Küçük Ama Kâinat Kadar Büyük Varlık:İnsan
..        

Cenabı Hak, kâinatı ve özellikle de dünyayı insanoğlu için yaratmış ve adeta insanla da dünyayı süslemiştir. İnsan muhteşem bir yaratılıştadır; numuneleri farklı yerlerden alınmış yüzlerce âlemden müteşekkildir.
İnsan, kâinatta inşa edilmiş sarayların en güzelidir. İşte, bu insan denilen sarayın cevherleri(yapı taşları), bir kısmı âlem-i ervahtan(ruhlar âleminden), bir kısmı âlem-i misalden(görüntüler âleminden), levh-i mahfuzdan(her şeyin yazılı olduğu levha) ve diğer bir kısmı da hava âleminden, nur âleminden ve anasır âleminden(unsurlar âleminden) gelmiştir.(1) Böylece insan âleme bir enmuzeç (nümune) ve küçük bir fihristedir. Çünkü kavunun halikı, çekirdeğin halıkından başkası olması imkânsızdır.(2) Hz. Ali (RA), “Sen kendinin küçük bir cisim olduğunu sanıyoryorsun. Halbuki büyük âlem olan kainat sende saklıdır.”(3) demektedir. Yani, insan açılsa büyük bir âlem, kâinat küçültülse ancak bir insan olabilir. İnsan Hz. Ali (RA)'nin dediğine göre “Alem-i Ekber”dir. Bu cümleyi manevi değer atfederek açtığımızda varlıkların en kıymetlisi insanın olduğu olgusu ortaya çıkar. Fizik yapı ve biyolojik ortamın da ötesinde insan en büyük insaniyetini inançla kazanmaktadır.Çünkü en büyük insaniyet İslamiyettir .
Allah'ın gönderdiği bütün dinler Müslümanlıktır. İnsanın yapısı maddimanevi âlemlere sahiptir. Midesini envai çeşit nimetlerle besleyen insan, kalp, akıl ve ruh ve ruhun kuvvetleri gibi vücut esaslarını da asıl gıdası olan dua, namaz, zikir ve fikir ile beslemek zorundadır. Bu gıdaların düzenli ve zamanlı verilmemesi halinde bu organlar sahibini bunalıma sokar ve iki dünyanın saadetine mani olurlar.
Evet, nev-i beşerin(insanın) ahvaline dikkatle bakılırsa, görülür ki; ruhun manen terakkisini (gelişmesini), vicdanın tekâmülünü (iyilik duygusunun olgunlaşmasını), akıl ve fikrin inkişaf ve terakkisini telkih eden, yani aşılayan şeriatlardır, vücud veren tekliftir (yap, yapma ile sorumlu tutan), hayat veren peygamberlerin gönderilmesidir, ilham eden (iyi ve doğruyu gösteren) dinlerdir. Eğer bu noktalar olmasaydı, insan hayvan olarak kalacaktı ve insandaki bu kadar kemalat-ı vicdaniye (vicdani ve ruhi olgunluk ve mükemmellikler) ve ahlak-ı hasene (güzel ahlak) tamamen yok olurlardı.”(4) Dolayısıyla her insan şeriatların aşıladığı, teklifin vucud verdiği, peygamberlerin hayat verdiği ve dinlerin ilham ettiği bu yüksek bileşkeden doğan bir imana gelmeli ve bu bileşkenin sonucu olan ruhi mükemmelliklere ve güzel ahlaka nail olmalıdır.
İnsan, sevgisini ne kadar varlığa paylaştırırsa o nispette acı çeker. İnsan, mahiyet-i camiiyeti (pek çok özelliği üzerinde taşıyan kapsamlı yapısı) itibariyle, mevcudatın hemen ekserisiyle alakadardır. Hem insanın mahiyet-i camiasında(pek çok özellik taşıyan kapsamlı yapısında) hadsiz (sınırsız) bir istidad-ı muhabbet (sevme yeteneği) derç edilmiş (yerleştirilmiş)tir. Onun için, insan da umum mevcudata karşı bir muhabbet besliyor. Koca dünyayı bir hanesi gibi seviyor. Ebedi cennete bahçesi gibi muhabbet ediyor. Halbuki muhabbet ettiği mevcudat durmuyorlar, gidiyorlar; firaktan (ayrılıktan) daima azab çekiyor. Çünki kalbindeki sınırsız sevme yeteneği, hadsiz bir cemal-i bakiye (sonsuz güzelliğe) malik bir Zata tevcih etmek (yöneltmek) için verilmiştir.(5) Bu konuda insan hata ettiği, sevgisini geçici, fani varlığa yönelttiği vakit daima azab çeker. Bundan kurtulmanın ve iki dünyada da mutlu olmanın yolu, fani mahbubları (sevilenleri) sevmeyi terk ederek, sevgi ve muhabbetini mahbub-u baki'ye (daimi sevgiliye) hasretmek ve yaratılış gayesine ram olmaktır.
Çünki insanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi, Halık-ı kâinatı tanımak ve ona iman edip ibadet etmektir. Ve o insanın vazife-i fıtratı (yaratılış vazifesi) ve fariza-i zimmeti (boyun borcu), marifetullah (Allah'ı tanıma) ve iman-ı billahtır(Allah'a sıfatlarını kabul ederek inanmaktır). Ve izan (kavrama) ve yakin (kesin bilme) ile vücudunu (varlığını) ve vahdetini (birliğini) tasdik etmektir.
Evet, fıtraten daimi bir hayat ve ebedi yaşamak isteyen ve hadsiz emelleri ve nihayetsiz elemleri (acıları) bulunan biçare insana,(6) bunların dışında kalan her şey basit ve kıymetsizdir.
İşte Allah'ı tanımanın ve ona iman edip ibadet ederek kul olmanın şuur ve anlayışını kazanan, daha dünyada iken bu büyük saadeti yakalayan nice yabancılar vardır. Her sene binlerce Hristiyan, Yahudi, Budist ve ataist mevcud inançlarını bırakarak islamın nurlu yoluna koşmaktadırlar. Kendi ifadeleriyle koyu bir karanlık (darkness) içinde geçen geçmiş günlerini telafi etmek için herkesi gıpta ettirecek bir gayret içerisine girerler. Bunların kahir ekseriyeti yüce Kur'an-ı araştırıp inceleyerek kendi hür iradeleriyle Müslümanlığı seçtiklerini beyan etmektedirler.
Müslümanlığı seçen her insan, Kur'an'da İslam dinine girmelerini çabuklaştıran çok çarpıcı ana noktalar yakalamaktadırlar. Mesela, bazıları yaratılışın baştan sona Kur'an da serpiştirildiğini, bunun ise, bütün yaratılış teorilerinden insanı kurtararak Allah'ın yaratıcılığına olan inancı güçlendirdiğini ve böyle bir Allah'a imanın içten ve iradesel olarak doğduğunu söylemektedirler. Kur'an'ın eğitime, çalışma hayatına, adalete, kardeşliğe, dünya ve ahiret dengesine, insanı hücre be hücre besleyen kutsallara atıfta bulunmaları bu örneklerden bazılarıdır.
İşte bu binlerce şanslı insandan birisi de, 17.11.2008 tarihinde Aksaray Müftülüğüne müracaat ederek Müslüman olmak istediğini söyleyen ve İl Müftüsü sayın İlhan AYDIN beyin başkanlığında yapılan ihtida merasimi ve duasıyla kendi iradesiyle ve araştırarak islamı seçen Alman vatandaşı WOLFGAMG kızı Margarate'dir. İslamla ilgili yapılan ve zaman zaman diyoloğa dönüşen konuşmalar süresince duygulanarak göz yaşı döken ve İl Müftümüzün odasında bulunan herkese de göz yaşı döktüren bayan Margarate, Müslüman olunca ifade edemediği bir heyacan ve mutluluk duyduğunu ve yıllarca sorgulayıp cevabını bulamadığı her şeyin cevabını islamiyette bulduğunu ve onu yıllarca adeta yakan gizli ateşin sönerek nura dönüştüğünü tekrar tekrar ifade ve itiraf etmiştir.
“İyiliği emretmek, kötülükten de alıkoymak” bu ümmetin asli görevidir. Bu açıdan hareketle kendimizi gözden geçirmeliyiz ve bu nevi merasimlerin çoğalmasının vesilelerini aramalıyız. Bir büyük İslam âlimi şöyle diyor: “Şayet biz, Kur'an ve islamiyetin hakikatlerini şahsımızda ve nefsimizde yaşasaydık, sair dinlerin tabileri grup grup islamiyete gireceklerdi.” Bu gerçeğin azar azar ve yavaş yavaş gerçekleşmesi, Müslümanların itici örnek olmalarındandır. Ashab-ı Kiram, İslam ve onun yüce kitabı Kur'an'ın canlı ve çekici örnekleri oldukları için İslamiyet kısa zamanda âleme yayılmıştır. Biz de bu cazibe kuvvetini elde etmeliyiz ve ashab-ı güzinin örnek davranış ve yaşayışlarını kendimize örnek edinmeliyiz.

Dipnotlar
1.Mesnevi, sh. 279 2.Mesnevi, sh.289-290
3.İşaretül icaz,sh.390 4.İşaretül izac,sh.355
5.lemalar, sh.32-33 6.Şualar, sh.166


Bu Yazı 2925 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar