Küreselleşen Dünyada Batı Medeniyetinin Bunalımı ve Türk-İslam Medeniyetinin Yükselişi
17.03.2015        

KÜRESELLEŞEN DÜNYADA BATI MEDENİYETİNİN BUNALIMI VE TÜRK- İSLAM MEDENİYETİNİN YÜKSELİŞİ

Taceddin ÖZEREN

 

 

Sanayi devriminin, uzay ve bilgi çağlarının geride bırakıldığı, iletişim çağının yaşandığı ve Batı medeniyetinin gücün zirvesine ulaştığı günümüz dünyası, insanlık tarihinin en kanlı dönemini yaşamaktadır. Batılı toplumların sahip oldukları teknolojik üstünlük, askeri, siyasi, ekonomik güç, insanlığa huzur, güven ve mutluluk getirmedi; savaşlar, işgaller, katliamlar, kan ve gözyaşı getirdi. Sadece I. Dünya Savaşında 15- 20 milyon insan hayatını kaybetti, bir o kadarı da sakat kaldı. II. Dünya Savaşında ise 60 milyondan fazla insan öldü.

Batı dünyasının oluşturduğu kan gölü büyüdükçe büyüyor. Dünyanın süper güçleri, hammadde ve enerji kaynaklarını kontrolleri altında tutabilmek ve her geçen gün daha da azgınlaşan dev firmalarına yeni pazarlar bulabilmek için her türlü zulmü ve vahşeti işlemekten çekinmiyorlar.

Materyalist felsefenin insanoğlunun başına sardığı “güç ve menfaate” dayalı medeniyet anlayışından bunalan insanoğlu, huzur ve güven içerisinde yaşayabilmek için yeni arayışlar içerisine girerken; kaynağını Kur'an'dan alan “adalet ve yardımlaşma” temeline dayanan İslam medeniyeti ile tanışmaya başladı. Bu gün insanlığın yaşamakta olduğu bunalım ve buhranların temel kaynağı, Batı medeniyetinin felsefi temellerini teşkil eden aydınlanma felsefesinin ürünü olarak ortaya çıkan kapitalist iktisat zihniyetidir.

Aydınlanma felsefesinin iktisadi hayata yansıması olarak ortaya çıkan kapitalizm, sanayileşme devriminden bu yana küresel ekonomiye hakim durumda. Yaklaşık 200 yıldır başta Avrupa ülkeleri olmak üzere dünyanın pek çok ülkesinde ekonomik hayatta kapitalist iktisat ahlakı ve kapitalizmin prensipleri hüküm sürmektedir. Pozitivist hayat algısının ortaya çıkardığı kapitalizmin makro ve mikro düzeyde iki belirgin özelliği bulunmaktadır.

Makro ekonomideki belirgin özelliği; paranın yani sermayenin alınıp satılan iktisadi bir mal olarak kabul edilmesidir. Paranın alınıp satılan bir mal olarak kabulü, faiz müessesesini doğurmuştur ki; makro ekonomide tüketim, tasarruf ve yatırım gibi olguları belirleyen temel düzenleyicidir.

Kapitalist anlayışa göre faiz, bir para ticaretidir. Mesela parası olan kişi, paraya ihtiyacı olan kişiye 100 lirayı, 110 liraya satmaktadır, para talep eden kişi ise 110 liraya 100 lira satın almaktadır. 100 lira satın alan kişi, borcunu ödeyebilmek için 110 liralık ekonomik değer yani mal ve hizmet üretmek zorundadır. Ürettiği 110 liralık ekonomik değerin 100 lirası kendisine kalmakta, 10 lirasını ise para satıcısına ödemektedir. Yani adamın çalışıp kazandığı 10 liralık değeri faizci(para satıcısı) yemiş oldu. Bu uygulamayı ülke bazında veya uluslararası düzeyde ele aldığımız zaman dudak uçuklatan rakamlarla karşılaşırız. Bu durum şöyle bir tablo çıkarır karşımıza: Bir tarafta emeğinin karşılığını, çalışıp ürettiği kadarını yiyemeyen büyük bir kitle; diğer yanda çalışmadığı halde başkasının ürettiğini yiyen ikinci bir büyük kitle… Yani “sen çalış, ben yiyeyim” düzeni…

Kapitalizmin mikroekonomideki belirgin özelliği ise; ekonomik davranışlarda faydacılığın temel belirleyici olarak kabul edilmesidir. Kapitalist sisteminin üzerine inşa edildiği model fert tipi olan ekonomik insan(homeconomicus), rasyonel(akılcı) insandır. Ekonomik hayatta azami fayda ve kar maksimizasyonu peşinde koşar. Ekonomik hayattaki tavır ve davranışlarını, elde edeceği menfaat belirler ve sürekli olarak daha fazla menfaat sağlama peşindedir. Herkes ekonomi pastasından daha fazla pay alabilme peşindedir. Fakat bir kişinin ekonomi pastasından daha fazla pay alabilmesi, ancak başka birilerinin aldığı payın azalması ile mümkün olabilecektir. Onun için ekonomik hayatta paylaşma problemi ve rekabet vardır. Öyle ise kişinin kendisi dışındaki herkes, hem kendi sahip olduğu payına göz diken bir düşman, hem de paylaşma yarışında geçilmesi ve elenmesi gereken bir rakip konumundadır. Herkes sadece kendi çıkarlarını düşünmekte ve ekonomik hayatın merkezine kendi nefsini yerleştirmektedir. Bu yaklaşımın ürünü ise “ben tok olduktan sonra başkası acından ölse bana ne” zihniyetinin yaygınlaşmasıdır.

Aydınlanma felsefesinin doğurduğu pozitivizmin ekonomik hayata yansıması; “sen çalış ben yiyeyim” ve “ben tok olayım, başkası açından ölse bana ne” anlayışlarının bireysel ve toplumsal hayatta yaygınlaşarak beşeri ilişkileri tanzim eden en önemli faktör haline getirmesi olmuştur.

Kökeni eski Yunan ve Roma filozoflarına kadar giden aydınlanma felsefesinin ortaya çıkardığı medeniyet anlayışının sosyal, siyasal ve ekonomik hayata yansıyan belirgin özelliklerini kısaca şu şekilde özetleyebiliriz:

1- Temel dayanak noktası, kuvvettir. Batı medeniyeti, kuvveti esas alan bir medeniyettir.  Bu anlayışa göre “haklı olan kuvvetli değil, kuvvetli olan haklı” olur. Güce sahip olan, her türlü hakkı kendisinde görür. Kuvvetin gereği, doğuracağı sonuç ise tecavüzdür. Sömürgecilik bu anlayışın ürünüdür. Amerika Irak'ı, İsrail Filistin'i, Rusya Çeçenistan'ı, Çin Doğu Türkistan'ı hep bu anlayışla işgal edip sömürmektedir. Bu anlayışa göre insanlar ve devletler eşit değildir. Bazıları üstün ve hak sahibi, bazıları da düşük vasıflı ve haksız kabul edilir. Mesela Amerika, Çin, Rusya, İngiltere, Fransa ve İsrail her türlü nükleer silaha ve kitle imha silahlarına sahiptirler. İran nükleer program yürütüyor diye koparılan fırtınalara bakınca ne kadar pişkin ve ikiyüzlü oldukları ayan beyan görülmektedir. Yani nükleer silah İran’a kötüde, İsrail veya Rusya’ya iyi mi?

Birleşmiş Milletler Teşkilatı Güvenlik Komisyonunun daimi üyelerinin mevcudiyeti de ibret verici bir örnektir. Amerika, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa BM Güvenlik Konseyinin Daimi Üyeleridir. Komisyona seçilmek veya seçilmemek diye bir dertleri yok, zira daimiler. Ve işin daha vahim yönü ise, bunların her biri veto hakkına sahiptir. Yani Komisyon ne karar alırsa alsın beğenmediği kararı veto ediyor ve alınan kararın hayata geçmesini engelliyor. Bütün dünyanın duyarlı olduğu bir konuda, üye ülkelerin neredeyse oy birliği ile aldıkları bir kararı tek bir ülke veto ederek geçersiz hale getirebiliyor. Mesela yakın zamanda BM’nin zalim Suriye yönetimine karşı almış olduğu yaptırım kararları, ülkelerin tamamına yakınının oylarıyla alındığı halde, Çin ve Rusya’nın vetosu nedeniyle geçersiz kaldı. Sayın Cumhurbaşkanımızın “Dünya beş den büyüktür” diye her vesile ile haykırması boşuna değil, batı dünyasının zorba dayatmalarına karşı bir isyan/feryat niteliğindedir.

2- Aydınlanma felsefesinin doğurduğu medeniyet anlayışının insanlığa gösterdiği hedef, hayatın gayesi olarak sunduğu şey; menfaattir. Yani mevcut ekonomi pastasından daha fazla pay alabilmek, daha fazla para ve mal biriktirmek ve daha fazla tüketmektir. Amaç, mevcut pastadan daha fazla pay ve menfaat temin edebilmek olunca; bunun doğal sonucu da rekabet, mücadele ve birbiriyle boğuşmak ve başkasının elindekini de almaya çalışmaktır. Çünkü aynı pastaya gözünü dikmiş ve daha fazla pay almak istemektedir. Buda ancak başkalarının o pastadan daha az pay almaları ile mümkün olabilecektir. Onun için de paylaşma problemi, rekabet ve çatışmalar olacaktır. “Hayat mücadeledir” hezeyanı bu medeniyet anlayışının ürünüdür.

3- Aydınlanma felsefesinin doğurduğu medeniyet anlayışının temel hayat prensibi ise mücadele ve savaştır. Çünkü her zaman “büyük balığın küçük balığı yutacağına” inanılmaktadır. Bu bakış açısıyla insanlar, başka herkesi kendisini yutabilecek, hatta yutmaya hazır birer düşman olarak görür ve yutulmamak için başkalarını yutmaya odaklanır. Neticede sosyal hayat acımasızlaşır. “Kim kimi yutabilirse/ kimin kime gücü yeterse” düzeni ortaya çıkar.

4- Aydınlanma felsefesinin doğurduğu medeniyet anlayışı, insanlar arasında sosyal bağ olarak ırkçılığı esas alır. Toplumsal hayatta insanları bir arada tutabilmek ve diğer milletlere karşı varlığını ve üstünlüğünü koruyabilmek için ırk birliğini esas alır. Irkçılık sadece kendi ırkını sevme, himmetini sadece kendi ırkına hasretme özelliği taşıdığı için, kendi ırkına olan aşırı sevgisi, başka ırklara karşı husumet ve tecavüzü netice verir. Çünkü kendi ırkının refahı için başkalarının hakkına tecavüzden çekinmez ve bunu mubah görür.

5- Aydınlanma felsefesinin doğurduğu medeniyet anlayışının meyvesi yani insanlığa sunduğu sonuç, nefsani arzuların tatmin edilmesi ve tüketimin sürekli körüklenerek insan hayatındaki beşeri ihtiyaçların çoğaltılmasıdır. Dünya pastasından daha fazla pay alabilmek,  dünya zevklerinden ve nimetlerinden daha fazla faydalanabilmek, daha meşhur olmak, şan-şöhret, makam-mevki sahibi olabilmek; daha rahat ve konforlu bir hayat yaşayabilmek, daha fazla tüketmek ve daha fazla biriktirmek hayatın asıl gayesi olarak gösterilmiştir.

Bu gün maalesef insanlık bu medeniyet anlayışının tahakkümü altında ezilmektedir.  Çağımız insanına mutluluk reçetesi olarak takdim edilen sekülerizm, insani değer yargılarını alt üst ederek “çıkar ve menfaat sağlamaya endeksli” bir hayat anlayışını insanlığın başına bela etmiştir.

Yeni icatlar ve teknolojik buluşlar, insan yaşamını kolaylaştırmakla birlikte; aynı oranda hayatımızdaki sorunları da çoğaltmaktadır. İleri teknoloji ürünü vasıta ve cihazların hayatımıza girmesi, insanın kendi hayatına olan müdahalesini ve yaşam aktivitelerini azaltmıştır. İnsanları atalete ve hareketsizliğe sürüklemiştir.

Ekonomik hayatta üretim ve tüketim sistemlerinin yapısal özellikleri, insanı her geçen gün daha fazla monotonlaştırmaktadır. Bir taraftan üretim ve tüketim sürekli artarken, diğer taraftan bireyin sosyo-ekonomik hayatta tutunabilme, ayakta kalıp geçinebilme ve daha rahat bir hayat sürebilme şartları da ağırlaşmakta, geçim sıkıntısı şiddetlenmektedir.

Artan maddi imkanlarla fiziki yaşam kolaylaştırılsa da; insani değerler aşınmakta, manevi bağlar çözülmekte ve artan nüfusa karşın; insanoğlu, hızla yalnızlaşmaktadır. İnanç ve ahlaki değerlerdeki aşınma, insan ruhunun manevi tatminsizliğini de en üst düzeye çıkarmıştır. Günümüz insanının yaşadığı hayattan aldığı zevk ve lezzet azalmakta; sıkıntı, stres, bunalım, depresyon vs. her türlü psikolojik rahatsızlıklar hızla çoğalmaktadır.

İnsanın maddi varlığını esas alıp, ruh dünyasını ihmal eden materyalist hayat anlayışı, insanın sadece maddi varlığını nazara alıp; kalbin ve ruhun manevi ihtiyaçlarını görmezden geldiği için; insanı tatminsizlik bataklığına sürüklemiştir.

Makro düzeyde ise; üretim ve tüketimdeki hızlı artış, hem hammadde, doğal kaynak, enerji vb. üretim girdilerine olan talebi çok büyük boyutlara ulaştırmış, hem de yeni pazarlar ve yeni tüketici kitleleri bulunmasını zorunlu kılmıştır. Bu iki faktör, kuvveti esas alan küresel güç odaklarının yaşadığımız dünyayı savaşlar, zulümler, tecavüzler, ateş, kan ve gözyaşı alanına çevirmelerine yol açmıştır.

Dünya üretim ve ticaret devleri, insanı insan olarak değil, insanı “tüketici olarak görmekte ve ilişkileri bu yaklaşımla şekillendirmektedirler. Sürekli büyüyen, büyüdükçe azgınlaşan ve azdıkça daha da hırslanan ekonomi devleri, doymak bilmeyen sürekli büyüme duygularını tatmin edebilmek için, “tüketici” haline getirdikleri insanoğlunu modern tüketim köleleri haline getirmektedirler.

Tüm iletişim imkanları ve reklamın her türlüsü kullanılarak, insanlar sürekli tüketmeye yönlendirilmekte, yeni yeni ihtiyaçlar icat edilerek insanlara  “tükettikçe mutlu olacakları” telkin edilmektedir. Sürekli olarak psikolojik baskı ve yönlendirmeye maruz bırakılan zavallı insan, sürüklendiği tüketim çılgınlığı sonucunda içine düştüğü borç/taksit bataklığından çıkamayarak boğulmakta ve depresyon geçirmektedir.

Daha fazla tüketebilmek ve daha fazla biriktirmek hedeflerine odaklanan günümüz insanı, kendisini bu hedeflere ulaştıracak her yolu mubah görmeye başlamıştır. İnsan hayatı adeta “mutfak-tuvalet ve yatak odası Üçgeninde”  sıkışıp kalmıştır. Tükettikçe mutlu olacağına inandırılan zavallı insan, “azalan marjinal fayda kanunu” gereği bir süre sonra sahip olduğu tüketim seviyesinden haz almamaya başlıyor ve zevk alabileceği yeni argümanlar bulmaya çalışıyor. Mutlu olmak için daha fazla zevk, daha fazla lezzet, heva ve hevesle hitap edecek yeni fanteziler vs. derken cinnet geçirmeye başlıyor zavallı insan.

Batı medeniyetinin dayanağı olan beş menfi prensibe karşın; kaynağını vahiy ve semavi değerlerden alan kadim Türk- İslam medeniyeti beş müspet esasa dayanmaktadır. Kadim medeniyetimizin başlıca özelliklerini şöyle özetleyebiliriz:

1- Dayanak noktası Hak dır. Yani hakkın hak sahibine teslimi. Haklı olanın güçlü kılınması. Kuvvetin kanunda, objektif hukuk kurallarında olması. Güçlü olanın haklı çıkması değil, haklı olanın güçlü olması. Fert ve toplum hayatında adaletin tesis edilmesi. Sosyal hayatta “Hak”kın temel prensip olarak kabul edilmesi, insanların sosyal sisteme olan saygı ve bağlılığını artırarak toplumsal bütünleşmeyi, birlik ve beraberliği pekiştirecektir. Bunun sosyal hayatta doğuracağı sonuç ise, toplumsal bağların güçlenmesi, birlik ve beraberliğin pekişmesidir.

2- Dünya hayatını yaşamanın en büyük amacı, hayatta ulaşmak istenen hedef ve elde edilmesi umulan nihai fayda, Rıza-i ilahiye mazhariyet yani yaşanacak hayat ile Allah'ın Rızasını kazanabilmektir. Hayattaki en önemli hedefi Allah’ın rızasını kazanmak olan bir insan, kainattaki canlı veya cansız tüm varlıkları, Allah’ın sonsuz cemal ve kemalini, isim ve sıfatlarını tecelli ettirdiği harika birer sanat eseri ve esma-i hüsnanın birer aynası göreceği için her şeye muhabbetle, sevgiyle bakacak ve yaratılmışları sevecektir yaratandan ötürü. Söz, fiil ve davranışlarında Allah'ın Rızasını gözeteceği için başkaları ile boğuşmak değil; muhtaçların yardımına koşma, zayıfı koruyup kollama cihetine gidecektir. Bu ise sosyal hayatta dayanışmayı netice verecektir.

3-Kur'an ahlakı ile yetişen bir insan hayatı mücadele, savaş ve boğuşma olarak değil yardımlaşma olarak kabul eder. Çünkü insan sonsuz acz ve fakr içerisindedir. Hayatını devam ettirebilmek için pek çok şeye muhtaç olduğu halde sermayesi ve mülkü yok hükmündedir. İnsan hayatta, bitkilere, hayvanlara, göllere, denizlere, ırmaklara, dağlara, taşlara, havaya, suya vs. her şeye muhtaçtır. Ama ihtiyaç duyduğu şeyler kendisine ait değildir. Ayrıca sayısız düşmanlara, bela ve musibetlere maruzdur. Buna karşın iktidar ve kuvveti yok hükmündedir. İnsanın sonsuz aciz ve fakirliğine karşın Allah, kainattaki her şeyi insanın istifadesine, yardımına sunmuş ve insanı sayısız düşmanlarından korumuştur. Onun için kainatta yardımlaşma prensibi hakimdir.

4-Türk- İslam Medeniyeti, insanları birbirine bağlayan toplumsal bağ olarak din birliği ve vatan birliğini kabul eder. Aynı Allah'a, aynı kitaba inanmak, aynı peygambere tabi olmak en büyük bağdır. Bu ise kardeşlik duygularını pekiştirip, sosyal bağları güçlendirir, birlik ve bütünlüğe netice verir. Ülkede hangi soydan, hangi renkten, hangi sosyal sınıftan olursa olsun ve hangi dili konuşursa konuşsun, herkesi kardeşi olarak kabul eder. Kardeşlik duyguları, sosyal yapıyı bir ve bütün yapan en kuvvetli bağdır.

5- Türk- İslam medeniyetinin insana sunduğu netice, yani kendi inanç ve kültürümüze İslam'a uygun olarak yaşanmış bir hayatın meyvesi dünya ve ahiret mutluluğudur. Çünkü Allah'ın Rızasını kazanabilme amacını güden bir insan nefsinin ve şeytanın kötü arzu ve telkinlerine set çekerek, fıtratındaki ulvi seciyeleri inkişaf ettirecek, Yüce Yaratıcının istediği şekilde bir hayat yaşayarak hem dünya, hem de ahiret saadetini kazanacaktır.

BATI MEDENİYETİNİN BUNALIMI VE İSLAM MEDENİYETİNİN YÜKSELİŞİ

Sonsuza kadar devam edeceği iddia edilen Batı medeniyeti insanlığa huzur, güven ve mutluluk veremedi, dünyayı adeta kan ve gözyaşında boğdu. “Güç ve menfaate” dayalı medeniyet anlayışından bunalan insanoğlu, huzur ve güven içerisinde yaşayabilmek için yeni arayışlar içerisine girerken; kaynağını Kur'an'dan alan “adalet ve yardımlaşma” temeline dayanan İslam medeniyeti ile tanışmaya başlamıştır.

Bugün gelinen aşamada batı dünyasının “askeri ve ekonomik üstünlüğe bağlı kuvvet ve menfaate dayalı medeniyet anlayışı” ile Türkiye'nin yeniden temsil etmeye başladığı “hak, adalet, barış, yardımlaşma ve zulme karşı dayanışma kavramlarına dayanan medeniyet anlayışı” arasında büyük bir mücadele başlamıştır. Bu “güçlünün her zaman haklı olduğu anlayışı” ile “haklının her zaman güçlü olması gerektiği anlayışı” arasında yapılan kıyasıya bir savaştır. Bu “güç ve zorbalık” ile “adalet ve barış” arasında bir mücadeledir. Uluslararası arenada Türkiye’nin yıldızını parlatan ve insanlığın vicdanının sesi haline getiren “yumuşak güç/ softpower” Kadim Türk- İslam medeniyetinin ruhundan başka bir şey değildir.

Not: Felsefe ve Kuran medeniyetlerinin dayandığı esaslar hakkında ayrıntılı bilgi için, Bediüzzaman’ın Sözler isimli eserinin “Onikinci Söz” bölümüne bakınız.

 


Bu Yazı 3822 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar