Mahalle Baskısı Bahane
..        
Bir süredir medyada 'mahalle baskısı' konusundan bahsediliyor. Konunun özü şudur: Türkiye, özellikle AKP'nin de etkisiyle daha da dindarlaşacak. Sonunda dindar olmayanlar baskı altında kalacak, istemedikleri bazı şeylere zorlanacaklar. Mesela, 'başı açıkların kapanmaları', 'içki içenlerin içmemeleri' 'oruç tutmayanların tutmaları' yönünde baskı görecekler. Kısacası, toplumun dindarlaşmasından ya da insanların, dinin gereklerini yerine getirmesinden dolayı endişe ediliyor.
Kavramın, teknik olarak, doğruluğunu sorgulayacak bir analizi bu yazının konusu dışında tutarak, konu etrafında yapılan banal, samimiyetsiz, ikiyüzlü tartışmalar bana bir fıkrayı hatırlattı. Efendim, kadının birisi 'ah torun acısı bu, dayanılır mı' diyerek ağlar. Ama ne ağlama. İki gözü iki çeşme. Kızı annesinin ağladığını görünce, dayanamaz kendisi de başlar ağlamaya. Bir müddet birlikte ağladıktan sonra, kızı uyanır. Annesine 'Anne senin bir çocuğun var. O da benim. Ben bekârım. Çocuğum da yok. Bu torun da nerden çıktı, niçin ağlıyorsun?' diye sorar. Annesi yine 'torun acısı bu dayanılır mı' diyerek ağlamaya devam eder. Kızının ısrarları sonucunda annesi: 'Eee kızım, sen ileride evlenmeyecek misin?' diye sorarak yine kendisi cevap verir. 'Evleneceksin. Sonra çocuğun olmayacak mı? Olacak. Sonra büyümeyecek mi?. Büyüyecek. Büyüdükten sonra da, evimizin önündeki ağaca çıkacak. Sonra o ağaçtan düşüp ayağını kıracak. Ah torun acısı bu dayanılır mı' diyerek aynı sözlerle ağlamasını sürdürür.
Öncellikle şuanda mahalle baskısı, de facto, mevcut bir olgu değil. Vehmi, tahmini, hayali. Yani ileride böyle bir şeyin olabileceğine ilişkin bir ihtimal, bir varsayım. Varsayım, hakikat olmadığı için de hiçbir zaman hakikat gibi düşünülemez. Henüz olmamış bir olayı, aksini gösteren yüzlerce gerçekler varken çok zayıf belirtilerle, mutlaka olacakmış gibi davranmak, hangi akla, hangi ilme, ve de hangi insanlığa sığar.
Elbette mahalle baskısını dillendirenlerin hepsini aynı kefeye koyuyor değiliz. Masum niyetli olanlar da vardır. Ama birçoğu, özellikle AKP'nin yükselişine, meşru zeminde engel olunamadığı için, bel altı güreşiyor.(vuruyor?) Diktatörlerin bayatlamış, 'korku edebiyatı' taktiği ile, halkı sindirmeye ve korkutmaya çalışmak hangi demokrasiyle, hangi insan hakları ile bağdaşır? Demokratlığınız bu kadar mı? Bu tür tartışmaların genelde Ramazanda olması, her sene yaptıkları gibi, acaba Ramazanın tesirini kırmak için kullandıkları bir tezgah mı diye de düşünmüyor değil insan doğrusu; ama bu sene sadece bu argümanla hareket etmiyorlar: Sivil anayasa çalışmasının yapıldığı şu demlerde, bu çalışmayı akamete uğratmak, korku senaryolarıyla, askeriyeye davetiye çıkarmak istediklerini anlamak için müneccim olmaya gerek yok herhalde.
MALEZYA FOBİSİ
Kullandıkları taktiklerden birisi de Malezya olma fobisi. AKP'nin başarısının tehlikeli olduğunu Türkiye, Malezya olacak fobisini yaymaya çalışıyorlar. (???)
Bu, aslında hiç de yabancı olmadığımız bir senaryo. Temcit pilavı gibi, belli aralıklarla, pişirilip pişirip önümüze koyuyorlar. Daha önce de defalarca İran olacak, yok Suudi olacak, yok Cezayir olacak… dediler. Yakın bir zamanda da Güney Afrika'ya benzetirlerse şaşmayın. Bu gidişle benzetecek ülke de kalmayacak. O zamanda nasıl bir argüman kullanacaklar diye merak ediyorum. Belki de bandı geriye sarıp tekrar sırayla aynı ülkelere benzetecekler.
Kısacası şu anda ülkede bir zülüm ve bu zulmün birçok boyutu var. Gelin öncelikle yaşanan bu zulmü gündeme getirelim. Ondan sonra ileride olma ihtimali olan baskıyı tartışalım. Gerçekte yaşanan bir durum varken, ilerideki bir ihtimalden bahsetmek insaflı insanların harcı değildir.
Eğer ille de bir baskıdan da bahsedilecekse, inanın bu yukarı mahallenin baskısıdır. Ama nedense baskı var diyen de bu yukarı mahalledekiler. Hem baskıyı yapıyorlar hem de mağdur olduklarını söylüyorlar.

Bu Yazı 2451 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar