Kur'an Semasının Sönmeyen Yıldızı: Hz. Mevlana
04.12.2013        

KUR’AN SEMASININ SÖNMEYEN YILDIZI: HZ.MEVLÂNÂ

Prof.Dr. Mahmut KAPLAN

 

 

 

Nübüvvet silsilesinin hâtemi Hz. Muhammed’den sonra peygamber gelmeyeceğinden; zamanın ilcaatıyla füruatta ihtiyaca karşılık veremeyen bazı durumlara Kur’an eczanesinden çözümler sunmak üzere, her asırda mücedditler gelmiştir. Kur’an mektebinin bu muhteşem talebeleri kendi asırlarında ortaya çıkan sorulara, mes’elelere cevap verdikleri gibi içtihatlarıyla sonraki zamanlara da ışık tutmuşlardır. Her biri Kur’an semasında parlayan bu yıldızlardan biri de Anadolu’yu Mesnevi, Divan-ı Kebȋr, Mecâlis-i Seb’a, Fihi Mâ-fih gibi eserleriyle nurlandıran Hz. Mevlânâ Celâleddin-i Rûmȋ’dir. On üçüncü miladȋ asırda Anadolu, ciddi çalkantılar ve sıkıntılarla karşı karşıyadır. İnsanlar maddî ve manevî bakımdan sıkışmış, sıkılmış, ruhlarına ferahlık veren bir nura ihtiyaç duymuşlardır.

Kader, belki de İslâm’a asırlarca bayraktarlık edecek Osmanlı’ya zemin hazırlamak, insanları feraha çıkarmak üzere Belh’ten kalkıp kona göçe yola çıkan Sultanu’l-ulemâ Bahaeddin Veled’in yolunu Anadolu’ya çevirir. Mevlânâ henüz bir çocuktur ama yolculuk sırasına maneviyat erleri ondaki cevheri keşfedecek tebessümle şöyle mırıldanacaklardır: “Tuhaf, bir deniz bir damlanın ardınca gidiyor.” Bu deniz, Konya şehrinde resmȋ denebilecek eğitimini tamamladıktan sonra Halep ve Şam’da ihtisas yapacak, orada İbni Arabî gibi zatlarla tanışacak, Şems’le ayaküstü şöyle bir görüşecektir.

İhtisas tamamlanıp Konya’ya dönünce, tedris vazifesini üstlenip halka din-i İslâmı ve ilimlerini öğretmeye başlar. Babasının vefatı üzerine onun makamına geçirilir, Sadreddin Konevȋ’nin nezaretinde ihtimamla yetiştirilir.

Medresede, zahir ilimleri tamamlayıp zamanın önemli âlimleri arasına giren Celaleddin ders okutmaya başlar. Günün birinde ismi gibi bir zatla karşılaşır: Şems. Bu manâ eri, adeta bir güneş gibi Mevlânâ’nın ufkuna doğar. Uzun sohbetler yaşanır bu iki güneş arasında. Şems, perdenin arkasına dikkat çeker, örtülerin kalkmasına vesile olur.

Celâleddin, zahirȋ ilimlerle varamayacağı keşiflere kanatlanır. Dersi, talebeyi bırakır; aşk ve şevkle irfan ufuklarında pervaza başlar. Konyalılar şaşkın ve biraz da kırgındırlar; hocaları ellerinden çıkmış, onları ihmale başlamıştır. Bu sebeple Şems’i huzursuz ederler. O da sessizce kayıplara karışır. Mevlânâ üzülür, hasret dolar, kan ağlar. Şiir imdadına yetişir, coşkun gazeller söylemeye başlar. Mahlas yerine Şems ismini yazar. Divân-ı Şemsü’l-Hakâyık denir bu yüzden divanına. Şems’i aramaya çıkar. Şam’da olduğunu öğrenir. Oğlu Sultan Veled’i gönderir; rica minnet Şems tekrar döner. Yolda Sultan Veled, Şems’e saygıdan ata binmez, önünde yaya yürür. Bu edebe hayran olur Şems; yaşadıkça övgüyle anar bu can dostunun oğlunu.

Ancak yine fitne kazanı kaynatılır, entrikalar çevrilir ve Şems şehit edilir. Mevlânâ adeta dünyadan kopar. Aşk ve vecd içinde şiirler söylemeye devam eder. Hüsameddin, bu Hak yolcuları için bir eser yazmasını rica eder, sık sık tekrarlar arzusunu.

Derken bir gün sarığının kıvrımlarından bir kâğıt çıkarır Hüsameddin’e gösterir: “Bişnev/dinle” diye başlayan bir şiir. Dinle neyden… Ne dinlenecek? Asırlardan beridir dinlene gelen, ama anlaşılır bir dille ifade edilemeyen, insan ruhunun asıl memleketinden kopuşunun hikâyesi. Aslına dönme tahassürü. Celâleddin söyler Hüsameddin yazar. Bazen araya duraklamalar, tevakkuflar girer. Sonra yine devam eder telif. Mevlânâ hep söyler: Evde, yolda, çarşıda, hamamda. Hüsameddin de yazar. Daha doğrusu ilham kalbine fısıldandıkça Mevlânâ mısralara döker. Zira o günün irfan çarşısında en geçer akçe şiirdir. Murad-ı İlahȋ öyle olsa gerek. Şiir,ilhamının teneffüsü olur Mevlânâ için. İnsanlar bu mısralara pervaneler gibi koşarlar. Ateşin etrafında nasıl pervaneler pervaz ederse insanlar da öyle. Bu meşalenin etrafında uçan ruhları ilahi aşk ateşi yakar. İnsanlar bu nura koşarlar; sultanlar, vezirler, komutanlar, âlimler, talebeler, hatta gayrimüslimler. Çünkü onlar Hz.Musa’yı, Hz.İsa’yı en gerçek halleriyle ondan öğrenirler.

Mevlânâ bir aşk çağlayanıdır… Onun çekim alanına girenler aşkın ne demek olduğunu yaşayarak anlarlar. Mesnevȋ, Mağz-ı Kur’an olarak nitelenir. Çünkü onda Kur’an’ın insanlığa sunduğu mesaj vardır ve asrın ihtiyaçlarına en yararlı reçetedir. Bir tür tefsirdir. İnsanlar rahat anlasın diye temsillere, hikâyelere başvurur. İçiçe hikâyeler insanı alır adeta irfan ufuklarında tayaran ettirir. Mevlânâ, Kur’an’ı yaşar, onu anlatır; Sünnet’i esas alır: Ben Kur’an’ın kölesiyim, Hz. Muhammed’in ayağının tozuyum, der. Onu söyler, onu yaşar. Kur’an dışındaki sözler bana ait değildir, ben o sözlerden de onu söyleyenlerden de bȋzârım, der. Çağında bir asr-ı saadet Müslümanı olarak örnek olur. Sözleri asırları aşarak günümüze ulaşır, günümüz inanına bir uyarı olur: Kur’an dışındaki sözlerden bizarım…!

Sanki bu günü görmüş, insanların onu adeta Kur’an ve sünnetten soyarak bir filozof gibi sunmalarını asırlar öncesinden keşifle hissetmiş ve haykırmıştır. Sözlerimde Kur’an’dan başka bir şey yoktur. O günü aydınlattığı gibi bu güne de yol gösterir. Mesnevi taptaze, dipdiri bir eser olarak asırlarca cemaatle okunarak günümüze ulaştı.

İnsanlar bir araya gelince onunla Kur’an’ı anlamaya çalışırlar. Her beyti bir başka ufuk açar. Mesnevi bir aynadır; onda Kur’an ve sünnetin mesajı akseder. Allah sevgisini, ilahȋ aşkı terennüm eder,Bir nefesçik Allah güzelliğini görsen canın da ateşlere düşer, vücudun da!  Ondan sonra bu suyu cife görürsün... Allah yakınlığının debdebesini gördün mü,  şehzade gibi sevgiline kavuşursun... Ayağındaki dikeni çıkarırsın! Kendinden geçmeye çalış da hemencecik kendini bul...”diyerek insanlığa asıl hedefini hatırlatır.

Hz. Peygamber’in şefaati ile günahkâr kullara müjdeler taşır, O’nun mübarek sözlerini şöyle mısralara döer: “Kıyamet günü suçluları ağlar, inler bir halde nasıl terk ederiz? Ben o gün canla başla onların suçlarını affettirir, onlara şefaat eder, onları ağır işkencelerden kurtarırım. Suçluları, büyük günahlarda bulunanları çalışıp çabalar, ne yapıp Allah azabından halâs ederim.

İnsanlara ilahȋ aşkın sırlarını fısıldar, gönlü işaret eder “Dostlar, gönül, eminliktir, huzur yeridir. Orada kaynaklar, gül bahçeleri içinde gül bahçeleri var. Yolcu, kalbe yürü, orada seyret, orada gez dolaş. Ağaçlar var orada, akan sular var orada. Dostlar, suretten geçerseniz her yer sizin için cennettir. Gül bahçesi içinde gül bahçesidir. Suretini kırdın, yaktın mı her şeyin suretini kırdın demektir. Gönlünde Allah sevgisi arttı mı şüphe yok ki Allah seni seviyor.  Gönül evine bak!”, diyerek aşkın kapılarını açar: “Şu halde aşk nedir? Yokluk deryası! Aklın ayağı, orada kırıktır! Kulluk da malûm sultanlık da… Âşıklık bu iki perdeden gizli! Allah’ın inayetiyle aşka ulaşmayı dilersem şarap, can suyudur, sürahi de beden! Hidayet şarabı çoğaldı, arttı mı şaraptaki kuvvet, sürahiyi kırar. Aşk, kızıştı da akın etti mi bütün güzeller, göze çirkin görünür. 

Aşk gayreti, zümrüdü bile insanın gözüne pırasa kadar âdi gösterir... İşte “Lâ” nın mânâsı budur. Aşk, ileri gidenler için bir gemiye benzer... Gemiye binen kişinin bir âfete uğraması nadirdir, çok defa kurtulur. Avlamaya değen şey ancak aşktır. Fakat o da öyle herkesin tuzağına düşer mi ya? Meğerki sen gelesin de ona av olasın... Meğerki sen, tuzağı bırakasın da onun tuzağına  gidip düşesin.  Serapa aşktır Mevlânâ, sevgidir; ilhamı, irfanı Kur’an’dandır. Mesajı, haberi Kur’an’dan.  Onun mübelliği, tebliğ edicisi olan Hz. Muhammed’dendir bütün söyledikleri. İnsanları tövbeye çağırır. Şefkat kollarını açar, gelin der, Kur’an’ın himayesine, sünnet-i seniyenin kucağına gelin diye feryat eder.

O, dosttur, âlemleri Yaratan’ın dostudur. Dostluğa vurgu yapar, dostluğu yaşar, dostluğu ister: “Dostların hatası, yabancıların doğrusundan daha iyidir. Seni dostundan ayıran sözü dinleme. O sözde ziyan vardır, ziyan! Dost nasıl dosttur? Rey ve tedbir bakımından merdivene benzeyen, seni aklı ile her an irşat edip yücelten dost. Dost, yolda arkadır, sığınaktır. İyice bakarsan görürsün ki yol sevgiliden ibarettir. Dostlara, sevdiklerine ulaştın mı sus, otur. O halkaya kendini yüzük taşı yapmaya kalkışma.” 

Asırlar sonra kendisini adeta içi boşaltılmış turistik bir meta haline çevirmek isteyenleri hissetmişçesine feryat eder, “Mesnevimiz vahdet dükkânıdır” der. Orada Vahdet, birlik vardır, şirk yoktur, put yoktur. Kin, nefret, ayrılık ve Kur’an’a aykırılık yoktur. Onun mesajını doğru okuyup anlamak bu toprağın insanlarının boynunun borcudur. Onun anlattığı Müslümanlığa bugün her zamankinden daha çok muhtacız. Huzursuzluk içinde kıvranan insanlık onun asırlar ötesinden ter ü taze olarak günümüze ulaşan sesine kulak vermeli, ondan feyz almalı. Onun rehberliğinde Kur’an’a dönerek yitirdiği hikmet ve irfanı orada bularak hayatına hayat etmeli.

Sevenleri çığ gibi çoğaldı, sevildi; eserleri elden ele, dilden dile dolaşır oldu. Mesnevi’si meclisleri süsledi, gönülleri aydınlattı, ruhlara kut ve gıda oldu. Şairler onun sözleriyle can buldu, ilham kaynakları coştu. Hikâyeleri mesnevilerin cankurtaranı oldu. Her asır onun sevgisini terennüm eden şiirlerle yaldızlandı. Onun engin ilhamından feyz alan şairlerin minnettarlıkları mısralara döküldü.

Bazı örnekler sunmak o şairlere de Hz. Pir’e de bir vefa borcu değil mi? Çağdaşı Yunus Emre’nin şu sözleri iki veli arasındaki muhabbetin saf, katıksız bir tezahürüdür:

Mevlânâ Hudâvendgâr bize nazar kılalı

 Anun görklü nazarı gönlümüz aynâsıdur

Mevlânâ sohbetinde sâzıla işret oldı

 ‘Ârif ma‘nîye taldı çün biledür ferişde

Hasan Yaver, içinden kopan sesleri şöyle nazma döker:

Dergâhına geldim ben

Yâ Hazret-i Mevlânâ

Lutf eyle meded senden

Yâ Hazret-i Mevlânâ

Her vakit sehergâhım

‘Ayyûka çıkar âhım 

Yanmışdı cigergâhım

Yâ Hazret-i Mevlânâ

 

Süheylî, Mevlânâ’ya bağlılığını, muhabbetini şu mısralarda ifade eder:

Bu sa‘âdet bana yitmez mi SÜHEYLÎ cândan

Bende-i hâk-i der-i hazret-i Mevlânâyem

Süheylȋ, Hz.Mevlânâ’nın kapısının toprağının kölesi olmak mutluluğu bana yetmez mi?

 

Hudâyȋ Dede, bir mevlevȋ olarak pirini şu mısralarda anlatır:

Ey dil istersen eger kâmil ola noksânın

Sikkesi altına gir Hazret-i Mevlânâ’nın

Ey gönül, eğer eksiklerinin tamamlanmasını istersen Hz. Mevlânâ’nın külahı altına gir.

 

Sıdk ile sâlik olan râh-ı Celâlüddin’e

Şüphesiz dâhil olur rahmetine Rahmân’ın

Doğrulukla Celâleddin’nin yoluna giren şüphesiz Rahman olan Allah’ın rahmetine nail olur.

 

 Terkib-i bendiyle asırlar ötesine sesini duyuran Bağdatlı Rûhȋ, Mevlânâ sevgisini şu mısralarda dile getirmiştir:

Bulmaya rehgüzer-i memleket-i ma’nâyı

Pişrev edelim Hazreti Mevlânâ’yı

Mana ülkesinin yolunu bulmak için Hazreti Mevlânâ’yı önder edinelim.

Dilimiz nây-sıfat mahrem-i esrâr olsun

Âteş-i âh ile pür-sûz idelüm dünyâyı

Gönlümüzü ney gibi sırlara mahrem olsun; ah ateşiyle dünyayı baştanbaşa yakalım.

 

Kasȋde üstadı Nef’ȋ, hayran olduğu Mevlânâ’yı kendine has üslûbuyla över:

Ya’nȋ sırrullâh-ı a’zam Hazret-i Monlâ-yı Rûm

Kim odur ma’nâda sâhib-mesned-i Keyhüsrevȋ

Yani Allah’ın en büyük sırrı olan Hz.Mevlânâ, manâ âleminde hükümdarlık tahtının sahibidir.

 

Bir mevlevȋ olan Sıdkı Dede’nin mısralarına kulak verelim son olarak:

Kâşif-i esrâr-ı Hak dânende-i fazl u kemâl

Matla-ı envâr-ı hikmet dâver-i Ferhunde-hâl

Makta-ı nazm-ı kerâmet husrev-i ibret-makâl

Pȋr-i erkân-ı tarȋkat şâhid-i Ferruh-cemâl

Ahter-i burç-ı kerâmet şems-i dȋn-i bȋ-zevâl

Mürşid-i râh-ı hakȋkat Hazreti Monla Celâl

İlahȋ sırların kâşifi, fazilet ve kemalin bilicisi, hikmet nurlarının doğduğu yer, uğurlu, kutlu halli, keramet nazmının bittiği kişi, ibretli söz söyleme padişahı, tarikat erkânının önderi uğurlu cemali, keramet burcunun yıldızı, zevalsiz(ebedi) dinin güneşi, hakikat yolunun yol göstericisi Hz. Mevlânâ(dır).

 


Bu Yazı 2538 Defa Okunmuştur.

Yazıya Ait Fotoğraflar

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar
  • Özmen 30.10.2014 17:41:07
    Hazreti Mevlana Bize İyi olan Bir Kitap Bıraktı Bence