Kültürümüzde ve Mimarimizde MİNARE
..        
“Ey iman edenler! Sabrederek ve namaz kılarak Allah'tan yardım dileyin. Şüphe yok ki Allah sabredenlerle beraberdir”
(Bakara Sûresi 153 )
Namaz, dinimizin beş şartından birisidir ve her müslümana farzdır. Yüce kitabımız Kur'an-ı Kerimde değişik ayetlerde çokça zikredilmiştir. Ferdi bir ibadet şekli olan namaz aynı zaman da toplu bir ibadet şeklidir. Allah katında birlikte eda edilen namazın sevabı kat kat fazla olup, bu sevap hadislerde yirmi yedi kat olarak ifade edilir.
İslam dininde toplu olarak ibadet edilen yerlere Mescit, denir. Mescid , secde edilen yer anlamına gelmekte olup, daha büyüklerine de Cami denilmiştir. Camilerin, müslümanların Allaha yöneldiği, huzur içinde, huşu ile ibadet ettikleri mekânlar olarak, Türk İslâm mimarisinde farklı bir yeri vardır. Bu yüzden cami mimarisine çok önem verilmiştir
Bilindiği üzere namaza çağrı ezanla olur. Bu nedenle camilerin önemli bölümlerinden birisi de, namaza davet olan ezanın duyurulduğu minarelerdir. Bu günkü teknolojinin olmadığı dönemlerde, sesli duyuruların yüksekçe bir yere çıkan, gür sesli insanlar tarafından yapıldığı malumdur.
Ezan okunmasına Hicretin birinci senesinde Medîne'de başlanmış. Medîne'de ilk ezan okuyan, Bilâl-i Habeşî, Mekke'de ise, Labbib bin Abdurrahman'dır. Minâre yapılmadan önce ezan, mescitlerin dışında, duvar üzerinde, ya da başka bir yüksek yerde, okunurmuş.
İlk minare, Emeviler zamanında Mısır'da yapılmış, Hicrî 58 senesinden sonra da dînî bir vecibe hâlini almış.
İşte o dönemlerden itibaren, İlahi davet olan Ezan-ı Muhammedi, mescitlerde ve camilerde minareye çıkan müezzinler tarafından okunmaya başlanmış.. Günümüzde de ezanlar, yine minareler vasıtasıyla, ama güçlü ses sistemleri yardımıyla daha da uzaklara duyurulmaktadır.
Minare, Arapça "Menare" kelimesinin galatlaşmış hali olup, dilimize Minare olarak girmiştir. Nur yeri manasına gelir
Minarelerin mimarimizin yanında kültürümüzde de önemli bir yeri vardır.
Minareden at beni, İn aşağı tut beni, (Afyon-Emirdağ)
Bitlis'de beş minare, Beri gel oğlan beri gel (Bitlis)
Minarenin alemi, karakaşın kalemi, (Niğde ve Konya)
Yüksek Minarede Kandiller Yanar,Kandilin Şavkına Bülbüller Konar, (Elazığ-Harput))
Çadır altı minare, el ettim eski yare (Gaziantep)
Radalya Minaresi Ayşe'm Yetmiş Basamak (Rumeli)
Yüksek minare Kaşlerin kare,Efkârımdan çaldırayım Kemane, dare (Kırım) gibi pek çok türkülerimizde nağmelendirilirken;
Minareyi çalan kılıfını hazırlar,
Minare doğru, ama içi eğri.
Minareyi yaptırmayan yerden bitmiş sanır gibi ata sözleri ve
minare boyu, minare gölgesi, minare kırması gibi deyimlerle, günlük hayatımızda yer almış; İçi taş dışı taş, İçinde dön dolaş gibi bilmecelerle folklorumuza da girmiştir.
Minareler İslam ve Türk mimarisinde camilerin adeta mütemmim cüzü, yani onsuz olmazı, tamamlayıcı unsurudur. Çünkü camileri minaresiz düşünmek mümkün değildir.
Müslüman milletlerde minare mimarisi o milletin mimari anlayışına göre şekillenmiştir.
Klâsik Türk minaresinde Minarenin bölümleri aşağıdan yukarıya doğru şu şekilde isimlendirilir. Minarenin oturduğu yere kaide veya kürsü denir. Bunun üstündeki kısım pabuç'tur. Pabucun üzerindeki kısım gövdedir. Gövdenin üzerinde şerefe bulunur. Çepe çevre bir balkon şeklinde olan şerefeye minare içindeki döner merdivenle çıkılır. Şerefeler daire şeklinde olabildiği gibi bazı minare türlerinde, gövdenin şekliyle uyumlu olarak kare de olabilir, Şerefenin yukarıya doğru olan kısmı petek ve onun üzerindeki konik bölüm de külahtır. Genelde külah kurşunla kaplanır. Mini bir çatı gibi de düşünülebilir. Külahın ucunda yani, gökyüzüne en yakın olan son nokta da, da alem vardır. Alemler, metal veya taş olabilirler. Genelde hilâl görünümündedir. Alem'in bölümleri de, aşağıdan yukarıya doğru kaide, küp, armut, bilezik ve tepeliktir. Pek çok farklı şekilleri vardır
Türklerde minare, Selçuklularla başlamış Osmanlılarda gelişerek en güzel şeklini on altıncı yüzyılda Mimar Sinan'da bulmuş, estetikte zirveye ulaşmıştır. Selçuklu minareleri kalın, küt olup petek kısımları bedene göre kısadır. Genellikle tuğladan yapılmışlardır. Bir kısım külliyelerde çift olarak yapılmışlardır. Çifte minareler, taç kapının iki yanında simetriktir.
Osmanlı mimarisinde ise minare, daha zariftir. Tek minareler geleneksel olarak caminin sağında yapılır. Ancak istisnaları vardır. İki minareli camilerde minareler caminin iç avlu köşelerindedir. Selçuklu döneminden sonra Osmanlı döneminde minare sayıları artmıştır. Örnek olarak Süleymaniye ve Selimiye'de dörde, Sultan Ahmet'de altıya çıkmıştır. İki ve daha çok minareli camiler, padişah camileri olurdu genelde. Padişah veya ailesi tarafından yaptırılırdı.Yine bazı padişahlar, şerefe sayılarını kaçıncı padişah olduklarını belirtmek üzere sayılandırmışlardır. Meselâ, Kanuni onuncu padişah olup, Süleymaniye camii on şerefelidir.
Bazı camilerde ise ikinci bir minare, mahya kurulabilmesi için yapılmıştır. Mevcut camiler içinde en uzun minare, Selimiye Camiinindir (70.89m). Bu camide Mimar Sinan büyük zekâ ve dehasıyla minare içine birbirinden ayrı üç merdiven yerleştirmeyi başarmıştır. Ayrı ayrı üç kapıdan giren, üç ayrı kişi birbirlerini görmeden şerefelere çıkabilmektedir.
Bazı minareler burmalı, bazı minareler yivli olarak yapılmışlardır. Diş cephelerinde çok güzel taş veya tuğla işçilikleri ya da çini ilaveleri minarelere ayrı bir güzellik katar. Şerefelerin altları mukarnas'lıdır.(prizmalar şeklinde kabartılı geçiş süsü) Bazı minareler ahşap olup, bazılarına da dışarıdan merdivenle çıkılır. Merdivensiz asma kat biçiminde minareler dahi vardır. Bazı minarelerde şerefeler, kafes şeklindedir. Bazıları da, saat kulesi gibidir. Ama bizim, minare denilince aklımıza ilk gelen tip, Mimar Sinan'ın son şeklini verdiği, kalem gibi zarif ve orantılı minarelerdir.
Günümüzde ise bu alanda herhangi bir kontrol, ya da mecburiyet olmadığından, maalesef, çok nispetsiz ve güzellikten yoksun camiler ve minareler inşa edilmektedir. İnşallah bu yanlışlardan dönülür de, dînî mimarimize gereken önem bundan sonra verilir.
Burada bahsedemediğimiz, daha pek çok çeşidi olan minareler hakkında, özet bilgi amacıyla hazırlanan bu yazımızı, büyük şairimiz Mehmed Akif'in istiklâl marşımızdaki dizeleri ile bitiriyoruz. “Bu ezanlar ki, şehadetleri dînîn temeli, Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli”
Bu Yazı 3565 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar