyordu bu esrarı...
Bir şebnemin ufacık bedeninde yakaladım bu evrene sığmaz sevgiyi...Ve düşündüm, minik bir laleyi seven, onun üşümesini istemeyen en büyük sevgi sahibi, başka bir kızıllıkta, başka bir gündoğumunda benim ömrümü üşüten kederlerime de, meleklerin kollarında kanatlanan ılık bir şebnem gönderecekti...


Bu Yazı 2780 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar
  • Khadyr-X 01.04.2014 19:03:31
    Yüreğinize sağlık..