Kürt Sorununa Çözüm Risale-i Nur’da
..        

said.jpg

Bölücü Terör İlleti

Ülkemiz, bölücü terör illetinin ağır yükünü yaklaşık otuz yıldır sırtında taşıyor. Yaklaşık 150 yıldır bölücülük faaliyetleri ile uğraşmak zorunda bırakılan Türkiye, son 25-30 yıllık dönemde 30 bine yakın insanını teröre kurban verdi. On binlerce insanımız dul ve yetim kaldı. Terörle mücadele için yaklaşık 250 milyar dolar kaynak sarf edildi ki bu, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerini yeni baştan kuracak ve ihya edebilecek bir meblağdır.
Terör olaylarının yol açtığı güvensizlik ve istikrarsızlık ortamı, bölgeye yapılacak yatırımları engellemiş ve bölgenin sosyo-ekonomik gelişmesine mani olmuştur. Güneydoğu Anadolu Bölgesinde terör olayları ve olağanüstü hal şartlarında doğup büyüyen ve normal hayat şartlarını tanımayan bir nesil yetişti.
Bölücü terör illeti sebebiyle kendi iç sorunlarına odaklanmak zorunda kalan Türkiye, çoğu zaman uluslararası gelişmelerin dışında kalmış, adeta eli kolu bağlanarak etkisizleştirilmiştir. Kısacası; bölücü terör, yıllarca ülkemizin huzur ve istikrarını bozan ve kalkınmasını engelleyen en önemli faktör olmuştur.
Terörle Mücadele Politikaları

Terörle mücadele konusunda şimdiye kadar sığ politikalar uygulandı. Yapılan faaliyetler çoğunluk- la teröristleri imha etmeye yönelik silahlı mücadele şeklinde oldu. Oysa terörist üreten bölücülük bataklığını kurutmadan, terörün yok edilmesi mümkün değildir. Bu tür yanlış politikalar yüzünden bu Ülke çok insanını, kaynağını ve zamanını kaybetti.

Terörle mücadele konusunda kalıcı çözüm, terörist üreten bölücülük bataklığının kurutulması- dır. Terörist üreten mekanizma yok edilmediği ve bölücülük bataklığı kurutulmadığı sürece, biz öldürdükçe yeni sinekler, yeni teröristler üreyecek- tir. Terör örgütünün lider kadrosu ele geçirilse bile, yerlerine yeni liderler türeyecektir. Bataklık kurutulmadıkça, bölücülük illeti bir şekilde varlığını sürdürecektir.

Ülkemizin uğrayabileceği en büyük felaket, Türklerle Kürtler arasındaki sevgi ve kardeşlik duygularının yok edilerek, kin, nefret ve düşmanlık duygularının yayılması ve bir Türk-Kürt çatışması- nın meydana getirilmesidir. Çünkü bu ülkeye en fazla güç ve kan kaybettirecek, zayıf düşürecek musibet ve vurabilecek en büyük darbe Türk-Kürt kutuplaşması ile ülke genelinde çatışma çıkarılma- sıdır.

Onun için, bölücü terör ile mücadele konusunda alınması gerekli en önemli ve en kalıcı tedbirler, aramızdaki manevi bağların güçlendirilmesi ile birlik ve bütünlüğümüzün korunması ve bölücülük bataklığının kurutulma- na matuf tedbirlerdir.

Hükümetin son zamanlarda gündeme getirdiği Kürt açılımında kullanılan üslup ve söylemler ilk defa bu gerçeğin kabullenildiği ve soruna karşı ciddi ve kalıcı çözümler aranacağı ümidini doğurdu. Kürt sorununun çözümü için sinek öldürmenin değil, bataklığın kurutulmasının gerektiği anlaşıldı sonunda. Bu yaklaşım ülkemiz açısından tarihi bir dönüm noktası ve birlik ve beraberliğimizin tesisi bakımından çok büyük bir fırsattır.
Sorunun Kaynağı:

Bölücülük bataklığının kurutulabilmesi için öncelikle problemin kaynağının doğru ve sağlıklı bir şeklide tespit edilmesi, sonrada hastalığa uygun çözüm reçetesinin uygulanması gerekir.

Bölücü terör olaylarının geçmişine bakınca, bu illetin yeni ortaya çıkmadığını yaklaşık 150 senedir ülkemizin başını sürekli olarak ağrıttığını görü- yoruz.

Yüzyıllarca üç kıtada barış, huzur ve adalet dağıtmış olan muhteşem Osmanlı Devleti, iç ve dış ihanet odaklarının saçtığı fitne tohumlarının yeşermesi nedeniyle parçalanma ve yıkılıma sürecine girmiştir. 20.yüzyıl başlarında peş peşe gelen bütün savaşlar kaybedilmiş, ilmi ve teknolo- jik ilerleme sağlanamamış, sanayileşme gerçekleşti- rilememiş, ekonomi çökmüş, şehirler yıkılmış, ordular dağıtılmış ve ülke her bakımdan viraneye dönmüştür.

Osmanlı Devletini parçalanma ve yıkılmaya götüren sürecin en etkili unsuru etnik milliyetçi- lik akımlarıdır. Devletin zayıflamasını fırsat bilen etnik unsurlar isyan ve ayrılma faaliyetlerine başlamışlar; önce Balkanlar'da ki gayrimüslim unsurlar, daha sonra Ortadoğu'da ki Müslüman Kavimler, Osmanlı'dan ayrılarak kendi milli devletlerini kurma yoluna gitmişlerdir. Etnik milliyetçilik fitnesinden en son etkileneler ise Türkler ve Kürtler olmuştur.

Batılı sosyolog ve felsefecilerin tesirinde kalan bazı Türk aydınları, maddi kalkınmayı sağlayabil- mek için hamiyeti diniye yerine hamiyeti milliyenin ikame edilmesini, dinin fert ve toplum hayatındaki tesirinin yok edilmesini savunmuşlardır. Osmanlı- dan ayrılıp kendi milli devletlerini kuran diğer kavimler gibi, Türklerde Osmanlı hakimiyetinden kurtulmalı ve Türklüğü esas alan milli devlet kurulmalı fikrini savunuyorlardı.

Batı yanlısı Türk aydınlarda olduğu gibi etnik milliyetçiliğe dayalı bir Kürdistan kurmak isteyen Kürt aydınlarda vardı. “Osmanlı parçalandı, Ermeniler bile kendi devletlerini kurdular. Bizde Kürdistan'ı kuralım” diyorlardı.

Güneydoğu'da ki zengin petrol rezervlerine sahip olabilmek ve bölgeyi kontrol altına alabilme politikasını takip eden İngiltere, 20.yüzyılın başlarında Kürt milliyetçiliğini yaymak ve Kürdistan Devleti kurulmasını sağlayabilmek için çok yoğun faaliyetler icra etmiştir. İngiltere, daha 1900lü yılların başından itibaren Güneydoğu Anadolu da ki isyan ve bölücülük hareketlerini kışkırtmış, organize ve himaye etmiştir.

Osmanlı'nın yıkılmasından sonra hayata geçen Türkiye Cumhuriyeti'nde ise Türkçülüğü esas alan etnik milliyetçilik devletin resmi ideolojisi haline getirilmiştir.

İslam Dinine soğuk bakan bir yaklaşım ile Türk Milliyetçiliği adeta yeni bir din gibi, İslam Dininin yerine ikame edilmeye çalışılmıştır. Ülkede yaşayan etnik unsurların milliyetleri inkar edilerek herkesin Türk ırkından geldiği ispat edilmeye çalışılmıştır. Türk tarihinden Selçuklu ve Osmanlı dönemleri çıkarılarak aslından Türk olmayan Etiler, Frigler, Lidyalılar “ata” edinilmeye çalışılmıştır. Meşhur “kart-kurt” hikayeleri ile Kürtler, Türk olduklarına inandırılmaya; herkes “Ne Mutlu Türküm” demeye ve Türk olmakla veya Türküm demekle mutlu olmaya sevk edilmeye çalışılmıştır.

Bir taraftan herkes Türk olduğuna inandırıl- maya ve ikrar ettirilmeye çalışılırken; öte yandan halkı yüzyıllardır bir arada tutan ve kardeşçe huzur içinde yaşamayı sağlayan İslam kardeşliği ve diğer manevi bağlar yok edilmeye dinin ferdi ve toplumsal hayattaki tesiri kırılmaya çalışılmıştır.

Halk üzerinde devletin baskısı devam ederken dış güçlerde boş durmamış, Kürt Milliyetçiliği fikri ve bölücülük faaliyetlerini sürekli teşvik ve himaye etmişlerdir. Başta İngiltere, Rusya ve Ermenistan olmak üzere dış güçler, sürekli olarak her millet gibi kendi milli devletlerini yani Kürdistan'ı kurmanın Kürtlerinde hakkının olduğu, Kürtlerin Türklerden ayrı bir millet olduğu, etnik köken olarak Kürtlerin ve Ermenilerin aynı etnik kökene sahip olduğu, Türklerin İlam'ı terk ederek Türkiye Cumhuriye- ti'nin dinsiz ve din düşmanı bir devlet haline geldiği, Türklerin Kürtleri horladığı, hakir gördüğü geri bıraktığı ve ezdiği, Doğunun kaynakları sömürüldüğü halde devletin Doğuya yatırım yapmadığı vb. propagandaları yayarak fitne tohumları saçıyorlardı.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yaşayan halk genellikle dine bağlı ve saygılı olmakla birlikte, çoğunluğu İslami şuurdan yoksun ve cahildi. Onun için ikna edilmeleri, kandırılma- ları ve yönlendirilmeleri yani istismar edilmeleri kolay oluyordu. Ayrıca bölge sosyo-ekonomik yönden de geri kalmıştı. İşsizlik ve fakirlik hat safhada idi. Yeterli devlet ve özel sektör yatırımları yapılmıyor, halka istihdam alanları açılmıyordu. Devlet bürokrasisi de bölgeyi sürgün yeri olarak gördüğü için sorunlu ve liyakatsiz personeller bu bölgeye gönderiliyor, kamu personelinin olumsuz tavır ve davranışları devletin halk nezdinde ki güven ve itibarını daha da zedeliyordu.

Tüm bunlar ve sayamadığımız daha pek çok nedenlerden dolayı, saçılan bölücülük fitnesi zemin bularak yeşermiş; istismar edilen kandırılan bölge insanı devletine karşı isyan hareketi ve terör örgütlerine katılmaya itilmiştir.

Bölücülük faaliyetleri karşısında ülkede yanlış bir kanaat oluşmuş, sanki tüm bölge halkı bölücüymüş gibi hain damgası vurulmuştur. Bölücülükle ilgisi olmayan insanların hain olarak görülmesi ve potansiyel suçlu muamelesine uğraması, bölücülük fitnesini daha da yaygınlaş- tırmaktan başka bir işe yaramamıştır.

Bazen de devletin çok yanlış uygulamaları olmuş; birisinin suçu ile çok insanlar cezalandırıl- mıştır. Mesela terör olaylarına karışan bir terörist yüzünden bütün ailesi veya sülalesi hain muamele- sine maruz bırakılmış, bu ise bölücülük bataklığını daha da büyüten bir sonuç vermiştir.

Bazen bir köyün yakınlarında mayın patladı diye, bütün köy halkı cezalandırılmış, köyünden, malından, mülkünden uzaklaştırılmıştır. Hiçbir mahkeme kararı olmadan, bazen bir memurun veya kolluk görevlisinin ağzından çıkan üç beş cümle söz ile boşaltılan köylerin halkını köylerine geri döndürebilmek için devletin ne kadar büyük gayret ve paralar sarf ettiğini çok kısa bir geçmişte hep beraber gördük. Boşalan köylerin-Şehre göçün yol açtığı sağlıksız büyüme, alt yapı sorunları ve sosyal felaketleri hala yoğun şekilde yaşıyoruz. Ve bu sosyal felaket sadece ve sadece bölücülerin ekmeğine yağ sürdü.

Kıro diye alay edip küçümsediğimiz bu insanların çocukları şehir hayatında suç şebekeleri ile tanıştılar ve birer suç makinesi olarak kullanıldılar. Daha zeki ve şanslı olanları ise okudu ve üniversite eğitimi aldı. Manevi duygularından mahrum bırakılan, İman, Kuran, Allah, Peygamber sevgisi, İnsan sevgisi, vatan, millet, bayrak sevdası aşılanmayan bu çocuklar sadece pozitif ilimleri tahsil etmekle, suç örgütlerinin elinde daha yetenekli birer suç makinesi haline geldiler. Bu gün PKK bünyesinde çok sayıda tıp, hukuk, siyasal bilgiler, mühendislik fakültesi mezunları var. Dini terbiyeden mahrum kalan bir çocuk terör örgütünün eline düşünce devlete daha etkili ihanet etme yollarını ve askerin yoluna mayını daha iyi döşeme usullerini öğreniyor. Daha tehlikeli bir terörist haline geliyor. Yani eğitimde eksik ve yanlış olmamalı tam ve doğru eğitim ve özelliklede edep dersleri verilmeli.

OHAL Uygulamaları Ne Getirdi:

Bölgede uygulanan olağanüstü hal şartları da halkı devletten uzaklaştırıp, terör örgütünün kucağına itmiştir. Ülkemizin yaşadığı tecrübeler, OHAL ilanının sorunu çözmediğini, aksine yarayı daha da derinleştirdiğini gösterdi. Bölge halkı adeta devlet ile bölücü terör örgütü baskısı arasında sıkışıp kaldı. Normal olmayan hayat şartlarında ( OHAL şartlarında) doğup-büyüyen bir nesil yetişti. Bölgede Kürt Milliyetçiliği bu dönemde yayıldı ve yerleşti. Bölücü terör örgütü en fazla ve en kolay bu dönemde militan kazandı. Çünkü olağanüstü şartlarda yaşayana insanların istismar edilmesi, kandırılması ve yönlendirilmesi çok kolaydır. Kısıtlanmışlık, ezilmişlik ve sömürülmüşlük propagandasına birde fakirlik ve cehalet eklenince istismar çok kolay hale geldi.
İşte onun için olağanüstü hallerde terör örgütü palazlanıyor, taban buluyor, güçleniyor. Normal şartlarda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmanın nimetlerini yaşıyor. Kendi işiyle-gücüyle meşgul oluyor. Kendi ticaretini, tarımını ve hayvancılığını yapıyor. Hakkari'den Edirne'ye kadar her yerde özgürce geziyor, dolaşıyor iş yapıyor, eğitimine devam ediyor…Yani normalleşiyor . Normal şartlarda bir hayat yaşıyor. Huzur ve güvenin lezzetini alıyor. Vatandaş olmanın hazzını yaşıyor ve bütün ülkeyi kendi öz vatanı olarak inanıyor. Huzurunun kaçmasını istemediği içinde anarşi ve terörü arzu etmiyor. Güven içinde yaşamak istiyor. Kendi işinin, düzeninin bozulmasını istemiyor. O zaman ne oluyor? Elbette terör örgütü taban kaybediyor, yayılacak zemin bulamıyor. Eleman (militan)temin etme sıkıntısına düşüyor. Güç ve itibar kaybediyor. Dağılma sürecine giriyor, kopmalar olmaya başlıyor.

OHAL'in kalkmasından sonra, terör örgütünün bölgeden militan elde edemediğini, eleman sıkıntısı çektiğini ve daha çok Avrupa'dan militan temin ettiğini hepimiz çok iyi biliyoruz.

Şimdi çok hassas bir dönemde bulunuyoruz. Bölge insanı huzur ve güvenin lezzetini aldı. Hayat normalleşmeye başladı. Ülke genelinde birlik ve bütünlük bağları güçlenmeye başladı.

Irk Temelinde Bakılırsa:

Bugün kim ne derse desin, Kürtler kendilerini artık ayrı bir millet olarak görmektedir. Dili ile giyim-kuşamı ile, folklorik değerleri ile, örf ve adetleri ile kendilerini ayrı bir millet olarak algılamaktadırlar. Ve maalesef menfi kürt milliyetçiliği hızla yayılmaktadır. Ve yine maalesef kürt milliyetçilerinin çoğu İslam'a yabancı Marksist ve materyalist hayat felsefesine sahip insanlardır. Bunlar Ermenileri kendilerine Türklerden daha yakın görmekte ve terör örgütü bünyesinde askerimize karşı ermeni militanlarıyla birlikte kurşun sıkmaktadırlar. Şuurlu dindar Kürtlerin ise devlete bağlı olduğu ve bölücülüğe rağbet etmedikleri ise bilinen bir gerçektir.

Çözüm İçin Bediüzzaman'a Kulak Verilmeli:

Bölücülük bataklığının kökünden kurtulabilme si ve bölücü terör sorununa kalıcı çözüm üretebil- mesi için devletin ve halkın Bediüzzaman'a kulak vermesi ve Risale-i Nur'daki esaslara itibar edilerek yayılması ferdi ve toplumsal hayata ışık tutması gerektiğini düşünüyoruz.

Çünkü Bediüzzaman, ülkemizde halkın çok büyük kesimini teşkil eden Türk-Kürt ve Arap kökenli insanlarımızın itibar ettiği, saygı ve hürmet gösterdiği bir zattır. Zira Bediüzzaman, neseben Hz.Hasan ve Hz.Hüseyin soylarından gelen bir seyyid yani Arap kökenli bir insandır. Ancak Bitlis'te kürt nüfusun yoğun olduğu bir bir memlekette dünyaya gelmiş ve kürt gelenekleri ve hayat tarzı ile yetişmiş, kürt olarak nitelendirilmiş ve kendisi bu nitelendirmeye itiraz etmeyerek kürt kimliğini benimsemiştir. Bediüzzaman'ın hizmeti- nin çok büyük bir kısmı Türk Milletine olmuş ve kendiside Türk Milletine çok büyük bir muhabbet duymaktadır. Kısacası Bediüzzaman hazretleri Kürtler, Türkler ve Araplar için sevilen, sayılan, hürmet ve kendisine itibar edilen ortak bir isim ortak bir değerdir.Bediüzzaman, hem Türkleri hem de Kürtleri çok iyi tanımaktadır. Yani her iki milleti de tüm özellikleri ile çok iyi tanıyan mümtaz şahsiyetlerden birisidir. Onun için Türkler ve Kürtler arasında meydana gelebilecek ihtilaf ve nifak konularını da, birlik ve beraberliği tesis edecek bağları da en doğru şekilde tespit ve teşhis edebilecek bir zattır.

Bediüzzaman, her milletten talebeleri olan, eserleri her milletten insanlar tarafından okunup istifade edilen mümtaz bir şahsiyettir. Demek ki onun eserlerinde her milletten insana hitap eden ve tüm insanları ortak değerler etrafında toplayabilen birleştirici bir özellik var.

Bediüzzaman, hem Osmanlı hem de Türkiye Cumhuriyeti idaresinde yaşamış sosyal ve kültürel değişimi yakından takip etmiş ve hadiselerin içinde yaşamış; sosyal ve siyasal hayattaki kırılma noktalarının canlı şahidi olmuş, her devrin ve tüm gelişmelerin sebep ve detaylarını bilen, gelişmeleri doğru okuyup çözüm reçeteleri üreten; yaşadığı her devirde tehdit ve tehlikelere karşı halkı ve devleti uyaran ve yol gösteren mümtaz bir şahsiyet ve büyük bir mütefekkirdir. Risale-i Nur'da ırkçılığa, bölücülüğe ve terörizme karşı somut çözüm önerileri yer almaktadır.

Terörle mücadele konusunda devlet her yolu denediği halde şimdiye kadar Bediüzzaman'ın fikirlerine kulağını tıkadı. Güneydoğu Anadolu'da bazı şeyhler bile PKK terör örgütüne sempatizan veya destekçi olduğu halde; kürt kökenli Risale-i Nur talebeleri asla bölücülüğe taviz vermediler ve terör örgütüne sempatizan veya taraftar olmadılar. Devlete bağlı kalıp birlik ve bütünlüğümüzün tesisi için çalıştılar. Bu gerçeği dikkate alan devlet kurumlarının Bediüzzaman'a kulak vermesi ve Risale-i Nur da ki çözüm önerilerine itibar etmesi gerekir.

Terörle mücadele konusunda gerek Bediüzza- man hazretlerinin hayatından ve gerekse Risale-i Nur Külliyatından tespit edebildiğimiz bazı hususları paylaşmak istiyoruz:

Bediüzzaman Kürt Devletine karşıdır:

Mondros Mütarekesi sonrası İstanbul'un işgal altında olduğu günlerde devrin meşhur gazeteci- lerinden birisi olan Şeyhülmuharririn namıyla bilinen Konsolidçi Asaf Bey, o günlere ilişkin bir hatırasını şöyle nakleder:
Bir gün Divanyolu'ndaki matbaamızda oturur- ken odaya bir adam girdi. Kıyafeti tuhafça idi. Başında külaha benzer bir şey vardı. Bu adamı görünce Mevlanzade ayağa kalktı, beni göstererek:
'Efendim'dedi, 'Başmuharririmiz Konsolidçi Asaf…'
Ve bana hitap ederek:
'Oğlum' dedi. “Bu zat en büyük din alimlerimizden Bediüzzüman Said Nursi'dir.”
Bende o zaman Bediüzzaman'la konuşmaya başladım. Hakikaten yüksek ilmi konuşmaları ile çok müstefit oldum. Bundan sonra, sık sık matbaamıza geliyordu. Onunla konuşuyorduk. Bazen birlikte dışarı çıkıp şehir içinde gezdikleri- miz bile oluyordu.
Bilmem ne kadar zaman sonra idi. Said Nursi İstanbul'dan ayrılmıştı. Memleketine mi yoksa başka bir yere mi gitmişti, şimdi hatırlamıyorum. Almanya ve müttefikleri büyük bir hezimete uğramışlardı. Memleket parçalanmış, vatanın her parçasında yeni hükümetler türemeye başlamıştı. Ermenistan da bunlardan biridir. Mevlanzade Rıfat Bey, bir gün bana dedi ki:

‘Oğlum Ermenistan hükümeti kuruluyor. Onların Ermenistan kurmalarına karşılık, impara- torluk dağıldığına göre bizde Kürdistan kuralım'

Ben hayretle yüzüne bakınca, o bana dedi ki:
“Ben vatan haini değilim. Onu yıkanların Allah belasını versin. Birer hırsız gibi kaçtılar. Filhakika bir Kuva-yı Milliye var, ama ümit pek zayıf. Mu'cize devrinde değiliz. Ben bu işi Said Nursi'ye yazacağım. Çünkü onun nüfuzu çok kuvvetlidir. Hatırı çok sayılır. Onun için bu zata bir mektup yazıp göndereceğim. Ve ondan teşrik-i mesai isteyeceğim.”
Mevlanzade mektubunu yazıp gönderdi. Bundan on gün kadar geçmişti, belki de on beş gün, hatırlamıyorum. Bir gün matbaamızda oturuyor- duk. Misafirlerimiz de vardı. O zamanlar Bahriye Nazırı olan Cakalı Hamdi Paşa ile Divan-ı Harb-i Örfi Reisi nezdimizde idiler. Şuradan buradan konuşuyorduk. Bu sırada posta müvezzii odaya girdi ve bir mektup bırakarak çıkıp gitti. Rıfat Bey mektubu okurken yüzünü ekşitiyor, hiddetlendiği aşikar görülüyordu. Rıfat Bey mektubu okuduktan sonra bana fırlatarak:

“Oku da gör” dedi. “Bediüzzaman benim tekliflerimi reddediyor. (Ben senin fikrine taraftar değilim) diyor.”
Mektubu gizli okumak çok ayıp olacaktı. Aşikar olarak okumaya başladım. Cakalı Hamdi Bey ile Divan-ı Harb-i Örfi Reisi Mustafa Paşa da dinliyorlardı. Bediüzzaman'ın bu cevabı mektubu aynen hatırımda olmamakla beraber, Bediüzzaman bu mektubunda, Mevlanzade'nin Kürdistan kurma teklifini reddediyor: “Rıfat Bey, Kürdistan teşkil etmek değil, Osmanlı İmparatorluğunu ihya edelim. Bunu kabul edersen canımı bile feda ederek çalışırım” diyordu. Benim aşikar olarak okuduğum mektubu misafirlerimiz de dinledikten sonra Mustafa Paşa, Mevlanzade'ye:
'Rıfat Bey, sen yanlış düşünüyorsun. Bediüzzaman doğru söylüyor. Kürdistan kurmak değil, Osmanlı İmparatorluğunu yeniden kurmak lazımdır' dedi….
Yine aynı dönemde “Kürt Teali Cemiyeti”nin reisi Abdülkadir'den gelen Kürdistan kurma tekliflerine de Bediüzzaman şu cevabı veriyordu: “Allahü Zülcelal Hazretleri, Kur'an ı Kerimde, 'Öyle bir kavim getireceğim ki, onlar Allah'ı severler, Allah da onları sever' diye buyurmuştur. Ben de bu beyan-ı İlahi karşısında düşündüm, bu kavmin bin yıldan beri alem-i İslamın bayraktar- lığını yapan Türk milleti olduğunu anladım. Bu kahraman millete hizmet yerine dört yüz elli milyon hakiki Müslümanın kardeşliğine bedel birkaç akılsız kavmiyetçi kimsenin peşinden gitmem.” (Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi/Necmeddin Şahiner)

Bediüzzaman'ın Bölücülere Tepkisi:

Bediüzzaman Hazretleri, başta Şeyh Said isyanı olmak üzere tüm isyan ve bölücülük hareketlerinin karşısında olmuş; hem isyancıların teşebbüslerin- den vazgeçirilmesi, hemde halkın isyancılara itibar etmemesi ve isyanlara katılmaması yönünde çok büyük gayretler sarfetmiştir. O nun Şeyh Said isyanı öncesi kendisinden destek talep eden isyancılara verdiği cevap çok çarpıcı ve ibretlerle doludur. Necmeddin Şahiner'in Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi isimli kitabından aynen aktarıyoruz:

Şark isyanından bir müddet önce, Erek Dağında Kürt aşiret ağalarından ve Hamidiye Paşalarından Kör Hüseyin Paşa geldi. Bediüzzamanla hususi görüşmek istedi ve ona hitaben:
“Üstadım, bu talebeleri çıkart. Sizinle mahrem görüşeceklerim var” dedi.
Bediüzzaman da, “Hüseyin Paşa! Bunlar benim vücudumun azaları gibidir, ayrı değiller” dedi.
Bunun üzerine Hüseyin Paşa heybesini açarak bir mendil çıkardı. Mendil altınla dolu idi. Bediüzzamana, “Bu minnetsiz olarak benim malı- mın zekatıdır. Bunu kabul et, fakirlere, misafirlere ve talebelere sarfet.”
Bediüzzaman çok hiddetlendi ve Paşaya “Paşa! Sen hiç alim ve hocalara sormadın mı? Zekat, yerinden nakil olur mu? Senin köyünde fakir akraban ve yakınların yok mu? Niçin getirdin?” diyerek reddetti.
Bunun üzerine Hüseyin Paşa: “Sizinle bir müşaverem var. Askerim hazır, atlar hazır, silahlar ve cephaneler de hazır. Sizden emir bekliyoruz.”
Bediüzzaman: “Sen ne diyorsun? Ne yapacaksın? Kiminle harbedeceksin?
Hüseyin Paşa: “Mustafa Kemal'le.”
Bediüzzaman: “Mustafa Kemal'in askeri kim?”
Hüseyin Paşa: “Ne diyeyim… İşte askerdir.”
Bediüzzaman: Askerler bu vatanın evladıdır. Senin ve benim akrabalarımdır. Kime vuracak- sın? Onlar kime vuracak? Düşün, idrak et. Ahmed 'i Mehmed'e Hasan'ı Hüseyin'e mi kırdıracaksın?

Hüseyin Paşa: “Böyle bir hayattansa ölmek daha iyidir.”
Bediüzzaman: “Ne olmuş hayata. Sen hayatın- dan bezmişsen, bütün Müslümanların, bütün zavallıların günahı ne, onlardan ne istiyorsun?”

Hüseyin Paşa şaşırdı ve mütehayyir kaldı. Sonra “Sen benim elimi ayağımı soğuttun. Ben şimdi aşiretimin korkusundan evime gidemem. Bütün aşiretler toplanmışlar. Benden söz alacaklar. Ben şimdi gidip, bu şekilde anlatsam, diyecekler: 'Hüseyin korktu.' Beş para ettin beni.”
Bediüzzaman: “Kullar arasında beş para ol. Allah katında makbul ol.”
Sonra Hüseyin Paşa döndü çaresiz köyüne gitti.

Nifaka Karşı İttifak:

II. Meşrutiyetin ilanından sonra, hükümete karşı ayaklanmaya teşvik edilen İstanbul da ki kürt kökenli hamallara, meşrutiyetin maliyetini ve hürriyetinin güzelliğini anlatarak onarlı yatıştıran Bediüzzaman, şu tespitlerde bulunmuştur: “İstibdat, zulüm ve tahakkümdür. Meşrutiyet, adalet ve şeriattır. Padişah peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa, peygambere tabii olmayıp zulüm edenler, padişahta olsalar haydutturlar. Bizim düşmanımız cehalet, zaruret ihtilaftır. Bu üç düşmana karşı sanat, marifet, ittifak silahıyla cihat edeceğiz. Ve bizi bir cihette teyakkuza ve terakkiye sevk eden hakiki kardeşlerimiz Türklerle ve komşularımızla dost olup el ele vereceğiz. Zira husumette fenalık var. Husumete vaktimiz yoktur. Hükümetin işine karışmayacağız. Zira hikmet-i hükümeti bilmiyoruz.” (Divan-ı Harbi Örfi)
Bediüzzaman hazretleri bu ifadelerinde, sosyal hayatımızı tehdit eden cehalet, fakirlik, geri kalmışlık ve nifak/ihtilaf illetlerine dikkat çekmekte; ve bu üç illete karşı sanayi ve teknoloji, eğitim ve ittifak silahları ile mücadele edebileceği- mizi belirtmektedir. Yani doğabilecek sosyal felaketlere karşı reçetemiz; sanayi ve teknolojik ilerlemenin sağlanması, yoksulluk kıskacının kırılarak maddi kalkınmanın sağlanması, eğitim yolu ile cehaletin yok edilmesi ve nifak tohumları- nın imha edilerek birlik ve beraberliğimizin korunmasıdır.

Bediüzzaman birlik ve beraberliğin yani itthadın nasıl tesis edilebileceğini de şu sözleri ile anlatmaktadır: “İttihad, cehl ile olmaz. İttihad, imtizac-ı efkardır. İmtizac-ı efkar marifetin şua-ı elektiriyle olur.” (Münazarat)

Bu sözleri ile Bediüzzaman birlik ve beraberli- ğin ancak fikir ve duygu birliği ile sağlanabilece- ğine; fikir ve duygu birliğinin ise ancak eğitim yoluyla gerçekleştirilebileceğine dikkat çekmekte- dir. Ayrıca “İttifak hüdadadır, hevada ve heveste değil...” sözleri ile de meşru zeminde ve meşru dairede uzlaşı ve birliğin tesis edilmesi zorunlulu- ğuna vurgu yapmaktadır. Yine “Bu zamanın en büyük farz vazifesi ittihad-ı İslam dır.” Sözleri ile de Müslümanların arasındaki birlik ve beraberliğin korunmasının önemini anlatmakta ve birlik ve beraberliğin tesis edilmesini en büyük farz yani en önemli dini vecibe olarak ifade etmektedir.

Bediüzzaman hazretleri, “Küre-i zemin gibi ağır ve alem-i İslamiyet'e çökmüş olan mesaib ve devahiye karşı nokta-i istinadımız: Muhabbet ile ittihadı, marifet ile imtizac-ı efkarı, uhuvvet ile teavünü emreden nokta-i İslamiyettir.” (Sünühat) sözleri Müslümanlar arasında birlik ve beraberliğin sevgi/muhabbetin yaygınlaştırılması ile fikir ve duygu birliğinin eğitim ile, yardımlaşma ve dayanışmanın ise uhuvvet/kardeşlik duygularının yaygınlaşması ile gerçekleştirilebileceğini ve bunları da ancak İslam Dininin sağlayabileceğini belirtmektedir.

Bediüzzaman Said Nursi'nin milli birlik ve beraberliğimizin tesisine verdiği önemi kısaca aktarmaya çalıştık. Şimdi de Risale-i nur Külliya- tının muhtelif yerlerinde geçen bölücü terör bataklığının kurutulmasına yönelik görüş ve tavsiyelerini maddeler halinde kısaca özetlemeye çalışalım:

1-Irkçılık yerine müspet milliyetçilik anlayışı:

Etnik milliyetçilik fikirlerinin Osmanlı Devleti- ni bölmek, parçalamak ve yıkmak amacıyla batı dünyası tarafından İslam aleminin bünyesine nifak tohumları olarak ekildiğine, yani milliyetçilik akımlarının dış kaynaklı olduğuna dikkat çeken Bediüzzaman, ırkçılığı esas alan etnik milliyetçilik yerine “Osmanlı Milliyeti ve İslam Milliyetçiliği” kavramlarını ikame etmektedir.

Bediüzzaman millet kavramını tarif ederken: “Dil, din, vatan münasebatına bakılacak. Eğer üçü bir ise, zaten kuvvetli bir millet; eğer biri noksan olursa, tekrar milliyet dairesine dahildir.” (Mektuba) ölçüsünü getirmektedir. Ona göre millet olmanın en temel şartları din ve vatan birliğidir. Bu nedenler Osmanlı ülkesinde yaşayan tüm Müslümanları din ve vatan birliği nedeniyle Osmanlı Milleti olarak isimlendirmekte ve milliyetimizin esası İslamiyet tir, demektedir. Zaten Osmanlı Devletinde halk asli vatandaş olan Müslümanlar ve azınlık statüsüne sahip gayr-i Müslimler olarak iki guruba ayırırdı. Onun için de tüm Müslümanlar kendilerini Osmanlı Devletinin demokratik yapısında asli unsur olarak görürler ve herhangi bir rahatsızlık duymazlardı.

Bediüzzaman, İslam Alemini büyük bir aşirete ve Müslüman milletleri de o İslam Aşiretinde yer alan aile ve sülalelere benzetmektedir. Cenab-ı Hakim insanları farklı kavim ve milletlere mensup olarak yaratmasındaki hikmetleri izah ettiği 26. Mektup isimli eserinde şöyle demektedir:

“Nasıl ki bir ordu fırkalara, fırkalar alaylara, alaylar taburlara, bölüklere, tâ takımlara kadar tefrik edilir. Tâ ki, her neferin muhtelif ve müteaddit münasebâtı ve o münasebâta göre vazifeleri tanınsın, bilinsin-tâ, o ordunun efradları, düstur-u teâvün altında hakikî bir vazife-i umumiye görsün ve hayat-ı içtimaiyeleri a'dânın hücumundan masun kalsın. Yoksa, tefrik ve inkısam, bir bölük bir bölüğe karşı rekabet etsin, bir tabur bir tabura karşı muhasamet etsin, bir fırka bir fırkanın aksine hareket etsin değildir.
Aynen öyle de, heyet-i içtimaiye-i İslâmiye büyük bir ordudur; kabâil ve tavâife inkısam edilmiş. Fakat bin bir bir birler adedince cihet-i vahdetleri var: Hâlıkları bir, Rezzakları bir, Peygamberleri bir kıbleleri bir, kitapları bir, vatanları bir-bir, bir, bir, binler kadar bir, bir...
İşte bu kadar bir birler uhuvveti, muhabbeti ve vahdeti iktiza ediyorlar. Demek, kabâil ve tavâife inkısam, şu âyetin ilân ettiği gibi, teârüf içindir, teâvün içindir; tenâkür için değil, tehâsum için değildir.”

2- Hamiyet-i Diniye'nin canlandırılması:

Bediüzzaman hazretleri her türlü sosyal ve ekonomik sorunların çözümünde anahtar rolü hamiyeti diniyenin canlandırılmasına atfetmek- tedir. Buna delil olarak da:

“Ekser enbiyanın Asya'da zuhuru ve ağleb-i hükemanın Avrupa'da gelmesi, kader-i ilahinin bir remzi, bir işaretidir ki; din ve kalptir. Felsefe ve hikmet ise, din ve kalbe yardım etmeli, yerine geçmemeli... Hem ne vakit ehl-i İslam, dinine ciddi sahip olmuşlarsa o zamana nispeten yüksek terakki etmişler. Buna şahit, Avrupa'nın en büyük üstadı Endülüs Devlet-i İslamiyesidir. Hem ne vakit cemaat-i islamiye dine karşı lakayt vaziyeti almışlar, perişan vaziyete düşerek tedenni etmişler.” (26.Mektup)

Avrupayı bir dükkan veya kışlaya, Asya'yı ise bir mezra ve camii ye benzeten Bediüzzaman hazretleri Asya insanının ancak dini, manevi duygularının canlandırılması ile uyanıp harekete geçirilebileceğini belirtmektedir. Bu nedenle maddi ve manevi kalkınmanın, huzur güven ve esenliğin temel şartı dini duyguların canlandırılması ve şahlandırılmasıdır. Bunun da en iyi yolu İlâ-i Kelimetullah davasıdır. Zira her Müslüman ila-i kelimetullah ile mükelleftir. Bu zaman da da İla-i Kelimetullah yapabilmenin en büyük şartı maddeten kalkınmaktır. İşte İslam Aleminin maddeten kalkınmasının ve fakirlik kısır döngüsünü kırıp yükselmesinin motoru İla-i Kelimetullah idealidir. Ayrıca hamiyet duyguları canlanan bir Müslüman izzet-i islamiyenin muhafazasını bir görev bileceği gibi, cesaret, şecaat, fedakarlık, sebat, sadakat, muhabbet, şefkat vb. islamiyetten kaynaklanan ulvi seciyelere sahip olacaktır.

3- Uhuvvet-i İslamiyenin (İslam Kardeşliğinin) Yayılması:

“Tevhid-i İmani, elbette tevhid-i kulubu ister. Ve vahdet-i itikat dahi vahdet-i içtimaiyeyi iktiza eder.” (Uhuvvet Risalesi) diyen Bediüzzaman, inanç birliğinin gönül ve duygu birliğini doğuracağını, bunun da sosyal hayatta da birlik ve beraberlik içerisinde olması gerektiğini belirtmektedir.
Bediüzzaman İslam kardeşliğinin önemini Uhuvvet Risalesinde şu ifadelerle anlatmaktadır:
“Eğer muhabbet, kendi esbabının rüçhaniyeti ne göre bir kalbde hakikî bulunsa, o vakit adâvet mecazî olur, acımak suretine inkılâp eder. Evet, mü'min, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil, belki lütufla ıslahına çalışır. Onun için, nass-ı hadisle, "Üç günden fazla mü'min mü'mine küsüp kat-ı mükâleme etmeyecek."1
Eğer esbab-ı adâvet galebe çalıp, adâvet, hakikatiyle bir kalbde bulunsa, o vakit muhabbet mecazî olur, tasannu ve temellük suretine girer.
Ey insafsız adam! Şimdi bak ki, mü'min kardeşine kin ve adâvet ne kadar zulümdür. Çünkü nasıl ki sen âdi, küçük taşları Kâbeden daha ehemmiyetli ve Cebel-i Uhud'dan daha büyük desen, çirkin bir akılsızlık edersin. Aynen öyle de, Kâbe hürmetinde olan iman ve Cebel-i Uhud azametinde olan İslâmiyet gibi çok evsâf-ı İslâmiye muhabbeti ve ittifakı istediği halde, mü'mine karşı adâvete sebebiyet veren ve âdi taşlar hükmünde olan bazı kusurâtı iman ve İslâmiyete tercih etmek, o derece insafsızlık ve akılsızlık ve pek büyük bir zulüm olduğunu, aklın varsa anlarsın.
Evet, tevhid-i imanî, elbette tevhid-i kulûbu ister. Ve vahdet-i itikad dahi, vahdet-i içtimaiyeyi iktiza eder. Evet, inkâr edemezsin ki, sen bir adamla beraber bir taburda bulunmakla, o adama karşı dostâne bir rabıta anlarsın; ve bir kumandanın emri altında beraber bulunduğu- nuzdan, arkadaşâne bir alâka telâkki edersin. Ve bir memlekette beraber bulunmakla, uhuvvet- kârâne bir münasebet hissedersin. Halbuki, imanın verdiği nur ve şuurla ve sana gösterdiği ve bildirdiği esmâ-i İlâhiye adedince vahdet alâkaları ve ittifak rabıtaları ve uhuvvet münase- betleri var.
Meselâ, her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir-bir, bir, bine kadar bir, bir.
Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir-bir, bir, yüze kadar bir, bir.
Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketi- niz bir-ona kadar bir, bir.
Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak mânevî zincirler bulundukları halde, şikak ve nifâka, kin ve adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü'mine karşı hakikî adâvet etmek ve kin bağlamak, ne kadar o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münasebât-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i'tisaf olduğunu, kalbin ölmemişse, aklın sönmemişse anlarsın.”

4- Düşmanlık Duygularının Terk Edilerek Muhabbet, Sevgi Duygularının Yaygınlaştırılması:

Avrupa ilerlerken İslam aleminin geri kalması ve adeta sükut etmesinin sebeplerini anlatan Bediüzzaman, İslam aleminin en önemli hastalık- larından birinin de “adavete muhabbet” yani düşmanlık ve husumet duygularının itibar görüp yayılması olduğunu söylemektedir. Ve şöyle demektedir:

“Muhabbete en layık şey muhabbettir ve husumete en layık sıfat hurumettir. Yani hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi temin eden ve saadete sevk eden muhabbet ve sevmek sıfatı en ziyade sevilmeye ve muhabbete layıktır. Ve hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi zir-ü zeber eden düşmanlık ve adavet, her şey den ziyade nefrete ve adavete ve ondan çekilmeğe müstehak ve çirkin ve muzır bir sıfattır.” (Hutbe-i Şamiye)

5- Birisinin Hatasıyla Başkalarının Sorumlu Tutulmaması ve Adalet-i Mahzanın Uygulanması:

“Adalet-i mahzanın en büyük düsturu... Bir masumun hayatı, kanı hatta umum beşer için olsa da heder olmaz. İkisi nazar-ı kudrette bir olduğu gibi, nazar-ı adalette de birdir... Hakkın küçüğü büyüğü olmaz...” (Sünühat)

Yani bir köyün yolunda teröristler mayın patlattı diye tüm köy halkı cezalandırılmayacak, o köyün hepsi terörist olup, tek bir tane bile masum bulunsa o masumun hakkı muhafaza edilecek.

Ailenin bir ferdi terör örgütüne katıldı diye bütün aile fertleri ve sülalesi hain edilip cezalandırılmayacak.

İnsanlar devletin adaletinden ve haklarının korunacağından emin olacaklar, haksız ve hukuksuz muamelelere maruz bırakılmayacağı hususunda devlete güvenecekler.

6- Hürriyet ve Demokratik Katılımın Sağlanması:

Bediüzzaman hazretleri, “Asya'nın ve Alem-i İslam'ın istikbalde terakkisinin birinci kapısı, meşrutiyet-i meşrua ve şeriat dairesindeki hürriyettir. Ve tali ve taht ve baht-ı İslam'ın anahtarı da meşrutiyetteki şuradır” (divan-ı Harbi Örfi) demektedir.

Bediüzzaman'a göre Müslümanların geri kalmalarındaki en önemli sebeplerden biride bulaşıcı hastalık gibi ferdi ve toplumsal hayatın her alanını kuşatmış olan baskı ve istibdattır.

Hürriyetin tesisi ile beyinler üzerindeki ipotek kalkacak, hür düşünce ve hür teşebbüs gelişecektir. Demokratik katılım ile de halk sosyal ve siyasal hayatta kendini ifade edebilme, kararlara katılma imkanı bulacak ve aidiyet ve mensubiyet duyguları gelişecektir.

7- Her Türlü Dünyevi Saadetin Asayişe Bağlı Olduğu:

Bediüzzaman Hazretleri, Münazarat isimli eserinde her türlü dünyevi saadetin esasının asayişin muhafaza edilmesine bağlı olduğunu belirtmektedir. Huzur, güven ve ekonomik refahın vücuda gelmesinin en önemli şartlarından biriside istikrar ortamının mevcut olmasıdır. İstikrarın olmadığı yerde yatırımda olmaz, ticarette olmaz, ziraatta olmaz. Ekonomik refah düzeyi yükselti- lemez, huzur ve güven tesis edilemez.

Bu gerçekler, halka çok iyi anlatılmalı, terörizme prim verilmesinin, yardım ve yataklık yapılmasının kendi huzur, refah ve mutluluklarını yok edeceği ve kendilerine zarar vereceği çok iyi izah edilmeli; terörizmin toplumsal taban bulması önlenmelidir.

Öte yandan Devlette vatandaşının can ve mal güvenliğini sağlamalı, vatandaş hakkının korundu- ğundan emin olmalı ve kendini güvende hisset- melidir.

Huzur ve güven ortamında bölücü terör toplumsal taban bulamayacaktır.

8-Kürtlerin Huzur ve Saadetinin Türklerin Huzur ve Saadetine Bağlı Olduğu:

Bediüzzaman Hazretleri, Hutbe-i Şamiye isimli eserinde:
“Kürt gibi küçük taifelerin menfaati ve saadet-i dünyeviyeleri ve uhreviyeleri sizin gibi büyük ve muazzam taife olan Arab ve Türk gibi hakim üstatlara bağlıdır....” demektedir. Ayrıca Doğudaki Kürt aşiretleri ile sohbetlerinde söylediği şu ifadeler çok ilginçtir:
“Emin olunuz biz Kürtler başkalarına benzemiyoruz. Yakinen biliyoruz ki, içtimai hayatımız Türklerin hayat ve saadetinden neş'et eder.” (Münazarat)

Bediüzzaman Hazretleri bugünde çok geçerli olan bir gerçeğe dikkat çekmektedir: Kürtler ve Türkler et ve tırnak gibi birleşmiş ve ayrılamaz bir hale gelmiştir. Aile hayatından, ticaret hayatına kadar ferdi ve sosyal hayatın her alanında bu iki kardeş taife ayrılamaz bir birliktelik vücuda getirmişlerdir. Birisinin başı veya dişi ağrıdığı zaman ötekinin bundan acı ve sancı duymaması mümkün değildir. Birisi kargaşa ve bunalım yaşarken, diğerinin huzur ve istikrara sahip olması mümkün değildir.

Dış güçler, etnik Kürtçülüğü Türkiye'ye karşı bir koz ve şantaj aleti olarak kullanıyor. Bediüzza- man şu uyarıyı yapıyor: Türklerin başı belada iken, onlar sıkıntı yaşarken; sizler asla mesut ve rahat olamazsınız. Rahat ve huzur istiyorsanız, Türklerin huzur ve istikrarını muhafaza etmelisiniz!

İşte bu gerçekler halka çok iyi anlatılmalı, birlik ve beraberliğin nimetleri hatırlatılmalıdır.

9-İslami Şuur Getirilerek Dış Güçlerin Oyunlarının Bozulması:

Bediüzzaman, ırkçılık ve bölücülük fitnesinin Müslümanların arasına zalim Avrupa devletleri tarafından atıldığını belirtiyor.

Bugünde Ortadoğu'yu ve enerji kaynaklarını kontrol altına almak isteyen Amerika, Avrupa, İsrail, İran ve Rusya gibi devletler bölücü terör örgütünü destekliyor ve himaye ediyorlar.

Müslüman olma şuuru canlandırılarak; Müslüman Kürde Amerika veya İsrail'in eline tutuşturmuş olduğu silahı Müslüman Türk'e karşı kullanmanın İslam'a ihanet ve gayrimüslimlere hizmet olacağı bilinci verilmelidir. Ermeni ile omuz omuza Mehmetçiğe kurşun sıkmanın en büyük ihanet olduğu öğretilmelidir.

10-Eğitim:
Bediüzzamana göre bütün sorunların kaynağın da cehalet yatmakta ve çözüm yolu eğitimden geçmektedir. Divanı Harb-i Örfi'de ki müdaafasın- da kullandığı sözler çok önemlidir:

“Ben Vilayat-ı Şarkiyede aşiretlerin hal-i perişaniyetini görüyordum. Anladım ki: Dünyevi bir saadetimiz, bir cihetle fünun-u cedide-i medeniye ile olacak. O fünunda gayr-ı müteaffin bir mecrası ulema ve bir menbaıda medreseler olmak lazımdır. Tâ ulema-i din, fünun ile ünsiyet peyda etsin.

Zira, o vilayatta nim-bedevi vatandaşların zimam-ı ihtiyarı ulema elindedir...”

Bu ifadelerinde Bediüzzaman iki önemli hususa vurgu yapmaktadır. Birincisi Doğu illerinin refah ve saadeti yeni medeniyet fenleri ile olacaktır. Fen ilimlerinin tahsili de ulema ve medreseler vasıtasıyla olmalı, din ve fen ilimleri ünsiyet yakınlık peyda etmelidir. Çünkü burada ikinci önemli husus geliyor: Doğuda yaşayan halk alimlere çok büyük saygı ve hürmet duymakta ve ihtiyarları bir nevi ulemanın elinde bulunmaktadır. Ulemanın soğuk baktığı bir gelişmenin olması adeta imkansızdır. Onun için bölgeye yenilikler alimler ve medreseler vasıtasıyla girmelidir.

Bediüzzama'ın arzu ettiği ideal eğitim sistemi, din ve fen ilimlerinin birlikte tedris edildiği, Kürtçe, Arapça ve Türkçe dillerin de eğitim yapan, ilmi özerkliğe sahip eğitim müesseselerinin vücuda getirilmesidir. Hayalindeki bu eğitim modelini hayata geçirebilmek için “Medresetüzzehra” projesini geliştirmiş ve projeyi hayata geçirebilmek için çok büyük mücadeleler vermiştir.

Eğitim müfredatında din ve fen ilimlerinin birlikte okutulmasının gerekliliğini Bediüzzaman şu cümleler ile açıklamaktadır:

“Vicdanın ziyası, ulum-u diniyedir. Aklın nuru, fünunu medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit; birincisin de taassup ikincisin de hile, şüphe tevellüd eder.” (Münazarat)
Fen ilimlerini yanı sıra din ilimleri de okutulsaydı, Tıp Fakültesi mezunu bir genç dağa terörist tedavi etmeye gitmezdi. Mühendislik Fakültesi mezunu bire genç masum insanları katletmek için bomba düzenekler kurmazdı.

11-Ekonomik Kalkınma ve Refah Düzeyinin Yükselmesi:

Bediüzzaman, fakirliği İslam aleminin üç temel düşmanlarından birisi olarak saymaktadır. Bölgenin maddi yönden kalkınması iki yönlü gayret ve teşebbüslere bağlıdır.

Birincisi: Devlet Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde tüm altyapı yatırımlarını yapmalı, Kamu hizmetlerinin sunumu ve altyapı yatırımları bakımından ülkenin doğusu ile batısı arasında bir fark kalmamalıdır. Halk, Devlet hizmetlerinden en üst seviyede faydalandırılarak devlete olan güven ve itibar duyguları artırılmalıdır. Devlet ayrıca özel sektör yatırımları için cazip teşvik tedbirleri uygulamalı ve pozitif ayrımcılık yapmalıdır.

İkincisi: Halk içine düştüğü yeis, ümitsizlik girdabından kurtularak ümit ve şevk sahibi olmalı; her şeyi devletten beklemeyen, devlet yardımlarına göz dikip, devlet desteği ile hayatını sürdürmeye çalışan bir yaklaşımı terk etmeli; çalışarak, üreterek, alın teri ile kazanma ve geçinme yolunu benimsemelidir. Kaçakçılık gibi legal ve fıtri olmayan kazanç yollarından sakınarak, emek, alın teri ve üretime dayalı fıtri ve yasal işlerde çalışmalıdır.

Bediüzzaman, bu konuya hayati önem atfetmektedir. Kurtuluş reçetesini şöyle saymakta- dır:

-“Şeriat dairesinde ittihad-ı kulub,
-Muhabbet-i milliye,
-Maarif (eğitim)
-Sa'yi insani ( insanın çalışması, üretmesi)
-Terk-i sefahet” (Divanı Harbi Örfi)

Bediüzzaman, Münazarat isimli eserinde de fıtri, doğal ve meşru geçim kaynaklarının “sanat, ziraat, ticaret” olduğunu; fıtri ve doğal olmayan geçim yollarının ise “memuriyet ve her çeşit imaret (yani yapılaşma, kaynakları bina yapına sarf etme)” olduğunu belirtmektedir.

Bugün Doğuda yaşayan halkımızın en önemli ekonomik hastalığı; gayr-ı menkul teminine rağbet etme, maaşı garanti olan bir işte çalışma arzusu ve devlet yardımları ile geçinmeye çalışma ve kaçakçılık gibi legal olmayan gayr-ı meşru yollardan kazanç temin etme eğilimleridir.

Bediüzzaman insanın iç aleminde ve ferdi hayatında da iktisat ve kanaat sahibi olma, israf ve tembellikten kaçınma gibi kişisel erdemleri ısrarla telkin ve tavsiye etmektedir.

SONUÇ:

Bediüzzaman Hazretlerinin bölücü terör bataklığının kurutulmasına yönelik fikir ve tavsiyeleri yukarıda saymaya çalıştığımız hususlarla sınırlı değil. Biz Risale-i Nur deryasın- dan birkaç damlaya temas etmeye çalıştık.

Yazının dergi hacmi için çok fazla uzadığının farkında olarak, kısa kesmek zorunda kaldık. Ayrıntılı malumat edinmek isteyen meraklı ve dikkatli beyinleri Risale-i Nur Külliyatına havale ediyoruz.

Sonuç olarak; şunu ifade etmek isteriz: Türkiye bölücü terör musibetinden çok çekti. Çok kan aktı, göz yaşı döküldü, nice canlar yandı, ocaklar söndü. Çok çok büyük miktarda paralar sarf edildi. Yıllarımız ve kaynaklarımızı kaybettik.

Devlet ve millet, bölücü terör illetinden kurtulabilmek için her yolu denedi ve her çareye başvurdu.

Artık, basiret ve feraset sahibi, ülkesini, devletini ve milletini seven etkili ve yetkili çevreler, Risale-i Nur'la tanışmak ve barışmak, Bediüzzaman'a kulak vermek zorundadırlar. Çünkü bölücü terör bataklığını kurutabilecek çözüm reçeteleri Bediüzzaman'da ve Risale-i Nur Külliyatı'ndadır.


Bu Yazı 2663 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar