Madem Allah Benim Ne Yapacağımı Biliyor...
..        

Soru:
Madem Allah benim ne yapacağımı biliyor. Öyleyse benim ne suçum var?
Cevap:
İkinci Bölüm'ün Dördüncü kısmında kaderin ilahi ilim ile ilişkisinin izahı yapılmış olup, konu ile ilgili değerlendirmeler uzunca yapılmıştı. Evet kader, Cenab-ı Hakkın ezelden ebede kadar olmuş ve olacak her şeyin bütün hallerini, zamanlarını ve mekanlarını, tüm sıfatlarını ve özelliklerini bilmesi ve bu bilgi doğrultusunda ezelde onları takdir etmesidir. Tariften yola çıkarak, varlıkların her şeyleriyle Allah tarafından takdir edildiğini ve planlandığını görmemiz mümkündür. Öyleyse herşeyi yaratan Allah elbette her şeyi olmadan evvel de biliyordu. Sorunun sağlıklı değerlendirilebilmesi için, birkaç hususun iyice bilinmesi gerekir.
A-Soruyu soran kişi vicdanen bilir ki, yapılan işi isteyen ve yapan kendisidir. Allah ise kemaliyle yapılacak işi bilmiştir. Elbette akıl ve vicdan sahibi biri, işi bilenin değil yapanın sorumlu olduğunu bilir.
B-Allah Adildir, aynı anda hikmetli ve şefkatlidir. Bütün kainat ise buna delildir. Dolayısıyla sonsuz adalet, hikmet ve merhamet sahibi ve herşeyi bize yoktan bahşeden ve bizim için cenneti yaratan ve günahlarımızı sadece bir olarak kaydeden bazen de ( samimi tevbe ile ) tamamen silen, sevaplarımızı ise bazen on, bazen yüz bazen de bin ve onbinler olarak kaydeden birisi elbette, bizi mağdur etmez. Rıza göstermediğimiz ve yapmak istemediğimiz fiilleri bize zorla işletip, netice de bizi sorumlu tutmayacaktır.
C-Cenab-ı Hakk'ın ilmi ezelidir. Ezel ilmi ise, geçmiş, gelecek ve şimdiki zamanı aynı anda ihata etmektedir. Bizim ilmimiz ise sınırlı ve kısıtlıdır. Hadiseleri ancak meydana geldikten sonra bilebiliriz. Ama Allah için zaman kaydı yoktur. Mekan da zaman da onun yaratmasıyla var olmuşlardır. Öyleyse yaratılmış bir şeyin, yaratanı sınırlaması söz konusu olamaz. Ezeli ilim için bütün varlıklar şimdiki zaman gibi olup, geçmiş gelecek sınırlamasına dahil olamaz. Ama yaratılanlar için geçmiş, gelecek ve şimdiki zaman mefhumu geçerlidir. Bu nedenle biz gelecek hakkında sadece tahminde bulunabiliriz. Ama herşeyin halikı olan Allah, tahmin değil tamamen gerçeğin kendisini bilir.
D-Kelam alimleri arasında genel kabul görmüş bir kaide vardır: İlim maluma tabidir. Malum ise ilme tabi değildir. Bilinen şeye malum, bunu bilmeye ise ilim denir. Başka bir ifadeyle bir şeyin zihindeki yapısına ilim, o şeyin hariçteki vaziyetine ise malum denilir. Dolayısıyla ilmen bildiğimiz şeyler, hariçte bulunan şeylerin yapısına ve özelliklerine bağlıdır. Mesela takvimlerimizde her ilin güneşinin ne zaman çıkacağı, tepeye tırmanacağı, batacağı an be an yazılmıştır. Hatta bilim adamları “binlerce yılın hesapları yapılabilir” diyorlar. Şimdi güneşin hangi ilde ne zaman doğacağını veya batacağını belirleyen kuvvet, insanların takvim yaprağına bazı şeyleri karalama- ları mıdır? Elbette ki hayır. Belki Allah kainatta bir denge koymuş ve insanoğlu bu dengeyi astronomi ilmiyle keşfetmiştir. Yani insanlar, ilim ile keşfettik- leri bu hadiseleri yapıyor değiller. Sadece olan veya olacak şeyleri ilimleriyle bilmektedirler. Bu kaide mevzumuz açısından değerlendirildiğinde, irademizle yapmak istediğimiz fiilleri Cenab-ı Hakk ezeli ilmiyle bilmekte ve bu bildiğini Levh-i Mahfuz'da tüm ayrıntılarıyla kaydetmektedir.
Özetle, Cenab-ı Hakk kulun ihtiyarıyla işleyece-ği ve sonunda kulu mesul edecek fiilleri, kulların iradesine bırakmıştır. Allah ise, bu fiilleri herşeyi bilen ezel ilmiyle bilip takdir etmiştir. Burda bir mesuliyet varsa elbette bilenin değil, işleyenindir. Ayrıca unutulmaması gereken bir nokta da şudur: Cenab-ı Hakk'ın bizim irademiz dahilinde işleyeceğimiz fiilleri ezelde bilip, Levh-i Mahfuz'a kaydederken “Şöyle Şöyle olsun” değil, “şöyle şöyle olacak” şeklindedir. Bu tarz bir değerlendirme, hakkımızda takdir edilen şeylerin sadece bilinenleri kaydetmek olarak algılanmasına vesile olacaktır. Tersi olmuş olsaydı, bir zorlama ve cebir olarak algılanırdı. O zaman sorumluluk ve ceza olmazdı.
Bu soru kader konusunun omurgasını oluşturmaktadır. Dolayısıyla bu konunun iyice anlaşılması ve hazmedilmesi gerekir. Zira bu konu etraflıca incelense ve alemimizde güzelce yer etse, kader ile ilgili soruların çoğu çözüm bulacaktır. Konu hakkında verilecek örnekler meselenin daha da berraklaşmasına ve saflaşmasına vesile olacaktır. Bu nedenle birkaç açıklayıcı örnek vermek yerinde olacaktır.
1.Birkaç kafadarın bir suç işlemeyi planladıkları nı farz edelim. Bunlar bir bankayı soyacak, önlerine çıkan her türlü engeli tanımayacaklarını kararlaştır- mışlardır. Kullanacakları arabayı, giyecekleri elbiseleri, önlerine çıkacak engelleri etkisiz hale getirmek için ihtiyaç duydukları silahları, soyacak- ları bankayı, soygun zamanını tamamen kendileri seçmektedirler. Bu kafadarlar belirledikleri bankaya gidiyorlar, soygun yapıyorlar, cinayet işliyorlar. Bunların işledikleri her fiil, kamera tarafından saniye saniye kaydedilmektedir. Daha sonra polis kamera kayıtlarından ilgili kişileri tespit ediyor ve yaka - paça yakalıyor. Tabiki bunlar suçlarını itiraf etmeyecek ve inkar edeceklerdir. Çünkü yaptığı hatayı inkar etmek, insanın fıtratında var. Polis bunlara kamera kayıtlarını gösterdiği vakit inkar edecek bir şey bulamıyorlar. Ama yine de suçu başkasına atmak gibi bir pozisyona meyledip derler ki; “sizin kamera kayıtları olmasaydı biz bu suçu işlemezdik.” Elbette bunlar bu ifadeleri ile kimseyi kandıramadıkları gibi, sorgucuların kendilerine daha fazla kızmalarına ve alay etmelerine vesile olacaklardır.
Aynen bunun gibi, Cenab-ı Hak insanların kendi hür iradeleriyle yapmak istediklerini ve arzu ettiklerini ilmiyle bilir. Çünkü O'nun ilmi ezelidir ve herşeyi bilir. Ama O'nun bilmesi bizim ihtiyari fiillerimizi zorlamaz ve mesuliyetimizi kaldırmaz.
2.Bir flim seti düşünelim. Çevrilecek bir filmin tüm kareleri senarist ve yönetmen tarafından belirlenmiş. Oyunculara ise sadece yazılan şeyleri oynamak kalmış. Şimdi böyle bir flimde rol alacak oyunculara “iyi rol alanlara mükafat verilecek, diğerlerine de ceza verilecek” denilebilir mi? Veya “ sen neden kötü rolü oynadın ” diye kişiler azarlanabilir mi? Evet bu senaryoyu yönetenlerin kötü rolde oynayanlara ceza vermeleri gayet hikmetsiz ve adaletsiz bir karar olur. İşte eğer Allah'ın yazdıklarını zorla yapmış olsaydık, “Allah ne yazdıysa biz onları yaptık” veya “Allah yazmasaydı biz yapmazdık” gibi ifadeleri kullanan insanlar, bu gibi söylemlerinde haklı olurdu. Bunların ahirette cezalandırılmaları da o kadar zulüm olurdu. Allah'ın adaletinin ve hikmetinin ihata edilemeyecek derinlikte olduğunun delili ise, bütün kainattır.
Oysa flim setlerinde gerçek uygulama şu şekildedir: Bazen kötü rolde oynayan bir kişiye rolünü iyi oynadığından dolayı, iyi adam rolünü oynayana göre çok daha fazla ücret verilebiliyor. Çünkü verilen ücret rolün mahiyetinin iyi veya kötü olmasına göre değil, verilen rolü ne derece iyi oynayıp oynayamadığına göre belirlenmektedir.
Bir de şöyle bir flim seti düşünelim; Yönetmen flimde rol alacak oyuncuları toplar, ve oynanacak filmin kurallarını şöyle sıralar: “ Bu oyun tipinde oyuncular, kendi rollerini kendileri belirleyecek, rol seçiminde herhangi bir zorlama olmayacaktır. Fakat bazı kurallara uymanız ve bazı hareketlerden de kaçınmanız gerekmektedir. Bu sette yapmanız ve yapmamanız gereken şeyler vardır. Setin yazılı kurallarını iyice okuyup iyice uymanız, birbiriniz- le iyi geçinmeniz geremektedir. İyi roller de bulunmanızı, kötülük yapmamanızı, içki içmemeni- zi, laübalilik yapmamanızı özellikle istiyoruz.” diyerek oyunun bütün kurallarını tebliğ eder. Yönetmenin yapılmasını istediği fiilleri işleyenlere mükafat ve ödül verileceğini, diğerlerinin ise cezalandırılacağını da ısrarla telkin eder. Kuralları sette tekrar bildirecek habercileri de arada bir gönderecek, emir ve yasaklarını oyunculara hatırlatacaklarrını da sözlerine ekleyip, konuşmayı sonlandırır. Oyuncuların hepsi de tasdik eder. Bundan sonra yönetmen, belirli aralıklarla sete haberci gönderir ve alınan kararları hatırlatır. Oyun tamamlandıktan sonra kayıtlar açılır ve yönetmen ile tüm oyuncu kadrosu beraber oyunu seyrederler. Böyle bir oyunun sonunda elbette alınan kararlara ve yapılan tebliğlere göre, iyi rolleri almış kişilerin mükafatlanması ve diğerlerinin cezalandırılması hak olur.
İşte Cenab-ı Hakkın adalet ve hikmet şanına yakışan da bu tarz bir mükafatlandırma ve cezalandırma şeklidir. Allah sadece O'na kulluk edeceğimizi, O'nu Rab tanıyacağımızı ve emirlerini dinleyeceğimizi ve yasaklarına da azami derecede uyacağımıza dair ezelde bizden söz almıştır. Bu gerçeği “Hem de Rabbin, Ademoğullarından, bellerindeki zürriyetlerini alıp ta, onları kendi nefislerine şahit tutarak 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim?,' (dedi). Onlar da, 'Evet Rabbimizsin, şahit olduk ' dediler.” (A'raf Suresi, 172) ayeti açıkça haber vermektedir. Ruhlar aleminde verdiğimiz bu sözden sonra, dünyaya geldik. Yapacağımız iyi veya kötü fiillerde serbest kaldık. Bizi ikaz ve uyarmak için peygamberler gönderildi. Bundan sonra artık dünyada yaptığımız fiillerin ve amellerin hesabını vermek, iyiliklerimize mükafat kötülüklerimize de ceza almak üzere ahiret yolculuğuna doğru adım adım gitmekteyiz.
3.Yüzlerce kilometrelik araziye nazır yüksek bir dağın tepesine matematik bilgisi iyi olan birisinin çıktığını farzedelim. Bu adam dağın hemen önünden geçen tren raylarını seyrederken, sağ taraftan uzaktan bir trenin geldiğini görür. Diğer tarafa başını çevirip baktığında oradan da aynı ray üzerinde bir başka trenin geldiğini müşahede eder. Bu kişi onlara hiç müdahele etmeden, sadece matematik bilgisi sayesinde aralarındaki mesafeyi ölçer, hızlarını tespit eder. Bundan sonra bir hesap yapıp, iki trenin nerede, ne zaman çarpışacaklarını bir kağıda yazıp, çarpışmanın meydana geleceği yere iner ve bekler. Tam olarak hsapladığı zamanda da kaza vuku bulur. Bundan sonra adam makinistlerin yanına gider “ ben sizin bir saat evvel burada çarpışacağınızı, hesaplamış ve kaydetmiş- tim” der. Bunun üzerine makinistlerden birisi, suçluyu bulmuş gibi “ sen yazdığın için bu kaza oldu. Yazmasaydın biz bu kazayı yapmayacaktık” der. Şimdi akl-ı selim ile meseleyi tartalım. Hesabı yapan bu adamın, kazayı daha önceden bilmesinin bu kaza üzerinde ne kadar bir etkisi vardır. Elbette ki hiçbir etkisi yoktur.
İşte aynen bunun gibi, Cenab-ı Hak ezeli ilmiyle hadiselerin nerde, nasıl ve kimin vesilesiyle olacağını bilir ve takdir eder. Burada işlenen suçun sorumlusu elbette işleyen kuldur. Yoksa haşa Allah değildir. Çünkü fiili bilen değil, işleyen sorumludur.

Netice:
İnsanın yaptığı faaliyetlerin tamamı, küçük olsun büyük olsun Levh-i Mahfuz'da yazılmıştır. İşte insanın boynuna takılan kader sayfaları, Levh-i Mahfuzdan alınmaktadır. İsra suresi 13. ayetinde geçen “Her insanın amelini boynuna doladık.” ifadesi de bu gerçeği anlatmaktadır. Cenab-ı Hak insanın yapacağı işlerin tamamını önceden yazdığını buyurmaktadır. İnsanın yaptığı şeyler kendi hakkında yazılanlardan başkası değildir. Fakat Allah Adil ve Hakim olduğu için insanı mesul edecek fiilleri ona zorla işletmez. İnsanın kendisinde vicdanen hissettiği bir iradeye sahip olduğu katiyyen ispat eder ki, insan kendi iradesiyle işler. Allah'ın ilmi ezeli olduğu için de, yapılacak fiilleri bilir ve yazar. Bu ise Allah'ın kemaline işaret etmekle birlikte, bizim mesuliyetimizi kaldırmaz.

Soru:
Çokları tarafından şöyle sorulmaktadır: Cenâb-ı Hak ezelde ilim ve iradesiyle herşeyi tesbit ve takdir ettiğine göre bir insanın hakkında şer işlemeyi takdir etmişse o kimse nasıl hayır işleyebilir ve bu durumda nasıl mes'ul tutulabilir?
Cevap:
Bu sorunun cevabı, 10. soruda verilen cevabın aynısıdır.

Soru:
Cenab-ı Hak kaderimizde yapacaklarımızı yazdığı için mi işliyoruz, yoksa bizim işleyeceğimiz fiilleri bildiği için mi Allah yazmıştır?
Cevap:
Bu sorunun cevabı, 10. soruda verilen cevabın aynısıdır.
Soru:
Madem Allah kimin cennete kimin cehenneme gideceğini biliyor. Öyleyse bizi niye bu dünyaya gönderdi?
Cevap:
Bu sorunun cevabı, 10. soruda verilen cevabın aynısıdır.


Bu Yazı 3694 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar