Kuruluşun 710. Yılında Yeniden Diriliş
..        

Mondros Mütarekesi sonrası İstanbul'un işgal altında olduğu günlerde devrin meşhur gazetecilerinden birisi olan ve Şeyhülmuharririn namıyla bilinen Konsolidçi Asaf Bey, o günlere ilişkin bir hatırasını şöyle nakleder:
Bir gün Divanyolu'ndaki matbaamızda otururken odaya bir adam girdi. Kıyafeti tuhafça idi. Başında külaha benzer bir şey vardı. Bu adamı görünce Mevlanzade ayağa kalktı, beni göstererek: “Efendim” dedi, “Başmuharririmiz Konsolidçi Asaf…”
Ve bana hitap ederek: “Oğlum” dedi. “Bu zat en büyük din alimlerimizden Bediüzzüman Said Nursi'dir.” Dedi. Bende o zaman Bediüzzaman'la konuşmaya başladım. Hakikaten yüksek ilmi konuşmaları ile çok müstefit oldum. Bundan sonra, sık sık matbaamıza geliyordu. Onunla konuşuyorduk. Bazen birlikte dışarı çıkıp şehir içinde gezdiklerimiz bile oluyordu.
Bilmem ne kadar zaman sonra idi. Said Nursi İstanbul'dan ayrılmıştı. Memleketine mi yoksa başka bir yere mi gitmişti, şimdi hatırlamıyorum. Almanya ve müttefikleri büyük bir hezimete uğramışlardı. Memleket parçalanmış, vatanın her parçasında yeni hükümetler türemeye başlamıştı. Ermenistan da bunlardan biridir. Mevlanzade Rıfat Bey, bir gün bana dedi ki: “Oğlum Ermenistan hükümeti kuruluyor. Onların Ermenistan kurmalarına karşılık, imparatorluk dağıldığına göre bizde Kürdistan kuralım”
Ben hayretle yüzüne bakınca, o bana dedi ki: “Ben vatan haini değilim. Onu yıkanların Allah belasını versin. Birer hırsız gibi kaçtılar. Filhakika bir Kuva-yı Milliye var, ama ümit pek zayıf. Mu'cize devrinde değiliz. Ben bu işi Said Nursi'ye yazacağım. Çünkü onun nüfuzu çok kuvvetlidir. Hatırı çok sayılır. Onun için bu zata bir mektup yazıp göndereceğim. Ve ondan teşrik-i mesai isteyeceğim.”
Mevlanzade mektubunu yazıp gönderdi. Bundan on gün kadar geçmişti, belki de on beş gün, hatırlamıyorum. Bir gün matbaamızda oturuyorduk. Misafirlerimiz de vardı. O zamanlar Bahriye Nazırı olan Cakalı Hamdi Paşa ile Divan-ı Harb-i Örfi Reisi nezdimizde idiler. Şuradan buradan konuşuyorduk. Bu sırada posta müvezzii odaya girdi ve bir mektup bırakarak çıkıp gitti. Rıfat Bey mektubu okurken yüzünü ekşitiyor, hiddetlendiği aşikar görülüyordu. Rıfat Bey mektubu okuduktan sonra bana fırlatarak: “Oku da gör” dedi. “Bediüzzaman benim tekliflerimi reddediyor. (Ben senin fikrine taraftar değilim)” diyor.
Mektubu gizli okumak çok ayıp olacaktı. Aşikar olarak okumaya başladım. Cakalı Hamdi Bey ile Divan-ı Harb-i Örfi Reisi Mustafa Paşa da dinliyorlardı. Bediüzzaman'ın bu cevabı mektubu aynen hatırımda olmamakla beraber, Bediüzzaman bu mektubunda, Mevlanzade'nin Kürdistan kurma teklifini reddediyor: “Rıfat Bey, Kürdistan teşkil etmek değil, Osmanlı İmparatorluğunu ihya edelim. Bunu kabul edersen canımı bile feda ederek çalışırım” diyordu.
Benim aşikar olarak okuduğum mektubu misafirlerimiz de dinledikten sonra Mustafa Paşa, Mevlanzade'ye: “Rıfat Bey, sen yanlış düşünüyorsun. Bediüzzaman doğru söylüyor. Kürdistan kurmak değil, Osmanlı İmparatorluğunu yeniden kurmak lazımdır” dedi.

“Osmanlı Devletini ihya etmek…! Ve
bu uğurda canını bile feda ederek çalışmak!”

Osmanlı Devleti, tarih sayfalarında şerefli yerini aldı. Bugün aklı başında ve sağduyu sahibi hiç kimsenin Osmanlı Devletini yeniden kurmak gibi bir emeli, bir hayali olamaz. Vatandaşı olmakla gurur duyduğumuz Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne Allah zeval vermesin.
Müslüman Türk milleti olarak, şanlı mazimizden ilham ve şevk alarak, ihtişamlı istikbalimize doğru kanatlanıp uçmalıyız. Bizler 4000 yıllık devlet geleneği olan, çağ açıp çağ kapayan, 20 milyon km2 lik bir ülkede hüküm süren, üç kıtada adaletle hükmeden, gittiği yerlere ilim, irfan, medeniyet, refah, huzur, güven, barış ve adalet götüren büyük bir Millet'in çocuklarıyız. İnsanlık tarihinin en parlak dönemlerinin ve en büyük medeniyetlerin altında bizim ecdadımızın imzaları var.
Bugün bizler layık olduğumuz mevkide değiliz. Dünyanın 19. büyük ekonomisi olmakla, Avrupa Birliğine tam üyelik müzakerekerini başlatmış olmakla teselli bulup mutlu oluyoruz. Oysa bizim ecdadımız Avrupanın en büyük devleti olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile yaptığı anlaşmanın (1533, İstanbul Antlaşması) 1. maddesine “Avusturya-Macaristan İmparatoru, protokol bakımından Osmanlı sadrazamına denktir.” Hükmünü koydurtmuştu. Uluslar arası ilşkilerde mütekabiliyet ilkesi vardır. Bu ilkeye göre protokolde denklik gözetilir ve devlet başkanı ile devlet başkanı, başbakanla başbakan, bakanla bakan, vali ile vali muhatap olur. Ancak yukarıda zikrettiğim anlaşma maddesi ile Osmanlı padişahı, Avusturya-Macaristan imparatorunu kendine denk görmemekte, adeta “sen benim kadar büyük değilsin, sen ancak benim sadrazamım ile muhatap olabilirsin” demekte ve bunu anlaşma hükmü olarak müşterek imza altına aldırtmaktadır.
Bu durumu bugün için bir hayal edelim: Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı'nın Almanya cumhurbaşkanını ve ABD başkanını muhatap kabul etmediğini ve ancak Başbakan ile muhatap olabilirsiniz dendiğini ve karşı tarafın da bunu kabul edip, anlaşma maddesi olarak imzalandığını düşünelim. Bir zamanlar bizim ecdadımız bunu yapmış. Ama o dedelerin torunları olan bizler, Almanyaya gidebilmek için Alman konsolosluklarında vize kuyruğu beklerken her türlü hakarete maruz kalıyoruz ve bunu sineye çekiyoruz.
Bu iki zıt hali tahlil eden Milli Şairimiz Mehmet Akif, içine düştüğümüz duruma adeta isyan ederek;
“Donanma ordu yürürken muzafferen ileri,
Üzengi öpmeye muhtaçtır Garbın elçileri,
O ihtişamı niçin bıratın da,
Bugün yatıyorsun ayaklar altında…” Demiştir.

Bizler bugün şanlı ecdadımızı insanlığın zirvesine çıkaran ve tarihin en büyük medeniyetlerine sahip olmalarını sağlayan inanç ve ahlaki değeler ile donanmaya muhtacız. Bugün Osmanlıyı yeniden kuramayız; ama Osmanlıyı küçük bir uç beyliği iken, çok kısa bir zamanda üç kıtada hükmeden bir Cihan Devleti haline getiren yüce değerleri yeniden ihya edebiliriz. Bizi insanlığın zirvesine taşıyan ulvi değerleri ve medeniyet anlayışını ihya etmek, uyuyan devin uyanışı ve büyük Milletimizin yeniden dirilişi olacaktır.
4000 yıllık devlet geleneğine sahip olan yüce Türk Milleti, Karahanlı Sultanı Abdülkerim Saltuk Buğra Han öncülüğünde Müslüman olarak, İslam ile şereflendirildikten sonra; Allah'ın isminin yüceltilmesi ve yeryüzüne yayılmasını, yani “İlay-ı Kelimetullah” ı milli politika yaparak 1000 sene islama bayraktar olmuştur. Türk Milleti, Müslüman olduktan sonra fert ve toplum hayatını İslam'ın iman ve ahlak esaslarına göre şekillendirerek, milli kültürünü Kur'an esasları ile yoğurmuştur.
Kur'an'daki iman esaslarına göre Allah Resulü (s.a.v.) nün sünneti seniyyesine uygun bir hayat yaşayarak Allah'ın rızasını kazanmak; dünyayı sonsuz ahiret saadetinin kazanıldığı bir imtihan meydanı ve geçici bir misafirhane, ahiretin tarlası olarak telakki edip, kulluk imtihanını başarmak ve sonsuz cennet saadetini kazanmak, hayatın esas gayesi yapılmıştır.
İlay-ı Kelimetullahı gerçekleştirmek ve Rıza-i İlahiye mazhar olabilmek için dünya terk edilmekle birlikte; bütün imkanlar seferber edilerek dünyaya sahip olunmaya ve hükmedilmeye çalışılmıştır.
Bir taraftan; İslam'ın fert ve toplum hayatına kazandırdığı fazilet ve güzel değerler ile sağlam ve sağlıklı bir toplum yapısı oluşturulmuştur. Diğer taraftan da; ilim, kültür, sanat ve eğitime çok büyük önem verilerek, kamil bir mü'min, güzel ahlak sahibi iyi bir insan, bilgili ve kültürlü birer fert olma vasıflarını taşıyan insanlar yetiştirilmiştir. Böylece, Avrupa karanlık çağlarını yaşarken, İslam alemi insanlık tarihinin en parlak medeniyetlerini vücuda getirmiştir.
Avrupa'da ilim adamlarını “dünya yuvarlaktır” dediği için Giyotinle öldürüldüğü zamanlarda müslümanlar, bünyesinde yüzbinlerce cilt el yazması kitap bulunduran kütüphaneler, medreseler ve araştırma merkezleri kurmuşlardı. Avrupa'da hastalıklı insanların “lanetli” sayılarak öldürüldüğü zamanlarda, müslümanlar yaralı göçmen kuşlar için bile hastaneler kurmuşlardı. Avrupa'da sade halk, feodal beylerin, derebeylerin zulmü altında ezilip sömürülürken, İslam alemi zekat ve sadaka müesseseleriyle, “komşusu aç iken tok yatan bizden değildir.” anlayışı içerisinde zenginlerle fakirler arasında karşılıklı sevgi, saygı, hürmet ve merhameti yaygınlaştırarak sosyal barışı ve huzuru tesis etmiştir.
Avrupa'da Hıristiyanlık mezhepleri, mezhep kavgaları ile kendi dindaşlarına karşı bile akıl almaz vahşet ve işkenceler uygularken; İslam aleminde tam bir hoşgörü, tolerans ve inanç özgürlüğü yaşanıyordu. Öyle ki Ortodoks patriğine “Konstantiniyye de kardinal külahı görmektense, Müslüman sarığı görmeyi tercih ederim” dedirtecek bir adalet ve hoşgörü ortamı yaşanıyordu.
Toplum, Kur'an ahlakı ile Hz. Peygamberin sünnetine uygun yaşayan güzel ahlak sahibi fertlerden oluşmaktaydı. İlay-ı Kelimetullah, milli bir hedef, en önemli himmet ve hamiyet kaynağı ve insanları çalıştırmaya ve hareket etmeye sevk eden en büyük motivasyon kaynağı idi.
İnsanlar, ulaşılabilecek en yüksek makamın “Allah'ın rızasını kazanmak” olduğu anlayışı ile yetiştiriliyordu. Zihinler, şahsi çıkar, menfaat, nefsani arzu ve isteklerle değil; milli hedeflerle meşgul idi. Fertler ve çeşitli toplum kesimleri arasında, şefkat, merhamet, sevgi, saygı, hürmet, yardımlaşma ve dayanışma gibi güzel hasletler yaşanmakta idi.
İşte, şanlı ecdadımızı insanlığın zirvesine taşıyan böyle bir ruh halidir. Zirveden inişimizin, aşağılara, layık olmadığımız yerlere düşmemizin, çok sözünü ettiğimiz ve çok arzuladığımız maddi kalkınmayı bir türlü gerçekleştiremeyişimizin en önemli sebebi; bizi zirveye taşıyan o ruh halimizin yozlaşması ve kaybolmaya başlamasıdır.

İNANÇ VE KÜLTÜRÜMÜZDE
MEYDANA GELEN YOZLAŞMA

Ülkemizde son 150 yıldır “Avrupa dinden uzaklaştı kalkındı. Din bizi geri bırakıyor, dinin fert ve toplum üzerindeki etkisini kırarsak bizde kalkınırız. Kalkınmak için dini duygular yerine milliyetçilik(ırkçılık anlamında) duygularını ön plana çıkararak kalkınma hamlesini başlatabiliriz… onun için dini değerlerden arınmış seküler/ laik insan tipi yetiştirmeliyiz…” anlayışı hakim olmuştur.
Osmanlı Devletinin son dönemlerinde eğitim kurumları mektep ve medrese olarak ikili bir yapıya dönüşmüştü. Mekteplerde fen ve diğer pozitif ilimler okutuluyor dini eğitime yer verilmiyordu. Medreselerde ise dini eğitim yapılıyor, ancak dünyevi pozitif ilimlere yer verilmiyordu. Her iki eğitim kurumunda da noksan eğitim yapılıyordu. Her iki kurumun mezun ettiği öğrencide eksik yetişiyordu. Çünkü mektepleri bitirenler dini ilimlerden, medreseleri bitirenlerde dünyevi pozitif ilimlerden habersiz yetişiyordu. Bunun neticesinde mektep mezunlarında dine ve manevi değerlere karşı lakaytlık; medrese mezunlarında ise taassup ve çağın gereklerinden habersiz kalma hastalıkları yayılıyordu.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra medreseler lağvedildi. Eğitim kurumları birleştirildi ve tek tip eğitim kurumu modeli uygulanmaya başlandı. İslami değerlere ve dini eğitime karşı soğuk yaklaşım Cumhuriyet döneminde artarak devam etti. Özellikle CHP'nin tek parti rejimi döneminde her türlü dini eğitim yasaklandı. Dini kitapların ve yayınların basılması, okunması, okutulması yasaklandı. Kur'an eğitimi suç sayıldı. Temel hak ve hürriyetlere önemli kısıtlamalar getirildi. Kur'an dan habersiz, İslam'dan uzak, dinsiz bir nesil yetiştirmek için her türlü tedbir alındı. Dindarlar üzerinde tam bir baskı ve zulüm havası estirildi. Jandarma korkusundan insanlar kendi evlerinde bile Kur'an okuyamaz hale getirildi. Bırakın okullarda din eğitimi verilmesini; Millet, bütün dini kitapları toprak altına gömmek, saklamak zorunda kaldı.
Dine soğuk, islama yabancı, Kur'an'dan habersiz, materyalist değerler ile donatılmış inançsız bir nesil yetiştirmek için, İslam aleyhtarı eğitim politikaları ve kültürel değişim projeleri yoğun biçimde uygulandı. Müslüman Türk Milletini Kur'an'a yabancılaştırmak, Dinden soğutmak ve İslamın ferdi ve toplumsal hayattaki tesirini yok etmek için her türlü tedbir alındı.
Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak iddiasıyla İslama sırtını dönen ve yönünü Batıya çeviren zihniyetin mensupları, Batının ilmiyle, teknolojisiyle ilgilenmek yerine sefih yaşantısını, şekil ve ahlakını taklit etme yoluna gittiler.
Hesap şu idi: “Bizi geri bırakan, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmamızı, kalkınmamızı engelleyen İslam'dan uzaklaşarak; Batılılaşacağız, çağdaşlaşacağız ve ilerleyip çağdaş uygarlık düzeyine çıkacağız…”
Hükümetlerin dinsizlik aşılayan ve inançsız bir nesil yetişmesi neticesini verecek olan eğitim ve kültür politikalarının doğuracağı vahim sonuçları, daha o yıllarda fark eden Bediüzzaman Said Nursi, dönemin yöneticilerini, devlet ve siyaset adamlarını bıkmadan, usanmadan, ısrarla uyarır. İleride doğacak milli felaketlere dikkat çekerek; milletin geleceğini tehdit eden din aleyhtarı politikalarının terk edilmesini ve yanlış uygulamalara son verilmesini ister:
“Dikkat et! Bu milletin bazılarının din ile bağlandıkları rabıtaları kopmasın. Eğer böyle ahmakane körü körüne topuzların altında bazıların dinden rabıtaları kopsa, o vakit hayat-ı içtimaiye de bir semm-i kaatil (öldürücü zehir) hükmünde o dinsizler zarar verecektir. Çünkü mürtedin vicdanı tamamen bozulduğundan hayatı içtimaiyeye zehir olur. “ (lemalar)
“Hem bir Müslüman başka milletler gibi değil… eğer dinini bıraksa anarşist olur. Hiçbir kayd altında kalamaz. İstibdadı mutlaktan , rüşveti mutlakadan başka hiçbir terbiye ve tedbirle idare edilmez….” (Emirdağ Lahikası)
“Eğer memlekette asayiş ve emniyet ve kolayca idare etmek ise: Katiyen biliniz ki, hata ediyorsunuz, yanlış yola sevk ediyorsunuz. Çünkü itikadı sarsılmış, ahlakı bozulmuş yüz fasıkın idaresi ve onlar içinde asayiş temini, binler ehl-i salahatin idaresinden daha müşküldür.”
“İşte bu esaslara binaen ehl-i İslam, dünyaya ve hırsa sevketmeye ve teşvik etmeye muhtaç değildirler. Terakkiyat (kalkınma) ve asayişler bununla temin edilmez. Belki mesailerin tanzimine, mabeynlerindeki emniyetin tesisine ve teavün (yardımlaşma) düsturunun teshiline (kolaylaştırılmasına) muhtaçtırlar. Bu ihtiyaç da dinin evamir-i kudsiyesiyle (kutsal emirleriyle) ve takva ve salabet-i diniye ile olur.” (Lemalar)
“Bir Müslüman başkasına benzemez. Dini terk edip İslamiyet seciyesinden çıkan bir Müslim, dalalet-i mutlakaya düşer, anarşist olur, daha idare edilmez.”
O dönemde hakim güç konumunda olan CHP zihniyeti, Bediüzzaman'ın ikazlarını dikkate almadı. Onlar, Avrupanın, kilisenin baskısından kurtulup, dinden uzaklaşarak ilerlediğine inanıyor ve bizde dinden uzaklaşırsak çağdaşlaşır, ilerleriz diyorlardı.
Kalkınacağız, ilerleyeceğiz ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaşacağız denilerek içine sokulduğumuz batılılaşma yolu, bakalım bizi nerelere götürdü ve ne hale getirdi?
Yüzelli yıldır dilimizden hiç düşürmediğimiz “çağdaş uygarlık düzeyine” bir türlü ulaşamadık. İslam'dan uzaklaştık, Kur'an a yabancılaştık, dinin fert ve toplum hayatındaki tesirlerini zayıflattık; ama bir türlü sınai, teknolojik ve ekonomik kalkınmayı gerçekleştiremedik. Toplum hayatında huzur, güven ve genel esenliği tesis edemedik.
Milli kültürümüz, sürekli yozlaşma ve dejenerasyon süreci yaşıyor. Dilimiz, güzel Türkçemiz kısırlaştırılıyor, unutturuluyor ve yok olma tehdidi altında bulunuyor. Şiir ve edebiyatımız can çekişiyor. Musikimiz, yabancı müziklerin etki ve istilası altında yozlaşarak kayboluyor. Milli ruhumuzu ve estetik zevkimizi eşyaya nakşeden güzel sanatlarımız hayatımızdan çıktı, sadece nostalji olarak müzelerde, sanat galerilerinde veya sergi salonlarında yaşıyor. Kendi mimari geleneğimize uygun binalar inşa edilmiyor. Mesaj yüklü halılar, kilimler, iğne oyaları ve nakışlar işlenmiyor. Çeyiz sandıkları hazırlanmıyor. Kitaba yabancılaştık, okumayı unuttuk. Yüzbinlerce elyazması esere sahip kütüphaneler kuran ecdadın torunları, artık ders kitabından başka kitap okumuyor. Kıraathaneleri kaldırıp, yerine kahvehaneler ve oyun salonlarını koyduk. Tembelhanelerde tıklım tıklım yer bulunmazken; kütüphaneler ve ilmi sohbet meclisleri boş. Milli birlik ve bütünlüğümüzü tesis eden manevi bağlar gün geçtikçe zayıflıyor ve çözülüyor. Bölücüler sempatizan ve taraftar bulabiliyor. Sağlamlığı ile övündüğümüz aile kurumumuz çatırdıyor, tehlike sinyalleri veriyor. Sosyal hayatta kargaşa, huzursuzluk, güvensizlik, şiddet ve bunalım her geçen gün artıyor.
Toplumu ayakta tutan ahlaki değerler sürekli erozyona uğruyor. Sevgi, saygı, şefkat, merhamet, hürmet, hoşgörü, tolerans gibi güzel seciyelerimiz yok oluyor. Yardımlaşma ve dayanışma ahlakı kayboluyor, bencillik ve egoizm yayılıyor. Şahsi çıkar ve menfaat temini hayatın en önemli gayesi haline geliyor. Zayıfa zulmedilip, yetim malı ve kul hakkı yeniliyor. Doğruluk, dürüstlük, emanete riayet, akde ve ahde vefa kayboluyor. Yalan söz ve yanlış iş çoğalıyor. Hırsızlık, dolandırıcılık, sahtekarlık yayılıyor. Misafirperverlik ve diğergamlık gibi güzel hasetler yok oluyor. Aile içi ilişkiler ve akrabalık bağları zayıflıyor. Sıla-i rahim unutuluyor. İnsanlar gittikçe halden anlamaz, hatır saymaz, helal-haram tanımaz bir yöne doğru sürükleniyor.
Sigara, içki, kumar, uyuşturucu vb. kötü alışkanlıklar hızla yayılıyor. Evden kaçmalar, intiharlar, cinayetler, hırsızlık, gaspçılık, kapkaççılık, uyuşturucu ve beyaz kadın ticareti, fuhuş vb. sosyal felaketler kapımızı çalıyor. Gençliğimiz, uyuşturucu tuzağına her geçen gün daha fazla düşmekte ve uyuşturucu bataklığında nice gonca güller heder olup gitmektedir.
Milli kültürümüzde ve ahlaki değerlerimizde yaşanan bu yozlaşma ve dejenerasyonun yanı sıra; hala içinde bulunduğumuz “Bilgi Çağı”nın bilgi ve bilgiye erişim düzeyine ulaşabilmiş ve insanlığın bilim ve teknikte geldiği seviyeyi yakalaya bilmiş değiliz.
Sanayimiz yeterince gelişmedi. Patent satın alma, teknoloji transferi veya montaj sanayi ile üretim yapıyoruz. AR-GE çalışmaları yetersiz. Yeni teknoloji üretemiyoruz. Üniversitelerimiz Avrupa Üniversiteler Birliğinin standartlarının çok altında bulunuyor ve yüksek ortaokul olarak nitelendiriliyor. İlim hürriyeti yok, bir ilim adamı profesör yazdığı eserden dolayı üniversiteden ihraç edilip, öğretim üyeliğine son verilebiliyor. İlim adamlarımız dünya çapında eser üretemiyor. Bu konuda da taklitçilik hat safhada. Akademik kariyer sahibi olabilmekte bile torpil ve adam kayırmacılık sistemi işleyebiliyor. Rüşvet, yolsuzluk, usulsüzlük ve kayırmacılık hayatımızın her safhasını kuşatmış durumda.
Hala ekonomik yönden gelişmiş ülkeler sıralamasında yer alamadık. Kişi başına düşen milli gelirimiz çok düşük düzeyde. Gelir dağılımdaki uçurum çok büyük. Mevcut gelirin çok büyük bölümü nüfusun %10'luk bir kısmının elinde toplanmış durumda
Türkiye Cumhuriyetinin okullarından mezun olan insanlar kendi Devletine, Vatanına ve Bayrağına ihanet edebiliyor. Türk Milletinin eğitim görmüş, okul bitirmiş evlatları vergi kaçırıyor, Devleti dolandırıyor, ihaleye fesat karıştırıyor, Milletin hakkını gasp ediyor, Devleti hortumluyor, çalıyor, çırpıyor ve bir vampir gibi kendi milletinin kanını emebiliyor.
Çalışmadan kazanmak, terlemeden rahat bir hayat yaşamak anlayışı, tavır ve davranışları şekillendiriyor. Toplumda kendi menfaatinden ve şahsi çıkarından başka değer tanımayan kişilerin sayısı hızla çoğalıyor.
Son olarak okul çevrelerinde oluşan gençlik çeteleri, gençler arasında yayılan satanizm gibi sapık akımlar, ortaokul ve lise öğrencileri arasında hızla yayılan uyuşturucu madde bağımlılığı ve okullarda her geçen gün artan şiddet olayları Ülkemizin en önemli gündem maddesi haline geldi.
Bütün bu olumsuzluklar, yozlaşmalar, kokuşma ve bozulmalar ile; bunların sonucu olarak ortaya çıkan vahşet, dehşet, bunalım, gerilim, çöküntü ve kargaşa tabloları… bizim eğitim sistemimizde eğitip-öğretip okullarımızdan mezun ederek toplum bünyesine ve sosyal hayata dahil ettiğimiz bizim insanlarımızın, bizim çocuklarımızın ve gençliğimizin ürünü.
Çağdaş uygarlık düzeyine gidiyoruz diye girdiğimiz; daha doğrusu zorla sokulduğumuz ve cebren yürümek zorunda bırakıldığımız yol, bizi ahlaki çöküntü, kimlik kaybı, kişilik bozukluğu, sosyal bunalımlar ve kargaşaya götürdü. Bizi emniyetsiz mutsuz ve huzursuz hallere düşürdü.
Çünkü bir Müslüman, iyi ve güzel sayılabilecek bütün hasetlerini İslam dininden alır. İslam terbiyesinden mahrum kalınca bütün güzel seciyelerini yitirebilir ve daha başka bir değer tanımaz hale gelir, anarşist olur. Bir insanın kalbinden Allah sevgisini, Allah korkusunu, Resulullah muhabbetini çıkardığınız zaman; onu güzel ahlak ve Resulullahın sünnet-i seniyyesinden mahrum bıraktığınız zaman; Allah'dan korkmaz, kuldan utanmaz, hak-hukuk tanımaz, sevgi-saygı-şefkat-hürmet ve merhamet bilmez, kural ve otorite saymaz, yalan-hırsızlık-zulüm ve haksızlıktan çekinmez…tehlikeli bir anarşist haline gelir.
Bugün maalesef dinsizlik ve ahlaksızlık yayan İslam aleyhtarı politikaların yol açtığı hastalıkların verdiği ferdi ve toplumsal sancıları yaşıyoruz.
Bir an için hayal edelim: Fatih Sultan Mehmet, İstanbul'un bugünkü halini görseydi, İstanbul'un cadde ve sokaklarında şöyle bir tur atsaydı; hırsızları, uğursuzları, yan kesicileri, kapkaççıları, hortumcuları, ihale fesatçılarını, mafya kabadayılarını, esrar-eroin-uyuşturucu satıcılarını, fuhuş ve kadın tüccarlarını, haksızlıkları, adaletsizlikleri, sevgisizliği, saygısızlığı, hoşgörüsüzlüğü, şiddet ve tahammülsüzlüğü, yağmalanan ormanları, tahrip edilen çevreyi ve cami olarak vakfettiği Ayasofya'nın garip ve mahzun halini görseydi neler düşünür, ne yapardı acaba?
Herhalde karşılaştığı manzaranın, gerçek olduğuna inanamaz, gördüklerinin bir kabus ve kötü bir rüya olduğunu sanır ve bu korkunç rüyadan uyanabilmek için Allah'a yalvarırdı. Herhalde, cadde ve sokakların haline bakınca, bunlar benim insanlarım değil, bu benim milletim olamaz der; Haçlıların İstanbul'u istila ettiğini, Bizans'ın yeniden kurulduğunu ve İstanbul'u geri aldığını; Müslüman Türkün Anadoludan çıkarılarak Orta Asya bozkırlarına kovulduğunu sanırdı. Herhalde İstanbul'u, Haçlı istilasından ve Bizansın elinden kurtarmak için yeniden fetih orduları kurarak ikinci bir fetih için derhal harekete geçerdi.
İstanbul işgal altında değil. Allah'a şükürler olsun ki göklerde Ayyıldızlı bayrağımız dalgalanıyor. Bizans hortlamadı, Türkiye Cumhuriyeti hakim durumda. Şehir ahalisi de Müslüman Türk halkı.
Fakat cadde ve sokakları yürünmez hale getiren suç odakları, zavallı kadının çantasını alıp kaçan kapkaççı, bileziğini alabilmek için kadının bileğini kesen hırsız, beş para kazanabilmek için körpe yavruları zehirleyen uyuşturucu tüccarı, fuhuş patronu, banka hortumcusu, yankesici, yol vermedi diye adamı denize atıp öldüren katil, şahsi çıkar için şehrin can damarı ormanı yağma ederek beton yığınına dönüştüren sözde işadamı vs… hepside o şanlı ecdadın evlatları yani Fatih'in torunları…!
Şanlı ecdadımız, torunlarının bu halini görseydiler, kahırlarından ölürlerdi herhalde.
Lozan Antlaşmasından sonra, “Türklerin bağımsızlığını niçin tanıdınız? “ diye eleştiri yönelten İngiliz Parlamenterlere, İngiltere heyet başkanı, “Biz Türklerin bağımsızlığını tanıdık ama onları maneviyat cephesinde öldürdük. Artık bir daha eski güç ve ihtişamlarına kavuşamayacaklar…” cevabını vermiştir.
Evet ordularıyla Çanakkale'yi geçemeyenler, kültürleriyle, inanç, ahlak ve sefahatleriyle işgal ettiler yurdumuzu. Cephede Müslüman Türkü mağlup edemeyenler, maalesef maneviyat cephesinde öldürerek hükmetme yoluna gittiler.
Evet, yeni bir dirilişe ihtiyaç var. Fakat bu yeniden diriliş, nerede ölmüşsek orada olacaktır. Maneviyat cephesinde öldük, maneviyat cephesinde dirileceğiz. Çaremiz Kur'anın iman hakikatleri ile şuurlanmak ve Allah Resulu (sav) in sünneti seniyyesine uygun bir hayat yaşamaktır. Bu yeni cihad dimağımızdaki gaflete, nefislerimizdeki firavunlara ve süfli arzulara karşı olacaktır.
Bedirde, kendisinden kat kat kuvvetli olan küfür ordusuna karşı hayatta kalma ve var olma savaşı veren İslam ordusu, Allah'ın yardım ve inayetiyle muzaffer olmuştur. İki Cihan güneşi Efendimiz (sav), savaş meydanından geri dönen muzaffer İslam ordusuna “asıl büyük savaş yeni başladı” tebliğinde bulunur. Sahabe-i Kiram şaşırır. Bundan daha büyük savaş mı olur diye sorarlar Allah Resulune. Resulullah (sav), büyük cihadın nefislere karşı yapılan savaş olduğunu söyler.
Evet, nefislere karşı yapılacak olan o büyük cihada şimdi bizim çok ihtiyacımız var. Cehaletimize, geri kalmışlığımıza, tembelliğimize, basiretsizliğimize, ferasetsizliğimize , sevgisizliğimize, saygısızlığımıza, hoşgörüsüzlüğümüze, bencilliğimize, menfaatperestsizliğimize, ilgisizliğimize, duyarsızlığımıza, hamiyetsizliğimize, kin ve adavet duygularımıza…vs bizi özümüzden uzaklaştıran, bizi biz olmaktan çıkarıp kimliğimizi yozlaştıran, bizi zirvelerden alaşağı edip aşağılara iten perişan halimize, kötü huylarımıza ve süfli arzularımıza karşı derhal savaş ilan etmeliyiz!!! Ve yeniden diriliş için hemen şimdi kolları sıvamalıyız!!!

YÜCE GAYELER VE
HİMMETİNİ MİLLETİNE FEDA EDEBİLMEK

“Bir kimsenin kıymeti, himmeti nispetindedir.” der Bediüzzaman Hazretleri. Himmet, insanın sahip olduğu vücudunu, güç ve kuvvetini, duygu ve latifelerini, dikkatini, idrak ve iştiyaklarını… kısacası bütün mevcudiyetini bir amaca ve hedefe yöneltmesidir.
İnsanın hayata bakış açısı, hayatı algılama ve yorumlama şekli, hayattan beklentileri, bu dünyada yaşamakla neyi elde etmeyi, neyi kazanmayı amaçladığı gibi hususlar, o kişinin hayat tarzını, karakter ve seciyelerini, söz ve davranışlarını belirleyen temel faktörlerdir.
Bir insanın hayattan beklentileri ve bu dünyada yaşamakla elde etmeyi düşündüğü kazanç veya ulaşmayı murat ettiği hedefler o kişinin davasıdır. Dava, kişinin bu dünyadaki varlık nedeni ve hayattan beklentilerinin bütünüdür
Bediüzzaman Hazretleri, kainattaki en yüksek makamın “Rıza Makamı” olduğunu ifade eder. Öyle ise insanlığın en yüce davası “Rıza Makamına kavuşabilmektir. Yani “İnsanın, kul olarak Yaratıcısını tanıması, Yaradanını sevmesi, Ona itaat ve ibadet etmesi, yaşadığı dünya hayatı ile Yaratıcısını memnun etmesi” dir. Huzur-u İlahi de Rabbimizin “ Kulum ben senden razı oldum.” demesidir makamların, saadetlerin en yücesi.
Rıza makamına kavuşmayı kendine dert ve dava edinen iman ve gönül erleri, dünyayı Allah'ın rızasının kazanılabileceği bir hizmet ve ubudiyet meydanı olarak telakki edip; Allah'ın istediği şekilde bir hayat yaşamak, Allah'ın muhabbetini kazanacak güzel işler yaparak,kendilerini Allah'a sevdirebilmek uğrunda harcarlar ömür sermayesini.
Davası büyük olan bu büyük insanlar “Eğer O (Allah) razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok; eğer O (Allah) razı olmasa bütün dünya dost olsa yine ehemmiyeti yok…” anlayışı içerisinde yaşarlar ve bu anlayış yön verir söz ve davranışlarına.
Said Nursi Hazretleri, her insanın başına açılan büyük bir davaya dikkat çekmektedir. Bu büyük dava istisnasız her insanın başına açılmıştır. Bu öyle büyük bir davadır ki, her insan dünya dolusu malı olsa ve aklıda varsa, başına açılan o müthiş davayı kazanabilmek için hiç tereddütsüz sarfedecektir bütün servetini. O müthiş, büyük dava her insanın sonsuz, sınırsız bir cennet saadetini kazanma veya kaybetme davasıdır. Ebedi cennet saadetini kazanamamanın alternatifi, sonsuz bir cehennem azabı ile cezalandırılmaktır. İşte akıl ve şuur sahibi her insanın en büyük meselesidir başına açılan bu müthiş davayı kazanmak. Çünkü bir insan, kulluk imtihanını kaybetse, sonsuz cennet saadetinden mahrum kalsa ve sonsuz bir cehennem azabına maruz kalsa, acaba bu kaybettiği şeylerin yerini ne doldurabilir. Dünyanın sultanlığı o bedbaht insana verilse kaybettiği şeyin yerini doldurabilir mi? İnsanların, başlarına açılan büyük davayı kazanabilmeleri; imanlarının selametine, Allah'ın rızasına uygun bir hayat yaşamalarına, Kur'an hakikatlarını akıl ve kalplerine nakşetmelerine, Allah Resulünün Sünnet-i Seniyyesine uygun yaşamalarına bağlıdır.
Öyle ise; akıl, şuur ve vicdan sahibi her insanın bu dünyadaki en önemli meselesi; Allahın rızasına uygun bir hayat yaşamak, cehennem azabından kurtulmak, cennet saadetine mahzar olmak; ve başkalarının da Allah'ın rızasına uygun yaşamalarına, cehennem azabından kurtulup, cennet saadetine mahzar olmalarına gayret etmek, çalışmaktır. Kısacası; Kainattaki en büyük dava: Kur'an hakikatlarının inkar edilerek, insanların Kur'an'dan uzaklaştırılmaya çalışıldığı; Resulullah'ın sünneti seniyyesinin ve güzel ahlakın fert ve toplum hayatından kaldırılmaya çalışıldığı; modern Nemrudların, modern Firavunların türediği; iman ve küfür mücadelesinin çok şiddetli biçimde devam ettiği… Şu içinde bulunduğumuz ahir zamanda; iman ve Kur'an hakikatleri ile Resulullahın sünnet-i seniyyesi ve güzel ahlakın fert ve toplum hayatında ihya edilmesine, yaşanmasına ve yaygınlaştırılmasına çalışmaktır. En büyük dava, Kur'ana talebe ve hizmetkar olabilmektir.
Şanlı ecdadımız, insanlığın bu enbüyük davasını en mükemmel şekilde idrak etmiştir. “Allah'a kul olmanın en büyük şeref olduğu” bilinci ve “Allah'ın rızasına mazhar olabilmenin” ulaşılabilecek makamların en yücesi olduğu anlayışı ile, milli kültürünü Kur'an hakikatleri ve İslamın güzel ahlakı ile şekillendirerek; sünnet-i seniyyeyi fert ve toplum hayatında yaşamaya çalışmışlardır.

İslamın yaşanması, Allah'ın isminin ve Kur'an hakikatlerinin bütün yer yüzünde yayılması yani İlay-ı Kelimetullah, devlet ve millet hayatında en büyük ideal yapılmıştır. Bütün dikkatler, zihinler “İlay-ı Kelimetullah” hedefine odaklanmış, himmetler, gayretler, kuvvet ve enerjiler İlay-ı Kelimetullah hedefine ulaşmak için sarfedilmiştir. Bu anlayış ile yüce milletimiz 1000 sene İslama bayraktarlık yapmıştır. Avrupa'nın karanlık çağlarını yaşadığı dönemde, müslüman Türk milleti insanlık tarihinin en büyük medeniyetlerini kurarak; ilim, kültür, sanat, ekonomi ve askeri alanlarda zirveye çıkmış; “Dünyayı bir padişaha çok ama iki padişaha da az” gören bir ihtişama kavuşmuştur.
Şanlı ecdadımız, tarihin her döneminde önüne milli bir hedef koyarak bütün himmetini ve gayretini bu hedefe varabilmek için sarfetmiştir. Aynı güdümlü füzelerin hedefe kilitlenip hedefi izlediği ve hedefe ulaştığı gibi; ecdadımız milletin önüne ulaşılması, elde edilmesi gereken bir hedef, milli bir ülkü koyardı. Bütün hayaller, beyinler, zihinler, dikkatler bu milli hedefe kilitlenir; hedefe ulaşmak adeta bir sevda haline gelirdi. Tıpkı Ulubatlı Hasan'ın İstanbul surlarına aşık olduğu gibi. Bütün imkanlar, himmetler, enerjiler ve kaynaklar bu milli hedefe varabilmek için yüce dava uğruna sarfedilirdi. İhlasla, samimiyetle gösterilen hiçbir gayreti neticesiz bırakmayan yüce Rabbimiz'de bu milli gayretlerin neticesi olarak muvaffakiyetler ve muzafferiyetler ihsan etmiştir. Ecdadımızın milli dava olarak belirlediği hedeflere “Kızıl Elma” diyoruz. Tarihin her döneminde milli bir sevdaya dönüşen hedefler yani kızıl elmalar hep var ola gelmiştir. Ertuğrul Gazinin kızıl elması “diyarı Rum'da (Batı Anadoluda) yurt edinmek ve devlet olmak” idi. Osman Gazinin kızıl elması “Bursa'nın fethi” idi. Fatih'in kızıl elması “önce İstanbul sonra da Venedik” idi. Yavuz Sultan Selim'in kızıl elması “önce ittihadı İslam ve sonra da Çin'in fethi” idi. II. Abdülhamid'in kızıl elması “İttihat-ı İslam”, Sultan Vahdetinin ki ise, imparatorluğu yıkılmaktan kurtarıp milleti esaretten kurtarmak idi.
21. yüzyıl Müslüman Türk gençliğinin kızıl elması, “uluslar arası arenanın zirvesine taşınmış büyük Türkiye'nin inşa edilmesi, İman ve Kur'an hakikatlerinin yaşanması ve yaygınlaştırılması ile sünnet-i seniyyenin fert ve toplum hayatında yeniden ihya edilmesi” dir.
Ancak, günümüz insanı, “hayatını mutfak-tuvalet ve yatak odası üçgeni” arasında tüketmektedir. Nazarlar dünyevileşmiş. İnsanlar maddi değerler peşinde koşuyor. Hayatın amacı; dünya nimetlerinden daha fazla faydalanma, mevcut pastadan daha fazla pay kapma, daha fazla menfaat temin etme, dünyanın rahat, sefa, zevk ve lezzetlerinden daha fazla haz alma… vb. olmuş. İnsanlar daha fazla yeyip-içmek, daha güzel giyinmek, daha konforlu mekanlarda yaşamak, daha fazla para ve mal biriktirmek, daha fazla gezip tozmak, daha çok eğlenmek ve sefa sürmek, daha yüksek makam-mevki elde etmek, daha fazla şöhret ve daha çok itibar görmek vb. dünyevi ve maddi değerler peşinde ömür sermayesini tüketiyorlar. Daha fazla tüketebilmek veya daha fazla biriktirmek… ve bunlara götüren yolları meşru sayan bir zihniyet üzerine bina edilmiş hayat anlayışı. Ülkemizde, gayesiz, meselesiz, duyarsız, nemelazımcı, dünya yansa bir çöp samanı yanmayacak yapıda ve şahsi çıkarlarından başka değer tanımayan insanların sayısı hızla artıyor.
Ülkemizi bekleyen en büyük tehlike, manevi hayatımızda yaşamakta olduğumuz bu yozlaşmanın yol açacağı sosyal buhranlardır. Bediüzzaman Hazretleri, meydana gelebilecek bu milli felakete daha 1900 lü yıllarda dikkat çekmiştir: “Gaye-i hayal (dava) asıl maksat olmazsa ezhan (zihinler) ene (ben) lere döner…” demiştir. Bu gün, yüce davalar ile meşgul olmayan zihinlerin, bencilleşmesi, hak-hukuk gözetmemesi, haram-helal tanımaması ve vicdanın sesine duyarsız kalması çıkmazını yaşıyoruz.
Millet olarak yaşamakta olduğumuz inanç erozyonunun ve kültürel yozlaşmanın geldiği nokta tüyler ürpertici boyutlara ulaşmıştır. Bugün bizim insanlarımız vatan, millet, bayrak gibi kutsal değerlerden söz etmeyi “fasarya” olarak değerlendirebilecek hale gelmiştir. “Vatan, millet, Sakarya hepsi fasarya” sözü çokça söylenir, sıkça işitilir olmuştur. Bir milletin fertlerinin, milletin manevi değerlerinden bahsetmeyi basit sözler ve “fasarya” olarak algılaması tam bir milli felakettir. Vatan, millet, devlet, bayrak gibi kutsal değer hakkındaki sözleri “hamasi nutuk” olarak lanse etmek, bu millete yapılabilecek en büyük ihanettir. Bu milli felaket ve ihanetler karşısında, vatan, millet, bayrak ve Kur'an sevdalısı her gönül, kutsal değerlerine bizzat kendisi sahip çıkmalı; yaşanmakta olan dehşetli imansızlık ve ahlaksızlık tufanına karşı, Kur'an hakikatleri ve sünneti seniyyenin yaşanmasına ve yaygınlaştırılmasına çalışmalı, imana ve Kur'ana hizmet etmelidir.
Sakın, “ben ne yapabilirim ki, benim elimden ne gelir ki, ben kimim ki, benden ne olur ki…” demeyelim. Himmetini milletine feda etmiş bir gönül eri çok şeyler yapabilir. Himmetini davasına, milletine feda eden bir gönül eri küçük bir millet gibidir. “Bir kimsenin kıymeti himmeti nispetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başına küçük bir millet gibidir.” der Bediüzzaman hazretleri.

MADDİ VE MANEVİ
KALKINMAMIZIN DİNAMOSU

Bir memlekette insanların tembelliğini, uyuşukluğunu, hareketsizliğini, duyarsızlığını, şevksizliğini ve gayretsizliğini ifade etmek için “ölü toprağı serpilmiş gibi” deyimini kullanır Anadolu insanı. Maalesef ülkemizin üzerine 400-500 yıldır ölü toprağı serpilmiş gibidir.
Şevksizlik, ümitsizlik, umursamazlık, nemelazımcılık, karamsarlık, gayretsizlik fert ve toplum hayatımızı tehdit eden tehlikelerin başında geliyor. Millet olarak geri kalmışlığımızın ve bir türlü kalkınamayışımızın temelinde, ümitsizliğin, şevksizliğin ve gayretsizliğin ruhumuzu kuşatması ve hamiyet duygularımızı köreltmesi yatmaktadır.
Çünkü ümitsizlik ve şevksizlik; karamsarlık, miskinlik, pısırıklık, tembellik, cesaretsizlik, nemelazımcılık ve güvensizlik aşılamaktadır. İnsanın çalışma arzusunu yok ettiği gibi, kabiliyetleri de öldürmektedir. Adeta insanın enerjisini, yeteneklerini ve güven duygularını yok etmekte, elini kolunu bağlayarak iş görmez hale getirmektedir. Şevksizlik, hamiyet duygularını öldürerek, insanın himmetini yok etmektedir. Bu ise çalışmanın, gayretin, faaliyetin önündeki en ciddi engeldir. “Biz yapamayız”, “biz kalkınamayız”, “bizi bırakamazlar”, “bize yaptırmazlar”, “memleketi sen mi kurtaracaksın”, “ben ne yapabilirim ki”, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın”, “boş ver böyle gelmiş böyle gider”… v.s. türü sözler insanları teşebbüsten, gayretten ve faaliyetten alıkoyan şevksizliğin tezahürleridir.
Milli şairimiz M.Akif ERSOY, maruz kaldığımız bu müzmin hastalığa:
“Daha doğmadan öleceksin dediler; Çıkmadan batmayı öğren ne saçma hüner” Sözleri ile vurgu yapmaktadır.
Millet olarak yaygın bir “şevksizlik hastalığı”na yakalanmış durumdayız. Geleceğe ümitle bakmıyoruz. Ferdi ve toplumsal hayatımızda endişe, belirsizlik, güvensizlik ve karamsarlık hakim. Cesaretimiz, teşebbüs ruhumuz yok veya çok zayıf. Ezilmişlik, itilmişlik, horlanmışlık ve dışlanmışlık psikolojisine sahibiz. Başarma inanç ve azminden mahrumuz. Gayreti ve fedakârlığı başkalarından bekleyen bir yaklaşıma sahibiz. Biz bedelini ödemeden, zahmetini ve çilesini çekmeden bir şeylerin düzelmesini arzu ediyoruz. Zahmette en geride, nimette ve mükafatta en önde olmak istiyoruz. Kitaba yabancıyız. Okuma alışkanlığımız yok. Okumuyoruz. Zihnimiz büyük gayelere odaklanmış değil. Bilgi çağının gereği olan “sürekli öğrenme”ye açık değiliz. İlim erbabı değil filim erbabı iltifat görüyor. Risk üslenmekten hoşlanmıyoruz. Terlemeden kazanmak, çalışmadan rahat yaşamak istiyoruz. Pek çoğumuz gözünü devlet kapısına dikmiş durumda. “Yatırım yapma” anlayışımız gayrimenkul mülk edinme ile sınırlı. Zorluklarla mücadele azmimiz yok. Sebatsız, sadakatsiz, sabırsız ve kanaatsiz davranıyoruz. Tevekkülü tembellik ve miskinliğimize perde yapıyor, çalışmadan elde etmek istiyoruz. Kendimize güvenmiyor ve başarabileceğimize inanmıyoruz.
Zihinlerimiz büyük davalara ve büyük hedeflere odaklanmadığı için himmetimiz küçüldü. Bencillik, egoizm gelişti. Şahsi çıkar sağlama, daha rahat yaşama, dünya zevklerinden daha fazla elde etmek, dünya nimetleri pastasından daha fazla pay kapabilmek hayatın en önemli amacı haline geldi.
Amaçlar basitleştikçe, gayeler küçüldükçe gayretlerde küçüldü. Atalet ve dalaletten kaynaklanan sefahat sosyal yapıyı her geçen gün daha fazla tehdit etmeye başladı. Çünkü işlemeyen, çalışmayan, durağan bir bünye zamanla kokuşmaya, çürümeye, bozulmaya ve yok olmaya mahkûmdur.
Belki de beş yüz yıldır kanayan bir yaramız olan ümitsizlik ve şevksizlik illetini, şevk-i mutlak yani her zaman, her yerde, herhalde ve her şartta sahip olacağımız sonsuz bir şevk ile yok etmeliyiz. Asla şevksizliğe kapılmamalı ve şevkimizi kıracak şeylerden uzak durmalıyız.
Mevlâna hazretleri bir gün talebelerine dergâhın merkebini satmalarını söyler. Talebeler: “ Efendi hazretleri bu eşek Konya'nın en iri, güçlü, kuvvetli ve en iyi yük taşıyan eşeğidir. Hem genç hem de sağlıklıdır. Üstelik dergâhın hizmetleri için bu eşeğe ihtiyacımız var “ derler. Mevlana Hz.” Evladım satın bu eşeği “ diye tekrar eder. Talebeleri : “ Hay hay Efendi hazretleri emriniz üzere bu eşeği satalım, ama bunun sebeb-i hikmeti nedir?” diye sorarlar. Mevlana Hz. Talebelerine şu ilginç cevabı verir. “ Evlatlarım! Ben dikkat ettim bu eşek bir haftadır anırmıyor. Bunun şevki kayboldu. Merkebin şevksizliği talebeye de sirayet edebilir. Onun için bu eşeği satın yerine başkasını alın “ der.
Taşıdığı engin şefkat ve muhabbet hisleri ile hoşgörü ve toleransın sembolü haline gelen Mevlana Celaleddin-i Rumî gibi bir zatın, bir merkebin bile küçücük bir şevksizliğini hoş görmeyerek, tavizsiz bir tavır sergilemesi ve bu şevksizliğin bedeli olarak eşeğin satılmasını, değiştirilmesini istemesi çok ilginç değil mi?
Her günahı işleyen bütün günahkârları şefkatle kucaklayan Mevlana Hazretlerinin küçücük bir şevksizliğe tahammülü ve müsamahası olmamıştır. Meğer şevk ne kadar önemli imiş!
Dinsizliğin bütün dünyada hızla yayıldığı, Kur'ân hakikatlerinin yok edilmeye ve İslam ahlakının unutturulmaya çalışıldığı bir devirde; kendisini “ Kuran'ın sönmez ve söndürülmez bir güneş olduğunu bütün kâinata ispatlama ve yayma davasına adayan Ahir zaman müceddidi Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri de, Risale-i Nur hizmetinin temel prensiplerini “ Fakr-ı mutlak, acz-i mutlak, şükrü mutlak, şevk-i mutlak “ olarak belirtmektedir. Yani “Ahirzaman iman ve Kur'ân hizmetinin” dört temel ilkesinden birisidir şevk-i mutlak.
Şevk , lügatta , “çok büyük istek” , “şiddetli arzu”, “neşe”, “coşku”, “memnuniyet” anlamlarına gelmektedir. Şevk-i mutlak ise; her halukârda , her durumda şevk içerisinde , coşkulu , heyecanlı ve neşeli olmak anlamına gelmektedir. Bediüzzaman, Münazarat isimli eserinde ; “ Hayat bir faaliyettir. Şevk ise matiyyesi ( bineği ) dir “ demektedir.
Öyle ise şevk; insanın hamiyet duygularını, himmetini (yani kalbin bütün kuvveti ile Cenab-ı Hakka ve diğer mukaddesata yönelerek, bu yöneliş ile gösterdiği ciddi gayreti), insanın bilgilerini, düşüncelerini ve kabiliyetlerini eyleme dönüştüren, insanı harekete geçiren ve çalışmaya sevk eden muharrik unsurdur.
Şevk, sönük olursa himmet ve gayretlerde sönük kalacaktır; şevk canlı olursa himmet ve gayretler de canlanacak, heyecanlanacak ve faaliyete dönüşecektir. Yani şevk olmazsa, faaliyette olmayacak; tembellik ve atalet hakim olarak hayatı sükuta düşürecektir. Hayatın canlanması, neşvü nema bulması ve gerçek hayata dönüşebilmesi için şevkin çok yüksek olması gerekir. Onun için şevk, hayatın hayatıdır diyebiliriz.
Şevksizlik, insanın ferdi ve sosyal hayatında ümitsizlik, nemelazımcılık, pısırıklık, tembellik ve atalet üretir. Teşebbüs ruhunu, cesareti, heyecanı, merakı ve muhakeme kabiliyetlerini söndürür. Şevki kırılan kişi veya toplumlar okuyamaz, düşünemez, araştıramaz, çalışamaz ve üretemez hale gelirler. Şevksizlik insanı işsiz ve boş durmaya, atalete sürükler. Boş ve işsiz olmanın, atıl kalmanın verdiği sıkıntı ise; birçok kötülüğün, sefahatin, kötü alışkanlıkların, suçların en önemli kaynaklarındandır.
Şevksizlik, ferdi ve toplumsal hayatta durgunlaşmanın, tembelliğin, ataletin, geriliğin ve sükûtun kaynağı olduğu gibi; şevk de gelişmenin, kalkınmanın dinamiği, motoru ve dinamosudur.
Bediüzzaman Hazretleri, şevkin insan faaliyetlerinin (sa'yi insani) buharı yani enerji kaynağı hükmünde olduğunu söyler.
Çünkü insanın şevk sahibi olması amacına, hedefine ulaşabilmek için ciddi bir istek ve şiddetli bir arzu meydana getireceği için; kişi bütün dikkatini ve zihnini bir noktada yoğunlaştıracak, bütün duygularını, latifelerini, hislerini, enerjisini ve kabiliyetlerini hedefe odaklayacaktır. Aynı güdümlü füzelerin hedefe kilitlendiği gibi bütün mevcudiyetiyle gayesine ulaşmaya ve hedefine kavuşmaya odaklanacaktır. Bu ise insana irade kuvveti, kararlılık, sabır, sebat, gayret ve heyecan kazandıracaktır. Böylesine üstün seciyelerle desteklenmiş bir kişilik, normal zamanda sahip olduğu enerji ve kuvvetin çok daha ötesinde bir enerjiye kavuşur. Riskleri göze alır, fedakarlık yapar, hedefine ulaşabilmek için bütün bilgi ve yeteneklerini maksimum düzeyde kullanır. Kendi etkinliğini ve verimliliğini yükseltir.
Şevk, insana öğrenme, araştırma, düşünme, bilgi ve düşüncelerini eyleme dönüştürme, hayata geçirme arzu ve gayreti verir. İnsanı durağanlıktan kurtarıp harekete geçirir ve faaliyeti gerçekleştirir. Adeta insan faaliyetlerinin, çalışmanın kaynağı, bilgi ve düşünceyi faaliyete taşıyan vasıtadır şevk. Onun için ferdi ve soysal hayatta gelişmenin, ilerlemenin, kalkınmanın enerji kaynağı ve dinamosudur şevk.
Şevk sahibi bir öğrenci, daha dikkatli, daha verimli ve daha fazla çalışarak; daha fazla ve sürekli öğrenme halinde olarak başarıya ulaşacaktır. Şevk sahibi bir işçi, daha az masraf ile daha çok üretim gerçekleştirecektir. Şevk sahibi bir çiftçi, daha etkili zirai faaliyette bulunacak, toprağı işleyecek, gerekli ilgi ve bakımları yapacak, daha verimli ürün hasat edecektir. Şevk sahibi bir esnaf veya tüccar, sabah erkenden dükkânını açacak, temizliğini yapacak, malını düzenleyecek, gelen müşterisine tatlı dil ve güler yüz ile muamele ederek iş yerinin bereketini ve kazancını arttıracaktır. Şevk sahibi bir sanatkâr, sanatını daha iyi icra edebilmek, kendini geliştirebilmek, sanatını mükemmelleştirebilmek için sürekli arayış ve çalışma içerisinde olacak ve sanatında mahareti artacaktır. Şevk sahibi bir ilim adamı, daha çok okuyacak, daha çok araştıracak, daha etkili ve verimli çalışacak, hem daha mütehassıs hale gelecek hem de daha fazla talebe yetiştirecektir.

ŞEVKİ ARTIRMAYA YÖNELİK
BAZI TEDBİRLER:

İnsanların çalışmaya şevkini artıran en önemli etken, himmettir. Himmet, kalbin bütün kuvveti ile Cenab-ı Hakka ve diğer mukaddesata yönelmesi, insanın bütün duygu, his ve latifeleri ile bütün bilgi, düşünce, dikkat, enerji ve kabiliyetlerinin “ Allah'ın rızasını kazanabilme “ arzusuna odaklanmasıdır.
“Himmet ne kadar canlı ve yüce olursa, çalışmaya olan şevk de o kadar kuvvetli olur. Verimli bir çalışma ve gayreti temin etmenin en etkili yolu, insanın şevkini canlı tutan himmetin muhafazasından geçer.”
Himmet ve hamiyet duygularımızın kuvvetlendirilmesi, şevkimizin canlı tutulabilmesi ve artırılabilmesi için ferdi hayatımızda uygulayabileceğimiz bazı tedbirleri şu şekilde özetleyebiliriz:
1. Allah'ın Rızasını kazanabilmeyi hayatının en büyük gayesi yapmak ve bunun ne kadar yüce bir makam olduğunu idrak etmek. Bunun içinde Tahkiki İman sahibi olmak, imanını sürekli kuvvetlendirmek.
2.Kur'ân ve Resullullah'ın sünneti seniyyesine uygun bir hayat yaşayarak “ İla-i Kelimetullah “ ı dava edinerek; bunların insanı “ Rıza Makamı “ na ulaştıran en kısa, en güvenilir ve en tesirli yollar olduğunun bilincine varmak. Bunun içinde sürekli Kur'ân İlmi ve tahkik iman dersleri almak.
3.İnsana Marifetullah ( Allah'ı tanıma ) ilmi ile kulluk şuuru kazandıran ve insanı Muhabbetullah 'a (Allah sevgisi ) mazhar kılan Kur'ân-ı Kerim'in Ahirzaman tefsiri Risale-i Nur Külliyatını her gün düzenli olarak okumak.
4.Sahip olduğumuz beden ve enerjiyi emanet bilip; mülkü asıl mal sahibinin rızasına uygun kullanmamız gerektiği bilinci ile sahip olduğumuz değerleri Allah'ın rızasını kazanabilmek amacına yönelik kullanmak.
5.Allah'a kul olmanın şerefini ve iman ve Kur'ân hizmetinde çalışmanın mükâfatını düşünmek. Kısacık dünya hayatında yapacak olduğumuz kulluk ticareti ile kazanabileceğimiz büyük mükâfatı, sonsuz cennet saadetini; yani emeğin çok küçük, ücretin çok büyük olduğunu düşünmek.
6.Fıtratımızda mevcut olan sevgi, şefkat ve merhamet hisleri bizi sürekli iman ve Kur'ân hizmetine sevk etmeli. İmana muhtaç gönülleri, ahiretini kaybeden insanları, inançsızlık ve ahlaksızlık yangınını düşünüp; bütün mevcudiyetimizle çırpınmalı, iman kurtarma davasına hayatımızı feda etmeliyiz.
7.İman ve Kur'ân hizmetinde başkaları ihmal ve fütur gösterirse, onlardan eksik kalan hizmet yükünü de bizim taşımamız gerektiğini idrak ederek hizmete / çalışmaya daha büyük bir iştiyak hissetmeliyiz.
8.İman ve Kur'ân hizmetinde netice kazanmakla sorumlu olmadığımızı, insanlara hidayeti yalnızca Allah'ın verebileceğini, bizim sadece hizmet etmekle mükellef olduğumuzu, Kur'ân hizmetinde kaybın, zararın söz konusu olamayacağını, Allah rızası için sarf edilen en küçük bir gayretin bile ebediyen kaybolmayacağını ve bize çok çok büyük manevi kazançlar sağlayacağı… daima hatırlamak ve her halukarda kazançlı olduğumuzu bilmek.
9.Kabir kapısının açık olup bizi beklediğini, her an ölebileceğimizi idrak ederek; bize verilmiş olan ömür sermayesini en iyi şekilde kullanarak sonsuz ahiret hayatına yatırım yapmak gerektiği bilinci içerisinde yaşamak.
10.Çilesi çekilen, zor başarılan, zahmetli, meşakkatli hizmetlerin daha lezzetli ve mükâfatında daha büyük olduğunu düşünerek, zahmetleri rahmet telakki etmek.
11.Cesaret, şecaat, azim, sebat, sadakat, sabır, tahammül, fedakârlık, ihlas, samimiyet gibi yüksek seciye ve vasıflara sahip olmak. Bunun içinde sürekli imani ve ahlaki eserleri okuyarak imanı kuvvetlendirmek.
12.Dikkat, tahlil ve muhakemeye alışmak. Bunun içinde yaptığı işin önemini, davasının büyüklüğünü, gayesinin yüceliğini düşünerek his ve heyecanlarını canlı tutmak.
13.Zihnin bütün kuvvetlerinin gaye ve hedefe ulaşmak için aynı istikamete sevk edilmesi.
14.Dikkatli olmak ve dikkati hedef üzerine odaklamak.
15.İman ve Kur'ân hizmetinde istihdam olunan hizmet erbabı ile azami irtibat sağlanarak hizmet aşkı ve heyecanların paylaşılması.
16.Çevrede mevcut sayısız günah kaynakları ile ahirzaman fitne ve fesatları, nefis ve şeytanın vartalarına karşı muhafaza olunabilmek için cemaatin şahsı manevisine sığınıp, kendimizi manevi korunma altına almak, şahsı manevinin feyiz ve bereketinden istifade ederek manevi oksijen ve enerji depolamak.
17.Negatif enerji yayan, uyuşukluk, tembellik ve nemelazımcılık aşılayan ortamlardan ve kötü arkadaşlardan uzak durmak.
18.Çalışmayı, hizmet etmeyi engelleyen malayani, lüzumsuz işlerle uğraşmamak, lüzumsuz ve kötü alışkanlıkları terk etmek.
19.Şevkimizi kıracak, sefih hisler uyandıracak, nefsanî arzuları canlandıracak her türlü zararlı yayınlardan uzak durmak; davamıza sadakati, hizmet aşkı ve heyecanımızı artıracak müsbet yayınları takip ederek sürekli manevi gıda almak.
20.Mideyi kontrol etmek. Fazla yemek ve şişmanlık, tembellik ve uyuşukluk vererek dikkati dağıttığı ve çalışma şevkini kırdığı için yeme-içme hususunda sünneti seniyyeye uygun davranmalıyız.
21.Fazla uykunun ulvi hisleri öldürdüğünü bilerek, az uyumalı, uyku saatlerinde Resullullah (s.a.v)ın tavsiyelerine uymalı ve sınırlı olan ömür sermayesini en verimli şekilde kullanmalıyız.
22.Kur'ân-ı Kerim, Cevşen-ül Kebir ve diğer günlük evrad ve zikirleri aksatmamak. Kalbin en fazla Allah'ı zikretmekle tatmin olacağını ve heyecanla coşacağını unutmamak.
23.Fiili ve kavli duayı asla terk etmemek. Sebeplere de müracaat ederek Allah'dan her şeyi istemek, sürekli ve ısrarla istemek, her şeyin dizgininin O'nun elinde olduğunu unutmamak.
24.Gecenin son 1/3 lük bölümünde uykuyu terk ederek kalkmalı, seher vaktini; namaz, zikir, dua ve ilmi araştırma ve tahlillerle değerlendirmek, Peygamber Efendimizin “Seher vakti ümmetime bereketli kılınmıştır” hadis-i şerifini unutmamak.
25.Bütün bunların yanında en önemlisi namazlarımızı asla ihmal etmemek, vaktinde ve tadili erkana riayet ederek kılmak hususunda azami gayreti göstermek.
26.Namazlardan sonra tesbihatı mutlaka yapmak, bol bol salat-ı şerife okumak, kendimiz, aile fertlerimiz, akraba ve dostlarımız, alem-i islam ve bütün insanlık için bol bol dua ederek Cenab-ı Hakk’ın tevfik ve inayetini talep etmek.
Son olarak; Bediüzzaman Hazretlerinin Tarihçe-i Hayatı'nda Müslüman Türk Milleti'ni büyük uyanışa ve yeniden dirilişe çağıran şu vecizeyi aktarmak istiyorum:
“Ey âlem-i İslâm! Uyan, Kur'ana sarıl; İslâmiyet'e maddî ve manevî bütün varlığınla müteveccih ol! Ve ey Kur'ana bin yıllık tarihinin şehadetiyle hâdim olan ve İslâmiyet nurunun zemin yüzünde naşiri bulunan yüksek ecdadın evlâdı! Kur'ana yönel ve onu anlamaya, okumaya çalış. Lisanın, Kur'anın âyetlerini âleme duyururken, hal ve etvar ve ahlâkın da onun manasını neşretsin; lisan-ı halin ile de Kur'anı oku. O zaman sen, dünyanın efendisi, âlemin reisi ve insaniyetin vasıta-i saadeti olursun!
Ey asırlardan beri Kur'anın bayrakdarlığı vazifesiyle cihanda en mukaddes ve muhterem bir mevki-i muallâyı ihraz etmiş olan ecdadın evlâd ve torunları! Uyanınız! Âlem-i İslâm'ın fecr-i sadıkında gaflette bulunmak, kat'iyen akıl kârı değil! Yine Âlem-i İslâm'ın intibahında rehber olmak, arkadaş, kardeş olamak için Kur'anın ve imanın nuruyla münevver olarak, İslâmiyet'in terbiyesiyle tekemmül edip hakikî medeniyet-i insaniye ve terakki olan medeniyet-i İslâmiyeye sarılmak ve onu, hal ve harekâtında kendine rehber eylemek lâzımdır.
Avrupa ve Amerika'dan getirilen ve hakikatta yine İslâm'ın malı olan fen ve san'atı, nur-u tevhid içinde yoğurarak, Kur'anın bahsettiği tefekkür ve mana-yı harfî nazarıyla, yani onun san'atkârı ve ustası namıyla onlara bakmalı ve "saadet-i ebediye ve sermediyeyi gösteren hakaik-i imaniye ve Kur'aniye mecmuası olan Nurlara doğru ileri, arş!" demeli ve dedirmeliyiz!
Ey eski çağların cihangir Asya ordularının kahraman askerlerinin torunları olan muhterem din kardeşlerim!
Beşyüz senedir yattığınız yeter! Artık Kur'anın sabahında uyanınız. Yoksa Kur'an-ı Kerim'in güneşinden gözlerinizi kapatarak gaflet sahrasında yatmakla, vahşet ve gaflet sizi yağma edip perişan edecektir.”

27 Ocak 2008 Osmanlı Devleti'nin 710. Kuruluş yıldönümü. Kuruluşun 710. yılında yeniden diriliş ve Kuranın sabahında uyanış duasıyla…


Bu Yazı 3817 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar