MEHMET EMİN BİRİNCİ
..        
Ortaokul yıllarında, köylülerinin ortaklaşa olarak ve çok gizli bir şekilde tuttukları köy imamından dinî dersler alıyordu. Kur'an okumayı ve dinimizin emrettiği ibadetler hakkındaki bilgileri bu dönemde öğrendi.
O yıllarda bir yandan yaşanan ekonomik sıkıntılar, diğer yandan dinî eğitimi önlemeye yönelik şiddetli baskılara rağmen onun yaşındaki çocuklara dinî eğitim verebilmek için tüm anne-babalar her türlü fedakârlığı göze alıyorlardı.
Hem ailelerin, hem çocukların bu dönemde en çok korktukları şey, köylerine gelen görevlilerdi. Ellerindeki amme cüzlerini ve Kur'ân-ı Kerim'i saklamak için akla hayale gelmedik çarelere başvuruluyordu. Hattâ Mehmed Emin bir defasında korkudan, evlerinin altındaki hayvan yemliği içine girmişti.
Tahsildarların haksız yere aldıkları erzakı, hayvanları ve para edecek diğer malları kurtarabilmek için gariban köylünün sergiledikleri çabaları da unutulmayacak hatıralardandı. Vergi veremeyecek durumda ola zavallı köylünün paslı tenceresini ve bakır kaplarını haczediyorlar, dökülen gözyaşını dikkate bile almıyorlardı.
Civar köylerin kaç hayvanı olduğunu tespit için memurlar geldiği duyulunca, köylüler gece yarısı, sicim gibi yağmur altında hayvanlarının bir kısmını dağa kaçırıyor, duruma göre günlerce dağlarda kaldıkları oluyordu.
Yemyeşil Karadeniz şeridinin mavi ile birleştiği sahil kesiminde, o zamanlar çay ziraatı olmadığı için erkeklerin yüzde sekseni gurbete gidiyor, kazandığı üç-beş kuruşla ailesinin nafakasını temin etmeye çalışıyordu.
Küçük Mehmed Emin'in hayatındaki belki ilk ve en büyük gelişmelerden birisinin ana kahramanları, yakın akrabaları Remzi Efendi ile Halil Dayı oldu.
Bu iki zat köyden ayrılmışlar, Kızılırmak'ın denize dökülen kısmında balıkçılıkla meşgul oluyorlardı.
1948 gurbet dönüşlerinde, hal ve tavırlarında meydana gelen büyük değişim bütün köylülerin dikkatini çekmişti. Hemen herkesin dilinde bu değişim vardı. Çünkü bu iki zat, o zamana kadar dine lâkayd idiler. Ama geri dönüşlerinde, eski Remzi veya Halil'den geriye eser kalmamıştı.
Bu değişimin gerekçesini köylü sonradan öğrendi. Bir tarikata intisap etmişlerdi. Bütün günahlarına tevbe ederek kazâya kalan namazlarını eda etmeye, ellerinden geldiği kadar takvâ ile hareket etmeye başlamışlardı.
Bu iki zat, balık avı mevsimi gelince yine gurbete açıldılar. Mekânları yine Kızılırmak'ın bulanık olarak denize dökülen kısmı ve balıkçı barakalarıydı.
Av sezonu tamamlanınca geri dönmek üzere Bafra'ya geldiler. Bu gelişleri Remzi Efendi ile Halil Dayının hayatında ikinci büyük değişime vesile olacaktı. Burada Hacı İhsan Bey, Muammer Efendi ve bazı şahıslarla tanışmışlardı.
Tanışmanın ardından Muammer Efendi onlara Afyon taraflarında “Bediüzzaman” isminde bir büyük alimin bulunduğunu, pek çok eserleri olduğunu, onun nüfuzundan korkan hükümet yetkililerinin onu sürekli gözetim altında tuttuğunu söylemişti. Ayrıca Üstad Bediüzzaman'la ilgili bazı bilgiler aktarmıştı. Son olarak da kendilerine bir iki tane küçük risalelerden hediye etmişlerdi.
Remzi Efendi ile Halil Dayı bu tanışma ve tanışmayla haberdar oldukları Bediüzzaman'dan çok etkilenmişler ve köye büyük bir heyecan içinde gelmişlerdi. Köyün önde gelenlerine Bafra'da Muammer Efendi ile aralarında geçen muhavereyi kelimesi kelimesine aktarmışlardı. İşte bu esnada, dinleyenler arasında delikanlılık yıllarına henüz yenice ayak basan Mehmed Emin de vardı.
Merhum Birinci Ağabeyin kulakları ilk olarak 1949 yılında işte bu vesileyle Bediüzzaman ismiyle tanışmış oldu.
KÖYLÜLERİN RİSALE AŞKI
Okumaya çok meraklı olan Remzi Efendi, bir yandan Bediüzzaman aşkı, diğer yandan Risalelere ulaşma gayreti ile yanıp tutuşmaya başlamıştı. Nur Risalelerini getirmek için teşebbüslerde bulundu. Ancak elindeki imkânların yetersiz oluşu sebebiyle bir türlü para tedarik edip sipariş verememişti. Bu çabaları köylüleri ve arkadaşları tarafından da duyuluyor ve biliniyordu. Bir gün Remzi Efendinin akrabalarından gemi inşâ ustası Hakkı Usta, yanındakilere şöyle dedi:
“Arkadaşlar! Bizim Remzi Efendinin bildiği yüksek, âlim bir zat var. Onun çok güzel kitapları varmış. Birkaç kuruş verin de o zatın kitaplarından getirtelim, bizim de istifademiz olur.”
Hakkı Ustanın bu çağrısına cevap geldi ve aralarında 33 lira topladılar. Hattâ destek verenlerin arasında, o zamana kadar başı secdeye çok ender giden Kadir Usta da bulunuyordu. Neticede kitap siparişi gerçekleşti.
Talep edilen risaleler yaklaşık üç hafta sonra köye ulaştı. Ayakkabıcılıkla uğraşan Sefer Usta, bir akşam üstü elinde bir torba kitapla köye gelmişti.
Köylü büyük bir merak ve heyecanla torbayı açtı. Büyük büyük bazı eskimez yazıyla kaleme alınmış kitaplar çıktı. Kitaplardan bazı yerleri hızlıca karıştırmaya, belli yerlerden kısa kısa okumaya başladılar. Bunlardan birisi Beşinci Şua diye bir bahis bulmuştu. Tam aradığı yer burası idi. Remzi Efendi gönlünün istediğini elde etmiş, duası kabul olmuş Risale-i Nur'a kavuşmuştu.
Başta Remzi Efendi olmak üzere köy ahalisinin heyecanı ve iştiyakı genç Mehmed Emin'i de meraklandırmaya, içinde büyük tesir bırakmaya başlamıştı. Fakat çok büyük bir eksikliği vardı. Osmanlıcayı okuyamıyordu. Sadece okumayı bilenleri dinlemekle yetinmek zorundaydı.
Akşamları Hakkı Ustanın evine gidiyor, “Ne olur Hakkı Amca, biraz oku da dinleyelim. Biz de istifade edelim” diyordu.
Ama geçen her gün Mehmed Emin'in Risalelere olan alâkasını ve bağlılığını artırırken, Osmanlıca okuyamamanın getirdiği sıkıntıları da ziyadeleştiriyordu. Mesela Hakkı Amca sabahtan akşama kadar çalıştığı için çok yoruluyor, hemen uyuklamaya başlıyordu. En sonunda ne yapıp yapıp, mutlaka bu yazıyı okumasını öğrenmeye karar verdi.
AHDETTİ VE CEHDETTİ.
Genç Mehmed Emin yirmi gün içinde eskimez yazılı kitapları okumaya başladı.
Gerçi ilk zamanlar okuduğu Risaleleri tam anlayamıyordu. Fakat içinde bu kitapların, zamanın insanlarına en faydalı kitaplar olduğuna dair kuvvetli bir his vardı.
Okudukça hem Risalelere, hem müellifi Bediüzzaman Said Nursî'ye olan muhabbet ve hürmeti her geçen gün daha da arttı. Arttıkça hem daha fazla okumaya, hem çevresine tanıtmaya başladı. Okuldaki arkadaşlarından yakın gördüklerine Bediüzzaman'ı ve Risale-i Nur'u anlattı, tanıttı. Hattâ bir defasında İhlâs Risalelerini yeni yazı ile deftere yazmış, okumaları ve istifadeleri için arkadaşlarına vermişti.
İBRETLİ BİR RÜYA
Bir gün Remzi Efendi, Hakkı Ustaya gidip “On lira ver. Sözler Mecmuasını ısmarlayalım” demişti. Bu talep birkaç kez tekrarlanmasına rağmen Hakkı Usta aldırış etmemişti. Bir gece Hakkı Usta gördüğü dehşetli bir rüyanın etkisiyle yaptığından pişman oldu ve gereğini hemen yerine getirdi. Hakkı Usta rüyasını ve ertesi gün yaptığı ilk şeyi şöyle anlattı:
“Gece yatsı namazını kılıp yattım. Rüyamda bir tayyare beni aramaya başlamış. Evim kara yemiş ağaçlarının içinde olduğu için yukarıdan kolay kolay görülmüyor. Fakat tayyare mütemadiyen alçalarak uçuyor. Ha bomba attı ha atacak, derken benim kalbimde çatlarcasına atıyor. Bu esnada uyandım. Korkunun dehşetinden bir daha uyuyamadım. Sabah erkenden Remzi Efendiye gidip 'Al kardeşim şu on liranı, bu akşam az kalsın beni öldüreceklerdi.' dedim.”
Remzi Efendi Sözler mecmuasını sipariş etti. Sipariş üzerine teksir edilmiş bir kısım yeni yazı Risaleler de gelmişti. Bunlardan bir tanesinde, o sıralarda öğretmenlik yapan Mustafa Sungur'un müdafaası ve Üniversite Nur talebelerinin Adliye Vekiline yazdıkları bir dilekçe vardı.
Mehmed Emin, gelen Risaleleri, hususiyle Mustafa Sungur'un merdane ve cesurane müdafaasını okuya okuya ezberlemişti. Gittiği köylerde ve kazâlarda, kahvelerde kendisine bu müdafaalar okutturuyorlardı. Bazıları böyle bir devirde böyle bir müdafaanın nasıl yazılabildiğini merakla, takdirle dinliyordu.
Bir süre sonra sadece kendi köylerinde değil, diğer köylerde de onlardan bahsedilir oldu. Hattâ Kadir Usta kısa zamanda öyle hale gelmişti ki, Risale-i Nur'un hakikatlerini bütün dünyaya ilân etmek için harekete geçmiş bir haleti sergiler olmuştu. Köylerde, kahvelerde herkes Nurlardan, Nurculardan konuşmaya başlamıştı.

Bu Yazı 3477 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar