Küresel Barış İttihad-ı İslam'la Sağlanır
05.11.2015        

KÜRESEL BARIŞ İTTİHAD-I İSLAM’LA SAĞLANIR

 

 

Mehmet Abidin KARTAL

 

 

İslâm kelimesi, Arapçada ‘barış’ anlamına gelen ‘selâm’ kelimesinden gelir. İslam, barışı, güveni, emniyeti içinde barındıran bir kelimedir. İslam’la buluşmak demek, bir barış ve güven dünyası ile buluşmak demektir. Gerek insanların kendi içlerinde ve gerekse dış dünyalarında barış ve güven iklimini bulmaktır. İslam barış ve güven misyonunu yüklenmeyi gerektirir.

Günümüz dünyasında İslam’la ilişkimiz, insanlığın aradığı barış, huzur ve mutluluğu getirecek medeniyeti inşa edecek konumdan uzaklaştı. Yüreklerimiz imanın güzelliklerinden uzaklaştığı için eşyaya da İslam’ın güzelliğini taşıyamaz olduk. İmtihanları kaybettik, gündemden düşerken, bizi birbirimize düşürdüler.

İnsanlığın İslamsız yolculuğu başladı. Yıllar, yüzyıllar geçti, kalpler imandan, İslam’dan uzak. En üstte benim altta kalanın canı çıksın diyen,  beşeri sistemler, teknolojide, bilimde, sanatta yükseldikçe aç gözlülükleri, modern yamyamlıkları, zulümleri de arttı. Doymak bilmeyen hırsları insanlığı ağlattı, insanlığı kanattı, dünyayı kan gölüne çevirdi. Önlerindeki sofrayı bitirmeden, binlerce kilometre ötedeki sofralara gözlerini diktiler. İnsanların sofralarındaki ekmeği çaldılar. Barışa darbe yaptılar. Sonuç, insanlar huzursuz, toplumlar huzursuz.

Dünya küreselleşmeyi konuşuyor. Yani dünyanın ulaşım ve iletişim açısından bir köy kadar küçüldüğü bir ortam… Paranın ve gücün, haksızın eline geçtiği bir ortam… Bu ortamda müthiş savaş gücü olan, küreselleşmeye paralel bir imha gücüne erişen insan… Teknolojiyi kötüye kullanma sayesinde, insanları, hayvanları, bitkileri önüne gelen her şeyi öldüren insan… Ateşle yemek pişirmesi gerekirken, dünyayı yangın meydanına çeviren insan… İnsan kıyamet bombasını kucağında taşıyor. Bir yandan alkolle, bir yandan uyuşturucu ile, bir yandan şiddetle, savaşla, bir yandan cinsel çürüyüşle kıyamete doğru yol alan insan… Ahir zamanda, dalalet asrının merkezinde bir merkez hükmünde insan… Asır yeniden keşfediyor insanı… Bunca akan kan insan eliyle. Patlayan bombalar gücünü insanın esfel-i safilin tarafından alıyor. Bunca gözyaşı, şeytanın secde etmediği insanın şeytana secde etmesinden kaynaklanıyor.

Şu soruyu sormanın ve cevabını doğru vermenin tam zamanı; Acaba hedefi insanı alayı illiyin’e çıkarmak olan İslam, insanlık için hangi zamanda bu kadar zaruret haline gelmiştir?

Günümüzde dünyanın küçük bir köy haline gelmesi ile birlikte insanlığın barışık ve mutlu yaşaması âciliyet derecesinde önem kazanmıştır. Bir barış çağı açılmalı. Müslümanlar, İslam’ın küresel barış çağrısını, İttihad-ı İslam kıvamına getirip, insanoğluna yeni bir ufuk sunacak donanıma ulaşmalıdırlar.

Bediüzzaman, 20. yüzyılın başından itibaren barış dolu bir dünya kurulabilmesi için çeşitli önerilerde bulunmuştur. Gerek yurt içinde gerekse dünyada barışı amaçlayan bu önerileri şöyle özetleyebiliriz.[i]

(I) Asayişin korunmasını ve şiddete tevessül edilmemesini tavsiye etmiştir. Talebelerinin şiddete yönelmelerini önlemiş; yöneticilerin barışı destekleyen projelerine hararetle sahip çıkmıştır.

(II) Dünyada barışın korunabilmesi için insani değerlerde birleşilmesi gerektiğini ifade etmiştir. Yöneticilerin dünyanın sair devletleriyle yaptıkları barışçı antlaşmaları desteklemiş ve onları bu faaliyetlerinden dolayı tebrik etmiştir. İslam dünyasında barışın tesisine yardımcı olacak Sadabat Paktı için Cumhurbaşkanını tebrik etmiş; İkinci Dünya Savaşına girilmemesi gerektiğini savunmuş; savaş sırasında çocuk, kadın ve ihtiyarların göreceği zulümlere dikkat çekerek savaştan kaçınmak gerektiğini ifade etmiştir.

 (III) İslam toplumlarının birbirlerini anlayabilmeleri ve dostane ilişkiler kurabilmeleri için İttihad-ı İslam’a kültürel zemin oluşturmak maksadıyla Medresetüzzehra adını verdiği bir eğitim projesi önermiştir. Bu projenin temel amaçlarından birisi Ortadoğu'da kalıcı barışın tesis edilmesidir.

(IV) Toplumsal barışın sağlanabilmesi için zekatın hayata geçirilerek, faizin yasaklanması üzerine tahşidat yapmış, bu yolla toplumsal tabakalar arasındaki farkın azalarak karşılıklı muhabbetin gelişeceğini belirtmiştir.

(V) Ülkede birliğin sağlanabilmesi için din, vatan ve sınıf birliğine dikkat çekmiştir. Burada dikkat çeken önemli bir nokta, din kardeşliği önemsenmekle beraber, vatan ve sınıf birliğinin de inkar edilmemesidir. Bu bakış açısı, toplumun bütün kesimlerinin inancı, sınıfı ne olursa olsun kardeşçe yaşamalarını gerekli kılan teorik bir zemindir.

Bugün küresel bir barış ihtiyacı, bütün insanlığın üzerinde birleştiği bir konudur. Ancak, çeşitli yorumlarla barışın tehlikeye düşürüldüğüne sık sık rastlıyoruz. Her ne kadar temel hak ve hürriyetler konusunda bir çok yeni gelişmeler yaşanıyorsa da, temel esasını menfaat, ırkçılık, çatışma, şiddet ve nefsin isteklerini meydana getiren Batı medeniyeti, çatışmayı beslemeye devam etmektedir. İki Dünya Savaşı ile insanlığı kana bulayan, sürekli çatışma ve şiddeti gündemde tutan başta ABD olmak üzere Batı ülkeleri, kendi varlık ve üstünlüklerini kuvvet ve çatışma ile sağlama eğilimini devam ettirmektedir. Yaşanan olaylar bunun somut örnekleridir.

Bugün dünyada gerçek ve kalıcı bir barışın sağlanabilmesi için, Kur'anî düsturların yaşanılır hale getirilmesi gerekmektedir. Bu da Kur'an'ın zamanımız anlayışlarına göre yorumu olan Risale-i Nur'a insan topluluklarının sahip çıkmasıyla mümkündür. "Sulh-u umumi" küresel barış ancak İttihad-ı İslam’la sağlanır.

Bediüzzaman’ın İttihad-ı İslam’a bakışı

Acaba neden İslam dünyası bir birlik oluşturamıyor? Bediüzzaman’ın, ifadesiyle Avrupalıları terakkide istikbale uçuran, bizi ise maddi cihette “kurun-u vustâda” durduran” sebepler nelerdir? Said Nursi, 20. asrın başında Şam’da verdiği hutbede, aslında İslam dünyasının kalkınmasının önündeki engelleri sıralıyor ve bunları “hastalıklar” olarak nitelendiriyor. Bu hastalıklar, bir bakıma da Müslümanların güçlerini birleştirerek kalkınmalarını sağlamada çok önemli bir role sahip olacak olan İttihad-ı İslam’mı, İslam Birliği’ni oluşturamamanın da önündeki maniaları ifade etmektedir.

Bu hastalıklar, ümitsizlik, doğruluğun sosyal ve siyasal hayatta ölmesi, düşmanlığa sevgi, müminleri birbirine bağlayan nuranî bağları bilmemek, bulaşıcı hastalıklar gibi yayılan istibdat, hikmeti, gayreti şahsî menfaatine hasretmek şeklinde ifade edilmektedir. Bunlar, Müslüman bir ülkenin kalkınmasını engelleyen sebepler olduğu gibi, Müslümanların birlik ve beraberlik oluşturmalarının da önündeki en büyük engeller arasındadır.

İslâm; insan haklarını güvence altına almakta, güzel ahlâkın yaygınlaştırılmasını önermekte, hukukun üstünlüğünü savunmakta, barış içerisinde yaşamayı vurgulayarak adaletli paylaşımı teşvik etmekte, her türlü çirkinliği ve azgınlığı yasaklamaktadır. Bu bağlamda, İttihad-ı İslam’ı etrafı çitlerle çevrilmiş sınırlar içine hapsetmek yerine İslam hakikatlerin yaşandığı yerler olarak düşünmek ve özlenen birliğin buralardan geçtiğini bilmek daha gerçekçi yaklaşım olacaktır. Dolayısıyla İttihad-ı İslam, Nebevi bir yöntemin esas alınmasını, içi boş politik bir slogan yüzeyselliğinden çıkartılarak, içinin ahlak, fazilet ve hikmetle doldurulmasını gerekli kılmaktadır.

İttihad-ı İslam, Müslümanlar arasında birlik ve dayanışmayı tesis ederek İslâm'ın toplumun iktisadî, siyasî, sosyo-kültürel her alana hâkim olmasını amaçlayan bir fikirdir. Toplum yapısı İslâm’a bağlı bir devlet için, İslâm birliğinden daha tabii bir alternatif düşünülemez. Onun içindir ki, Bediüzzaman, “Bu zamanın en büyük farz vazifesi, ittihad-ı İslâmdır” demektedir. Bu birliğin hedef ve maksadı, bütün İslâm âleminde kalkınma yolunda bir arzu uyandırmak, emr-i vicdanî ile sevk etmektedir. Bu ittihadın meşrebi (yolu), muhabbettir.[ii]

Müslüman milletlerin birbirine “uhuvvet-i imaniye sırrıyla” ve din kardeşliği sebebiyle ilgi ve yakınlık duyması gerektiğini ifade eden Bediüzzaman, bundan dolayı ilgisizliğin zararlarından bahsetmiştir. Ona göre yağmurun damlaları ve ışık parıltıları dağınık, ayrı ayrı kaldıkça çabucak kurumaya ve sönmeye mahkûmdur. Müslümanlar da eğer aralarındaki birlik ve beraberliği temin edemezlerse geri kalmaya devam edeceklerdir. Onun için aralarındaki İslâmî birlik noktalarını korumak ve takviye etmek zorundadırlar.

İslâm birliğini temin yolunda hangi düşüncenin temel olması gerektiği Bediüzzaman’dan aşağıda nakledeceğimiz şu ifadelerde çok veciz bir şekilde gösterilmiştir. İslâm birliğini temin için:

“Evvelen müttefekun aleyh olan (üzerinde ittifak edilen) makasıd-ı âliyeye nazar etmektir. Çünkü, Allah’ımız bir, Peygamberimiz bir, Kur’ân’ımız bir, zaruriyat-ı diniyede umumumuz müttefik. . . Zaruriyat-ı diniyeden başka olan olan teferruat veya tarz-ı telâkki veya tarik-i tefehhümdeki tefavüt (teferruattaki anlayış ve telâkki tarzındaki ayrılık) bu vahdeti sarsmaz, racih de gelmez. . . ‘El-hubbu fillah’ (Allah için seviniz) düstur tutulsa, aşk-ı hakikat harekâtımızda hâkim olsa ki, zaman dahi pek çok yardım ediyor, o ihtilâfat sahih bir mecraya sevk edilebilir.”[iii] 

Müslümanlar arasındaki birliğin ve dayanışmanın temini için önce herkesin üzerinde anlaştığı bir maksat ittifakını sağlamalıdır. Bu noktadaki ölçüler ise, Allah, Peygamber, Kur’ân gibi mefhumların müşterekliği olacaktır. Dinin zarurî kısmını teşkil eden bu değerlerin dışında kalan teferruattaki telâkki ve anlayış farklılıkları bu birliği sarsmaz ve sarsmamalıdır. Allah için bir araya gelmek düsturu esas alınırsa, ihtilâfların barış yoluna girmesi ve birliğin temini kolaylıkla mümkündür.

İslâm devletleri için, sömürgeleşmekten korunmanın ve geri kalmışlıktan kurtulmanın tek yolu, Bediüzzaman’a göre, yine İslâm birliğinin temin edilmesidir. Çünkü, “Azametli bahtsız bir kıt’anın, şanlı tali’siz bir devletin, değerli sahipsiz bir kavmin reçetesi İttihad-ı İslâmdır.”[iv] Bu durumda bütün İslâm toplumları, İslâm birliğine taraftar olmak zorundadırlar. Çünkü, “Arap, Türk, Kürt, Arnavut, Çerkez ve Lazların en kuvvetli ve hakikatli revabıt (rabıtaları) ve milliyetleri, İslâmiyet’ten başka bir şey değildir.”[v] Bu sebeple bu unsurlar, İslâm’ın iman havuzunda birbiriyle kaynaşmışlardır. Bu bakımdan, “Âlem-i İslâm ve Asya, muazzam bir camidir. Ve içinde ehl-i iman ve ehl-i hakikat, o camideki muhterem cemaattir.”[vi] Birliğin ne ile temin edilebileceğini ise, “İttihad cehil ile olmaz. İttihat imtizac-ı efkârdır. İmtizac-ı efkâr, marifetin şua-ı elektriğiyle olur”[vii] ifadeleriyle işaret etmektedir. Birliğin gerçekleşmesinde başta gelen şart, görüş ve fikir birliğidir.

İslâm birliği sadece bir temenni değildir. Ekonomik hayatta neticelerini müspet olarak vermelidir. Bu birliğin neticesi olarak, “İslâm taifeleri birbirine manen, lüzum olsa, maddeten yardım ederler.”[viii] Bediüzzaman bu anlayışın ışığında, İslâm ülkelerindeki iktidarları birbirinin teveccühünü kazanacak icraat yapmaya çağırmıştır. Bunu, İslâm âlemindeki dayanışmanın mühim bir şartı olarak görmüş ve hükümetlerin İslâm birliğine sahip çıkmalarını istemiştir. İslâm devletleri için birleşmenin ve müşterek siyasî tercihlere sahip olmanın asgarî ölçüleri vardır. İslâm birliğinden anlaşılan mana, İslâm’ın ilâ-yı kelimetullah gayesine lâyıkıyla hizmet etme şuurunda birleşmektir. Çünkü bu gaye, bütün âlimlerde olduğu gibi, Bediüzzaman’da da, “farz-ı ayn” olarak ifadesini bulmuştur. Bu bakımdan ittifakın şekli, İslâm dışı düşmanlara karşı, maksatta ittifak etmektir. İç çekişme ve ihtilâfları büyütmemek ve unutmaktır. Bu gayenin tahakkukunda birleştirici manasını ifa etmesi gereken İslâm’ın hac müessesesinden icap ettiği şekilde faydalanmak gerekir. Haccın sebeplerinden birisi de, Müslümanlar arasındaki birlik ve dayanışma duygusunun devamını temindir.[ix]

Bediüzzaman haccın ihmal edilmiş olmasını, “musibeti değil, gadab ve kahrı celbetti”[x] demekle haccın Müslümanlar arasındaki birlik ve dayanışma noktasından arz ettiği önemi işaret etmektedir. İslâm’ın beş şartından biri olan haccın Müslümanların birbirleriyle tanışıp kaynaşması, kalplerde din kardeşliği duygusunun yerleşip kökleşmesi ve Müslüman iş adamları arasında ticarî ve sanayi ilişkilerinin gelişmesi açısından büyük faydaları vardır. Ancak haccın bu fonksiyonunun gerçekleşmesi için, hacca giden Müslümanların yeterli kültür ve bilgiye sahip kılınmaları, haccın mana ve şuurundan haberdar edilmeleri şarttır.

Bediüzzaman, haccın ihmal edilmesi ile Müslümanlar arasında dayanışma ve işbirliğinin de ihmale uğradığını, neticede milyonlarca Müslüman’ın düşman emellerine hizmet eder duruma sokulduğunu ve bunun örneklerini II. Meşrutiyet yıllarında yazdığı Sünuhat isimli eserinde şu ifadeleriyle nazara vermektedir:

“Haccın bahusus taarüfle tevahid-i efkârı, teavünle teşrik-i mesaiyi tazammun eden içindeki siyaset-i âliye-i İslâmiye ve maslahat-ı vâsia-i içtimaiyenin ihmalidir ki, düşmana milyonlarla İslâmı, İslâm aleyhinde istihdama zemin ihzar etti.

“İşte Hind, düşman zannederek, hâlbuki pederini öldürmüş, başında oturmuş ağlıyor.

“İşte Tatar, Kafkas, öldürülmesine yardım ettiği şahıs, bîçare valideleri olduğunu (Basra harap olduktan sonra, iş işten geçtikten sonra) anlıyor. Ayak ucunda ağlıyor.

“İşte Arap, yanlışlıkla kahraman kardeşini öldürüp, hayretinden ağlamayı da bilmiyor.

“İşte Afrika, biraderini tanımayarak öldürdü, şimdi vaveylâ ediyor.

“İşte âlem-i İslâm, bayraktar oğlunu gafletle bilmeyerek öldürmesine yardım etti, valide gibi saçlarını çekip âh u fîzar ediyor.

“Milyonlarca ehl-i İslâm, hayr-ı mahz olan sefer-i hacca, şedd-i rahl etmek yerine, şerr-i mahz olan düşman bayrağı altında dünyada uzun seyahatler ettirildi.”[xi]

İslâmî birlik şuurunu muhafaza etmek her şeyden önce imanî bir sorumluluk meselesidir. Bu birliğin bu bakımdan ihmali ve reddi imkânsızdır. İslâm birliğinin siyasî ve ekonomik neticeleri, ikinci veya üçüncü derecede söz konusudur. Bediüzzaman, şiddetle müdafaa ettiği İslâm birliğinin taraftar bulmaması, kabul görmemesi halinde doğacak neticeye 1923’te Büyük Millet Meclisinde şu ifadelerle işaret ediyordu:

“Avrupa meftunu frenk mukallitleri (Avrupa taklitçiliğini) avam-ı müslimine tercih etmek, maslahat-ı İslâmiyeye münafi olduğundan, âlem-i İslâm, nazarını başka tarafa çevirecek ve başkasından istimdat edecek.”[xii]

Bundan daha isabetli bir teşhis olamaz. Bediüzzaman kelimenin tam manasıyla basiretli bir siyaset bilimcisi. . . İslâm dünyasının on beş-yirmi sene önceki durumuna bakın, sahipsiz ve müttefiksiz kalan İslâm devletleri yüzlerini hangi tarafa çevirmişlerdi ve kimlerden yardım talep ediyorlardı. Müslüman ülkelerin çoğunluğu Sovyet yayılması karşısında mukavemet edememişler ve sosyalizme doğru meyletmişlerdir. Türkiye ne yapıyordu?

Türkiye’de Cumhuriyetten itibaren şuursuzca bir Batı taklitçiliği başlıyordu. İdare, asırların müşterek tarih ve kültür değerlerini insafsızca kesip atıyordu. Batıya gösterilen alâka, İslâm toplumlarına gösterilmiyordu. İslâm toplumları âdeta kasten kendimize düşman hale getirilmek istendi. Kaderin kurduğu münasebet köprüleri kasten yıkıldı. Sonuçta Bediüzzaman’ın dediği gibi İslâm âlemine gösterilen bu ihmalin ve buradan doğan boşluğun yeri, Türk-Arap ihtilâfı şeklinde zararlı bir netice ile dolduruldu. Artık bugün geçmişin ihmallerindeki hata görülmüş, diğer Müslüman toplumlarla kardeşçe münasebet yolları aramanın lüzumu, bütün Türk siyasî hayatının müşterek kanaati haline gelmiştir.

Bediüzzaman, İslâm birliğinin, ancak federasyon tarzında teşekkül ettirilebileceği görüşündedir. Onun 1948 yılında bir bayram tebriği münasebetiyle söylediği şu sözler, bu noktadaki görüşünü aksettirmektedir:

“Cemahir-i müttefika-i İslâmiyenin, kudsî kanun-u esasiyelerinin menbaı olan Kur’ân-ı Hakîm, istikbalde tam hâkim olup, beşeriyete tam bir bayram getireceğine emareler var.”

İslâm Cumhuriyetleri Birliği demek olan bu birliğin, başka bir eserinde Bediüzzaman tarafından ifadesi şu şekilde olmaktadır: “Cemahir-i Müttefika-i Amerika gibi, en ulvî bir vaziyete girmeye, esarette kalan hâkimiyet-i İslâmiyeyi eski zaman gibi küre-i arzın nısfında, belki ekserisinde, tesisine muvaffak olmanızı Rahmet-i İlâhiyeden kuvvetle bekliyoruz. Bir kıyamet çabuk kopmazsa, inşaallah nesl-i âti görecek.”[xiii] Bu ifadelerden de anlaşılacağı gibi, birliğin Amerika Birleşik Devletine benzer tarzda olacağı ifade edilmiştir. Böyle bir federasyonun, birbirine tarihî, kültürel ve sosyolojik bağlarla bağlı bulunan toplumlar arasında gerçekleştirilebileceği düşünülürse, bunun İslâm dünyası için zor ulaşılacak hedef olmadığı kabul edilmelidir.

Bugün devletlerin, millî bağımsızlıklarını muhafaza ile büyük bloklar halinde ittifaklar kurduğu nazara alınırsa, birbiriyle tarihî, kültürel, maddî ve manevî birçok bağları bulunan İslâm devletlerinin, bir federasyon etrafında birlik teşkil etmelerinin, pek zor bir mesele olmadığı kendiliğinden ortaya çıkar. İslâm devletlerinin, bugün karşı karşıya bulunduğu dış politika meseleleri, böyle bir ittifakı zarurî kılmaktadır. Birlikten mahrum dış politika teşebbüslerinin başarısız kaldığı bugüne kadar görülmüştür.

Bediüzzaman’a göre ittihad-ı İslam iki temel vazifenin tamamlanmasından sonra tahakkuk edecektir.[xiv]

Nasıl ki bir saatin dakikalarını gösteren miller devrini tamamladıkça günler; günler devrini tamamladıkça aylar; o da devrini tamamladıkça mevsimler meydana gelir. Bunun gibi kalp dairesinde iman kemale erip muhkemleştikçe cemiyet hayatında şeair-i İslamiye ihya olur. Bu da insanlığa sulh ve huzur sağlayan bir medeniyet hediye eder. Bu devri müteakip tüm dünyada, İttihad-ı İslam’ın temin ettiği muazzam bir güç dünya siyasetinde İslam hakikatlarını tesis edecektir.

Bu sonuç tüm dünyaya ve insanlığa sulh ve huzur getirecektir. Şimdiki Batı medeniyeti insanlığın ancak %10’una kan ve zulüme dayalı bir refah getirmiş ve çoğunluğu acı ve felakete atmışken, İslam medeniyeti tüm insanlığın saadetini esas almaktadır. Bu sonuca ulaşmada materyalist ve ateist olmayan; Hz. İsa’nın ruhaniyetine bağlı olan Hıristiyanların da desteği olacaktır.

Bediüzzaman İttihad-ı İslam için üç safhadan bahsetmektedir. Birinci safha fert fert bütün Müslümanları ilgilendirmekte olup, halkın ekserisinin iman-ı tahkiki; yani bilgiye, delile, araştırmaya dayanan bir itikada sahip olmalarıdır. Bu safha devamlılık arz etmek durumundadır.

İkinci safha sosyolojik gerçeklik temelinde iktisadi ve sosyal hayatın, cemiyet hayatının İslam’ın medeniyet anlayışına göre şekillenmesi ile mümkün olabilecektir.

Üçüncü safha ise İslam’ın idare ve siyaset anlayışının dünya siyasetinde belirleyici olma safhasıdır. Bediüzzaman Said Nursi İslam’ın idari sistemini cumhuriyet ve demokrasi anlayışıyla telif edilebilir bulmakta ve buna Peygamber Efendimiz (a.s.m.) sonrası, dört halife dönemini misal olarak göstermektedir.

Bediüzzaman Batı medeniyetinin beşere empoze ettiği “tüketim, heves ve şehvetle muzlim (kararmış) hissiyatın” insaniyet-i kübra olan İslamiyet ile aşılacağını söyler. Bu gerçeği dile getiren ifadeleri şöyledir: “Ebna-i müstakbelin (gelecek nesillerin) bir derece münevver (aydın) olan efkârları heves ve şehvetle muzlim olan hissiyatlarına galebe ederek (parlak fikirler, karanlık hislere galip gelip) emrine musahhar eylediğinden, hukuk-u umumiyenin (insanlığın evrensel hukuku, fıtrat/şeriat kanunları) hükümferma olacağı muhakkak oldu. Beşaret veriyor ki, asıl insaniyet-i kübra olan İslamiyet, sema-i müstakbelde ve Asya’nın cinanı üzerinde bulutsuz güneş gibi pertevfeşan olacaktır.”[xv]

İttihad-ı İslam barışın teminatıdır

Ortadoğu’da huzursuzluğun temel kaynaklarından birisi İsrail’dir. Günümüzde İsrail, ABD’yi dahi dinlemeyecek ölçüde şımarmıştır. Bu şımarıklığın en önemli sebebi kendisinin düşman olarak kabul ettiği Filistinlilerin oldukça zayıf durumda olmalarıdır. Eğer bir İslâm Birliği olsaydı İsrail’in bu kadar şımarması mümkün olmazdı. Hemen hemen Ortadoğu’ya huzur ve barış getirmenin tek yolu güçlü bir İslâm Birliği’dir. Böyle bir birlik oluşmadığı müddetçe İsrail şımarık davranışlarına ve Filistinlilere yaptığı zulümlere devam edecektir. Suriye’de, Irak’ta, Mısır’da, Myanmar’da  savaşlar, zulümlar devam edecektir. İttihad-ı İslâm dünyada ve Ortadoğu’da barışın garantisidir.

İttihad-ı İslâm etnik grupların varlıklarının da bir garantisidir. Geçmişte hiçbir etnik grup sırf bu sebeple ne baskı görmüş, ne de hakarete uğramıştır. Bugün Osmanlı’nın külleri üzerinde kurulmuş olan Yunanistan, Bulgaristan, Romanya, Macaristan, Makedonya, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan, Karadağ, Ermenistan, Gürcistan gibi birçok ülkenin varlık sebebi Osmanlı’dır. Eğer Osmanlı bu milletleri etnik olarak korumamış olsaydı, Rusya, Almanya, Fransa gibi ülkeler çoktan bunların önemli bir kısmına topraklarına katar ve onları asimile ederlerdi. Bu devletlerin büyük çoğunluğu varlıklarını Osmanlı’ya borçludur. Günümüzde de bir İslâm Birliği’nin kurulması halinde bu durum birçok etnik grubun korunması ve muhafazası anlamına gelecektir. Bunun için Bediüzzaman anlaşılmalıdır. İnsanlık  Bediüzzaman’ın mesajlarına kulak vermelidir.

İslâm toplumlarında medeniyet düşüncesinin temelini Kur’an’ın getirdiği inanç ve ahlak esasları oluşturur. Bunlar da hak, fazilet, yardımlaşma, din kardeşliği gibi ilkelerle insanı insan-ı kâmil haline getiren ulvi hasletlerdir. Bu özelliklere sahip Müslümanların oluşturacağı bir birlik dünya barışını da sağlayacaktır.

Batı medeniyetinin dünyaya miras olarak bıraktığı bütün kirli izleri temizleyecek ve insanlığa huzur ve barış getirecek yegâne hakikat, Bediüzzaman’ın “insaniyet-i kübra” olarak ifade ettiği İslamiyet ve onun uygulama alanı olarak görülebilecek olan “İttihad-ı İslam” projesidir. Bu proje bugün insanlığı tehdit etmekte olan, savaşlar, küresel terör ve yoksulluk ile maddi ve manevi hastalıkların çaresi olarak üzerinde düşünülmeye değer bir perspektif sunmaktadır.

Bediüzzaman en şiddetli zamanlarda, baskının ve zulmün en yoğun olduğu dönemlerde ve ağır tehditler altında bile daima iyimser olmuştur. Hiçbir şey, onu gaye-i hayalinden, İttihad-ı İslam’dan vazgeçirememiştir. Bedüzzaman’ın Tiflis’te iken Rus polisine verdiği cevap, onun her zaman gaye-i hayalinin peşinde koştuğunu ve bu konuda hiçbir tehdide beş para ehemmiyet vermediğini açıkça göstermektedir. Şöyle ki:

Bediüzzaman Tiflis’te Şeyh San’an tepesine çıkmış etrafına bakıyormuş. Rus polisi, “Ne yapıyorsun sen?” demiş. Bediüzzaman,“Medresemin planını çiziyorum” demiş. Rus polisi, “İslam parça parça olmuş” demiş; Bediüzzaman, “Tahsile gitmişler…” demişti. Rus Polisi, “Nerelisin sen?” demiş; Bediüzzzzaman, “Bitlisliyim” demiş. Rus polisi, “Burası Tiflis” demiş; Bediüzzaman, “Bitlis, Tiflis kardeştir.” demişti.

Özet olarak hiçbir güç onu korkutamadığı gibi, hiçbir gaile, onun gelecek hakkındaki ümitlerini yok edememiştir. “Ben iki hayatımı elime almışım. Tek hayatlı olanlar meydanıma çıkmasını” diyen bir adam neden korkabilir ki? Her konuda olduğu gibi Kürtlerin İslam dünyasına yapacakları katkı ve gelecekte Kürtleri ilgilendiren konularda da hep iyimser olmuştur. Van’dan Batı’ya sürülmüştür. Ancak gözetim ve hapis içinde geçen 34 yıllık sürgün hayatı boyunca hiçbir zaman Kürtleri unutmamıştır. Kürtlerin mutlaka Risale-i Nur’a hizmet edeceklerini hep müjdelemiştir.

Onun talebelerinin bize aktardıklarına göre Üstad Bediüzzaman, “Kürtlerde iki güzel haslet vardır. Birisi cömertlik; diğeri cesarettir. Bu iki güzel hasletle Risale-i Nura ve İslam’ın ittihadına hizmet edeceklerdir.” demiştir. Bediüzzaman’ın bu sözleri söylediği sıralarda bu düşünce, belki de bir hayal gibi görünebilirdi. Başka bir ifadeyle, bu sözleri dinleyen talebelerden bazıları içinden, “Heyhat, bu çok zor görünüyor. Çünkü Kürtler Risale-i Nur’u anlayacak bir Türkçeye bile sahip değillerdir.” demiş olabilirler. Çünkü o sözü söylediği zaman doğu ve Güneydoğu’da doğru-dürüst liseler bile yoktu. Ama bugün baktığımız zaman, Risale-i Nur yoluyla İslam’a ve Kur’an’a hizmet eden cemaatlerin içinde Kürtlerin sayısı oldukça fazladır.

Bediüzzaman’ın, Urfalı talebesi Abdulkadir Badıllı ağabeye anlattığına göre Üstad Bediüzzaman Kürtlerin, İslam’ın ittihadına vesile olacaklarını söylemiştir. Özetle şöyle demiştir: “İdris-i Bitlisî, Yavuz Sultan Selim döneminde 21 Kürt aşiretinin başına geçerek, İstanbul’a haber göndermiş ve Osmanlı devletinin emrinde olduklarını beyan etmiştir. Yavuz Sultan Selim de İdris-i Bitlisî’nin bu teklifi üzerine harekete geçmiş ve en evvel İslam’ın vahdetine zarar veren ve Anadolu’yu ifsat eden Şah İsmail’e karşı harekete geçmiştir. İdris-i Bitlisî de 21 bin süvariyle Yavuz Selim’in ordusunda yer almıştır. Böylece Şah İsmail’in yaptığı tahribatın önüne geçilmiştir.

Doğu’da yapılabilecek bir ifsadattan emin olan Yavuz Selim bu kez Suriye ve Mısır’a yönelerek Memlûklardan hilafeti almış, böylece İslam’ın birliğini sağlamıştır. Bu birlik, 1924 yılında hilafetin kaldırılışına kadar 400 yıl devam etmiştir.

Bediüzzaman İdris-i Bitlisî’nin bu hareketini misal vererek, gelecekte yine Kürtlerin İsam’ın ittihadına vesile olacaklarını söylemiştir. Hatta bir sohbet esansında talebelerinden birisine, “Neden Kürtlerin dört devletin topraklarında yayılmış olduklarını biliyor musun?” diye sormuş; talebesi de, “Hayır Üstadım, bilmiyorum.” demiştir. Bunun üzerine Bediüzzaman, “Çünkü Kürtler gelecekte İslam’ın ittihadına vesile olacaklardır inşallah” demiştir.

Kuşkusuz, İslam ittihadı karmaşık olduğu kadar çok önemli bir siyasî konudur. Bugün Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları Suriye ve Irak’a baktığımız zaman, orada yaşayan Müslümanların temel kaygılarının başsızlık ve düzensizlik olduğunu görüyoruz. Özellikle Irak’ın, Suriye’nin bu günkü yönetiminin gittikçe Şah İsmail dönemindeki istibdada benzediğini görüyoruz. Kürtlerin bu ülkelerdeki varlıkları, yakın bir gelecekte kilit rolü oynayacaktır.[xvi]

Bediüzzaman, ufukta bir mum ışığı dahi görülmediği bir dönemde "Şu istikbal inkılabatı içinde en yüksek ve gür sada İslam'ın sadası olacaktır" demiştir. Türkiye on yıl önce neredeydi, bugün nerede… Türkiye’deki gelişmeler ittihad-ı İslam için ümit veriyor. Bunu görmemezlikten gelemeyiz. İslam dünyasının on yıl sonra nerede, hangi konumda olacağını kim bilebilir. Ülkemizdeki, İslam dünyasındaki olumsuzluklar, savaşlar, terör olayları bizi ümitsizliğe sevk etmesin. Her kışın bir baharı, her gecenin bir sabahı, gündüzü vardır. Her gelecek şey yakındır.

Son söz olarak diyoruz ki: İslâm dünyasının Avrupa ve ABD ölçüsünde kalkmamakla birlikte, belli bir tecrübe birikimi kazanması, âdeta patlamaya hazır bir atom çekirdeği haline gelmesi demektir. İnsan potansiyeli açısından bakir bir gücün İslâm kardeşliği çerçevesinde, belli bir tecrübe birikimiyle, İslâm birliği, ittihad-ı İslam şeklinde organize olduğu gün, dengeler alt üst olur. Kanaatimiz şu ki, 21. asır, bu kaçınılmaz neticeyi hazırlayacak, 21. asır insanı da inşallah bunu görecektir.

Evet ümitvar olunuz, şu istikbal inkılabatı içinde en yüksek gür sada, İslamın sadası olacaktır.

 



[i] - Köprü, Bahar 2003, Sayı. 82, Evrensel Barışa Doğru, Selim Sönmez

[ii] - Bediüzzaman Said Nursî, Hutbe-i Şamiye, İstanbul 1995, s. 94-95.

[iii] - Bediüzzaman Said Nursî, Eski Said Dönemi Eserleri, İstanbul 2000, s. 576

[iv] - Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, İstanbul 2005, s.793

[v] - Bediüzzaman Said Nursî, Hutbe-i Şamiye, s. 97-98.

[vi] - Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, s.712

[vii] -  Bediüzzaman Said Nursî, Münazarat, İstanbul 2007, s.271

[viii] - Bediüzzaman Said Nursî, Hutbe-i Şamiye, s. 60

9- Bediüzzaman Said Nursî,Sünuhat, İstanbul 2007, s.174

[x] - Bediüzzaman Said Nursî, a.g.e, s. 174

[xi] -a.g.e, s.175-176

[xii] - Bediüzzaman Said Nursî, Mesnev-i Nuriye, İstanbul 2006, s.161

[xiii] - Bediüzzaman Said Nursî, Hutbe-i Şamiye, s.62

[xiv] - Köprü, Güz 2009, Sayı, 108, İttihad-ı İslam Sadece İslami Değil, Aynı Zamanda İnsani Bir Projedir, Osman Öztürk - İbrahim Kaygusuz

[xv] - Bediüzzaman Said Nursi, Muhakemat, İstanbul 2007, s. 58

[xvi] - http://www.haliliyevakfi.org.tr/yazarlar/prof-dr-musa-kazim-yilmaz/bediuzzaman-in-kurtlerle-ilgili-umudu.html


Bu Yazı 1748 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar