LİSAN VE SÖZÜN GÜCÜ
..        
Başka canlıların kendilerine mahsus anlaşma vâsıtaları vardır. Allâhu Teâlâ, insanları konuşma yeteneğiyle şereflendirmiştir. Bu kabiliyeti sadece vermekle kalmamış, onlardan seçtiği uygun temsilcilerle konuşmuştur da... Tabiatı inceleyerek, ondaki intizamdan bir ilim meydana getiren âlimlerden bâzıları, insanın bu mümtâz vasfını nazara alarak, diğer canlılardan ayırmak için onu, “konuşan” sıfatıyla belirtmişlerdir.
Kulağımıza çalınan ilk seslerin heceler, kelimeler, cümlelerden mürekkep bir lisanı meydana getirdiğini ve bunun konuşma aracı olarak kullanıldığını çok sonra fark ederiz. Fakat bunun içyüzünü bilmeden, derinliklerini kavramadan hemen kullanmaya başlarız. Ailemizden ana dilimizi, okullarımızdan kurallarını, edebiyatımızdan incelik ve zevkıni öğreniriz. Toplumdan iyi ve kötü taraflarını ders alırız. Milletin ortak değerleri, kültürü, tarihî, san'atı, fikirleri, amaçları bu kanaldan dimağımıza yerleşir. Ruhumuzda tesirler yapar. Davranışlarımızı tanzim eder.
En basit işlerden tutun, en kıymetli ve önemli durumlara kadar bu vâsıta ile anlaşırız. Fikir ve görüş alış verişinde bulunuruz. Birbirimizi etkileriz. Düşünce ve duygularımızı açıklarız. İnançlarımızı başkalarına bununla telkin edebiliriz. İbadetlerimizi bununla Mabudumuza sunarız. Dualarımızı, isteklerimizi bununla dile getiririz. Ümitlerimizi, hayallerimizi bununla varlık perdesine aksettirebiliriz.
Beşeriyetin ömründe unutulup gidecek hâdiseleri, güzel veyâ çirkin günleri, ders alınıp tecrübe hânesine kaydedilecek bilgileri lisanla muhâfaza edebiliriz. Sözün uçup gideceği, kesintiye uğrayacağı endişesi ile onu yazıyla devamlılaştırırız. Yazı dilini daha kalıcı ve genel esaslara uygun kılabilmek için çalışmalar yaparız. Belgeleri daha özenle koruruz. Herkesin daha kolayca istifade etmesi için çareler ararız. Böylece, insanlığın şerefli ve bâriz vasfı olan konuşmayı, onun vâsıtası olan “dil”i ebedîleştirmeye gayret ederiz.
Çoğunluğumuz bu çaba içinde iken, birilerinin çıkıp bu gözbebeğimiz gibi kıymetli vasıtamıza açıktan veyâ gizlice sûikast düzenlemesini kabullenebilir miyiz? Varoluştan bize kadar intikal eden bu kıymetli mirası, kötü niyetlilerin yağmalamasına fırsat verebilir miyiz? Maddî varlığımızı manevî varlığımıza bağlayan bu yegâne yolun kapatılmasına müsaade edebilir miyiz?
Lisanımızın aslını ve ifâde ettiklerini; kelimelerini ve kavramlarını değiştirmek bir çeşit intihardır: ferdin ve toplumun intiharı... Bu, aklı başında olan bir kimsenin asla râzı olamayacağı bir durumdur. İnsan yaratılışının buna izin vermesi beklenemez...
DİL YARASI
Başlığa bakıp da ağzımızdaki dilimizde bir rahatsızlık mı olduğunu; yoksa gönülle ilgili bir derdimiz mi bulunduğunu hemen anlayıvermek mümkün olmuyor. Çoğu zaman, bir kelime veya ufak bir cümle maksadımızı ifadeye yararsa da, bazen de bir sayfa yazı yazmak veyâ bir hayli konuşmak sûretiyle derdimizi ancak anlatabiliyoruz. Bu husus, anlatanın dilini doğru kullanması, lisanına hâkim olması, kelimeleri amacına uygun seçmesi ile ilgili olduğu kadar, muhatabın kabiliyeti ile de ilgilidir.
Eskiler, “Arife işaret yetişir!” demişler ya... Cümlenin önünde, işareti verecek şahsın da âlim olması, en azından alacak kişi kadar arif olması gerekiyor mu, onu tavzîh etmemişler. Sanırım, öyle olmalı. Güzel söz söylemenin temelini meydana getiren belâğatın tarifindeki, “sözün kim tarafından, nerede, nasıl ve kime söylendiği” bu düşüncemi pekiştiriyor.
Bizim dil yarası, en azından yüz yıllık bir maziye sâhip; tıbbî dille “kronikleşmiş” olduğundan, devâsını bulmak kolay değil! Şarkının şikâyet edip sızlandığı gibi: “Baksa tabîbân-ı cihan çareme / Çâre bulunmaz bilirim yâreme!” Belki, okuyanlar arasında hâlden anlayan ihtisas sahipleri veyâ aynı derde giriftâr tecrübeli şahıslar bulunur. Musîbet ve dertler paylaşıldıkça hafifleyeceğinden, bir tesellî olur.
Çok sevdiğimiz bir çocuğu, bir çiçeği çabucak büyütmek, geliştirmek veyâ yaşlı bir kimseyi, buruşmuş bir bitkiyi güçlendirmek, gençleştirmek için tabiî yolların dışında yapacağımız bir müdâhale neye yarar? Kendi iç kuvvetlerinin akışı dışındaki zorlamalar onlara fayda mı, zarar mı verir? Yavrucuğu erken büyütelim derken, erkenden âhirete yollamaz mıyız? Cenâb-ı Allah'ın antika bir san'atı olan o güzelim varlıkları, yaratılıştan geçerli olan programlar hâricinde uğraşarak, tahrip etmez miyiz?
Lisanın gelişmesi hakkında da, bu misâllerdeki gibi, zorlamanın ve gereksiz müdâhalenin câiz olmayacağını bu işin üstadları belirtiyor. Garipliğe bakınız ki, ilmin ve fennin hüküm sürdüğü çağımızda, içtimâî kànunlar ve gerçekler hiç göz önüne alınmayarak, çağdaşlık adına ilim ve fennin reddettiği işler yapılıyor...
Halkımızın âdetidir, kendi ihtisas sâhasının dışında gàyet rahatlıkla fikir yürütür ve iş görür! İspâtı basittir: bakınız; herkes tıp, siyâset, diyânet gibi insanı ya candan, ya dünyâ saâdetinden, ya âhiretten eden alanlarda bile ahkâm kesmektedir... Bu konular birer misâldir, siz istediğiniz kadar çoğaltabilirsiniz! Ama, halkın yaptığını halkı câhillikle suçlayan ve hikmetle, ilimle, fenle uğraşanlar yaparsa ne diyeceksiniz? Nasıl yorumlayacaksınız?
Dil de, maalesef, bu musîbetten nasîbini en fazla alan sâhalardan biridir. Onunla da halk adına, halkı istediğe vâdiye sürmek isteyenler uğraşmış ve başka milletlerin lisânının başına gelmeyen halleri getirmiştir. Öyle bir uçuruma düşülmüştür ki, çıkılması imkânsızdır. Koskoca bir mâzî, övünülecek bir medeniyet karanlığa gömülmüştür...
SÖZÜN GÜCÜ
Hz. Adem, kendisine öğretilen sözler vâsıtasiyle diğer varlıklara karşı üstünlüğünü gösterdi. Cenâb-ı Allah, yaratacağı bu yeni varlığın kendilerinden fazla nesi olduğunu soran daha önce yarattığı mahlûkàtını, insana “eşyânın isimlerini” öğreterek ve ifâde etme gücü vererek cevaplandırmış oldu. İlk günâhı işleyenlere, bunun affı için söylemeleri gerekenleri de ilhâm etti. Yeryüzüne gönderdiği insanoğlunu dişle, tırnakla, kanatla değil akılla ve sözle teçhiz etti.
Akıl ilim oldu; söz vâsıta oldu. Adam adam, adım adım tecrübeler ve bilgiler; harf harf, hece hece söylendi, ezberlendi. Çizgi çizgi, resim resim hâfızalara, sayfalara kazındı, yazıldı. Târihlerden, coğrafyalardan aştı; zamanları geride bıraktı, istikbâle ulaştı.
Söz şiir oldu, gönülleri kazandı. Ninni oldu, çocukları büyüttü. Nutuk oldu, orduları savaştırdı. Hutbe oldu, îmanları coşturdu. İlâhî oldu, rûhları meftûn etti. Zikir oldu, kalpleri sükûta erdirdi.
İlâhî kelâmla insanlar şereflendiler. En şereflilerin etrâfında toplandılar. Seçkin topluluklar meydana getirdiler. Târihe şan, adâlet, doğruluk, huzûr sayfaları yazdılar. Asırlara ilim, sevgi, şefkat meyveleri tattırdılar. Olabileceklerin en iyisini yaptılar. Olması gerekenin misâllerini gösterdiler.
Söz ayağa da düştü. Kötünün eline de geçti. Hakkı ve gerçeği gizleyip çarpıtarak kandırdı. Hz. Âdem'i cennetten kovdurdu. Bozulan tatlı üzümün, akılları ifsat eden alkole dönüşmesi gibi, söz de bozuldu. Yalan, dolan, gıybet, dedi-kodu, iftirâ, fitne, fesât, katl, cinâyet oldu. Fertler, kavimler, milletler birbirine düştü. Hak, bâtılın tozu dumanı arasında kayıplara karıştı. Sözün sahtesi, gerçeğinden ayırt edilemez hâle geldi.
Barışı ve savaşı başlatan söz oldu. Düşmanları sulha kavuşturdu. Kardeşlerin arasını açtı. Dertlere merhem sürerken, yüreklere kezzap döktü. Tedâvi ile birlikte yaraladı. İş öyle karıştı ki, zehir de panzehir de aynı dükkânda, aynı rafta satılmaya başladı. Aynı ağızdan hem küfür, hem ikrar çıktı. Hem duâ, hem bedduâ aynı dilden sâdır oldu. Yalanı da doğruyu da aynı dudaklar ardarda söyleyiverdi.
Kötüyü ve iyiyi söz büyüttü. Küçüğü ve büyüğü söz i'zâm etti; ehemmiyetsizleştirdi. Sırları ve âşikârları söz ifşâ ve ihfâ eyledi. Saklıları yaydı, bilinenleri gizledi. Nârın da, nûrun da nâşiri oldu. Saâdet ve felâketler sözle doğdu, gelişti, genişledi. Cennet veyâ cehennem ağacının tohumlarını saklayan îmana ve küfre en büyük hizmeti, söz gördü. Sözün kudretini küçümsemek, küçümsenmeye sebep oldu. Söz, gücüne inananları güçlendirdi.

Bu Yazı 3189 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar