Maişet derdi felaket getirmesin
..        

Derd-i maişet veya maişet derdi. Mânâsı “geçim derdi!” Bir başka ifadeyle “ekmek parası kazanma derdi.”
Hani televizyonlarda, gazetelerde insanlarımıza bir mikrofon uzatıldığında, sanki ezbere okur gibi söylenen, nakarat tarzı tekrarlanan ifadelerdir bunlar.
Üstübaşı pırıl pırıl giyimli insanlar. Ayaklarında sapa sağlam ayakkabılar, kollarında son model saat veya sıra sıra dizili altın bilezikler…
Ama bu görüntüyü tamamen yalanlarcasına dilden dökülen şikayet dolu yakınmalar.
“Bir dilim ekmek parası kazanmak için” namusuyla, şerefiyle, alnının teriyle helâlinden kazanma çabasında olanlar müstesna. Zaten böyle insanları, öyle ulu orta şikayet ederken görmezsiniz. Ağızlarından “Şükür”den başka kelime dökülmez. “Sabır”dan başka Allah'tan dilek dilenmez. “Gayret”ten başka bir şeyle işe girişilmez. “Nefsin isteklerine riayet”ten başka bir tehlikeden korkulmaz. “İbadet”ten başka da aslî bir görev tanımı yapılmaz.
Tıpkı Bediüzzaman Said Nursî'nin “Beşinci Söz”de aktardığı temsilî hikayecikteki “muallem,” yani görevini, ne yapacağını ve sorumluluklarını bilen; “vazifeperver” yani kendinde istenilen tüm hizmetleri yerine getiren, itirazsız ve sorgusuz bir şekilde görevi neyse onu yapan “nefer” gibi.
Bu temsilî hikayecik veya senaryo aslında toplumda bulunan her kesimden insanı yanısıtır. Bu senaryoyu okuyan da kendini mutlaka o iki neferden birisiyle eşleştirir. Şimdi bu temsil ile gerçek hayat arasında gidip gelerek, mekik dokuyarak halimizi masaya yatıralım:
Zaman şartların çok ağır olduğu, sıkıntıların ve tehlikelerin en zirve noktada seyrettiği bir zaman. Seferberlik zamanı.
Herkesin sürekli bir ihtiyacını karşılama, bir başkasındakinden daha üstün özelliklere, eşyalara ve imkânlara sahip olmak üzere yırtındığı, koşuşturduğu, üç gramlık bir rahatlık için üç topluk ağırlık ve sıkıntıların altına seve seve girdiği bir zaman.
Veya nefsin sonu gelmez hırs ve arzularına, çevreden gelen zoraki yönlendirmelere, aslıastarı olmayan yaptırımlara, “eller ne der?” “onlarda var bizde neden yok?” gibi yakınmalara, yüksek insanî özellikleri sürekli erozyona uğratan ağır şartlara karşı büyük bir azim ve sabırla durabilme, karşı koyabilme; sinsi ve korkunç manevi düşmanlara karşı cesaretle mücâdele ve mücâhede edebilme zamanı.

İşte böyle bir seferberlik dönemi ve bir askerî tabur.
Taburda iki asker var.
Bunlardan biri, yukarıda da belirttiğimiz gibi muallem ve vazifeperver.
Kendini bilen, görevini bilen, haddini bilen, sorumluluklarını ve vazifelerini bihakkın yerine getirme şuurunda olan bir asker. Bu uğurda tüm dünyaya, belki tüm kâinata meydan okuma azmi ve kararlılığında olan bir asker.
Diğeri ise tam tersi.
Son derece acemî, görevi ve sorumluluklarının farkında değil, farkında olduklarına karşı da alabildiğine sorumsuz ve kayıtsız bir asker.
Alabildiğine nefisperver, nefsine adeta kul köle olmuş, bir gramlık menfaat için insanlıktan, hattâ hayvanlıktan bile aşağılara inebilecek kadar sefil, rezil ve alçak birisi.
Vazifeperver nefer, talime ve eğitime alabildiğine riayet ediyor. Ne emredilmişse, hangi görev verilmişse itirazsız ve büyük bir itaatle yerine getiriyor. Askerliğin gereklerinin dışında düşündüğü, dert edindiği bir şey yok. Erzakını, yiyecek ve giyeceğini aklına bile getirmiyor. Çünkü, bütün bu ihtiyaçlar zaten en âlâsıyla karşılanacak. Hasta olsa tedavi edilecek, ilaçları eksiksiz verilecek. Hattâ gerekirse, yiyeceği lokmaları bile ağzına kadar iletilecek.
İşte bu asker görevinin tam bilincinde bir asker.
Yeri gelince hayatını verecek bir asker.
En büyük asker, bu asker.
Talim ve cihaddan başka bir görev bilmeyen ve tanımayan bu asker, yeri geldiğinde en azılı düşmanlarla kahramanca çarpışırken, yeri geldiğinde tüfeğini ve techizâtını, yeri geldiğinde görev mahallini süpürüp temizler. Bazan kazan kaynatıp karavanayı yıkamaktan çekinmez. Tam bir görev eridir. Görevi için vardır.
Kendisine ne yaptığı sorulunca, “Bana ne emredilmişse onu yapıyorum” cevabını verir. Onun içinde “Para kazanmak, nafakasını sağlamak, maişetini temin etmek” gibi bir düşünce, bir endişe yoktur.
Çünkü bunları zaten komutanları ve hizmet ettiği devleti hiç istemeden, en alâ şekilde vermektedir.
Şimdi gelelim diğer askere.
Onun en belirgin özelliği sadece ve sadece menfaatini düşünmesidir. Her şeye, kendisine fayda verdiği ölçüde değer verir. Midesine düşkündür. Her şeyi kendine hizmetkâr etmeye çabalar. Buna karşılık asıl görevi olan talim ve savaş eğitimi konusunda hiç oralı olmaz. Bütün bunlar bir yana, akılsızca geçim derdine düşer. Görevini ve görev yerini terk edip, çarşıyapazara gidip güya geçimini tedarik etmeye çalışır.
Bu askerin serkeşçe tavırlarını ve görevlerini umursamaz hareket tarzını endişeyle takip eden diğer asker arkadaşı onu uyarmak ister. Bu uyarısı tamamen onun yararı ve selameti içindir. Bir gün ona der ki:
“Birader, asıl vazifen talim ve muharebedir. Verilen emirleri ve görevleri yerine getirmek, gerektiğinde düşmana karşı savaşmaktır. Sen onun için buraya getirildin. Komutanlarımız ve devletimiz seni aç bırakmaz. İhtiyaçları karşılamak senin değil, onların görevidir. Sen son derece âciz ve fakirsin; her yerde kendi ihtiyaçlarını karşılayamaz veya karşılayan birilerini bulamazsın. Üstelik şu içinde bulunduğumuz zaman savaş ve seferberlik zamanıdır. Ayrıca böyle sorumsuzca davrandığın tespit edilince isyan cezası verirler. Gel bu hatalı gidişten dön, çok geç olmadan vazgeç.”
İki asker ve sergiledikleri tavırları aktardıktan sonra Bediüzzaman, “Ey tembel nefsim!” ifadesiyle kendi nefsine seslenirken, bu ibret dolu temsilden hayatımıza olan yansımalar hakkında bazı önemli ipuçları verir. Senaryoyu şöyle açar:
“O dalgalı savaş meydanı, bu dağdağalı ve çalkantılı dünya hayatıdır. O taburlara taksim edilen ordu, insan toplumları ve milletleridir. O tabur, şu asırda yaşayan İslâm dünyasıdır. O iki nefer ise: Birisi, Allah'ın emirlerini, farzları yerine getiren; Allah'ın yasakladığı günahlardan kaçınan, günahları işlememek için nefis ve şeytanla mücahede eden ve savaşan müttakî Müslümandır. Diğeri, Rezzâk-ı Hakikîyi, yani gerçek mânâda rızkı veren Allah'ı itham etme gibi büyük bir hatâya düşen, maişet ve geçim derdine dalıp ferâizi, yani Allah'ın emirlerini terk eden; bütün bunların ötesinde de derdi bahanesiyle önüne gelen kötülük ve günahları işleyen günahkar kişidir.
“Ve o gerçekleştirilmesi istenen talim ve gelen talimatlar, başta namaz olmak üzere kulluk görevleri, yani ibadetlerdir. O harp ve savaş, nefis ve hevaya, cin ve ins şeytanlarına karşı mücahede etmek; günahlardan, rezil davranış ve özelliklerden kalb ve ruhu sakındırmak, insanın sonsuz hayatını tehlikeye atan davranışlardan sakınmaktır.”
Evet, şimdiye kadar yaşamış ve bundan sonra da yaşayacak tüm insanlar olduğu gibi, hepimiz bir büyük seferberliğin yaşandığı dünya üzerinde hayat sürmekteyiz. Günün ve vaktin birinde bu seferberlik dönemini ya başarıyla ve alnımızın akıyla, ya da maazallah ebedî bir hüsranla tamamlama gibi bir akibet bizi beklemekte.
Böylesi büyük ve önemli bir seferberliğin yaşandığı dünyamız, hattâ dünyamızın da içinde bulunduğu kâinat, insan gibi cismen küçük, ama özellikleri bakımından çok üstün kabiliyet ve potansiyelle yaratılan insan için donatılmış, hazırlanmış.
İnsan, bütün varlıklar içinde bu âlemin adeta şeref misafiri.
Böylesi seçkin bir misafirin, daha da yüce ve ebediyen yaşayabileceği sonsuzluklar ülkesinde, Cennet bahçelerinde ağırlanabilecek seviyede hazırlık yapması gerekiyor.
Verilen emirler bu büyük hedef için.
İstenen görevler, Ahsen-i takvimde yaratılan insanın, içindeki cevherleri geliştirip işleyebilmesi için.
Namaz bunun için.
Oruç, zekât, hac gibi farz ibadetler bunun için.
Yasaklanan davranışlar, hal ve tavırlar bunun için.
İnsanın günah kirlerinden arınması, isyan pasını iman ve ibadetle temizleyip cilâlaması için.
Böylesi ulvî gayelerle yaratılmış, kâinattan bile değerli bir seviyeye yükselme potansiyelinde olan insanın, “derd-i maişet” bahanesiyle, “geçimini sağlama” iddiasıyla aslî görevlerini terk etmesi ne kadar akılsızca bir davranış olacaktır.
Mesela, “maişet” kaygısını bahane ederek bir tür Cennet bileti olan namazını terk eden kişinin hali, temsildeki diğer askerin düştüğü durumundan kat be kat daha kötü değil midir?
Üç kuruşluk bir kazanç bahane edilerek, paha biçilmez ve sonu gelmez bir sermayeyi elinin tersiyle itmek hangi aklı başında tüccarın yapabileceği ticarettir?
Evet ticaret kâr için yapılır.
Bir şeyi alırken kârını düşünürsünüz. Bir şeyi satarken de yine kârını düşünmek gerekir.
Acaba böylesi zararı doğuracak bir zarara bile bile, göz göre göre girmek hüsranın en büyüğü değil midir?
Bediüzzaman, maişet bahanesiyle namazını terk eden kişiyi kendi aslî görevlerini, talimini ve bulunduğu siperini terk edip çarşıpazarda dilencilik yapan askere benzetir. Namazını kılan ve aslî görevlerini yerine getiren bir Müslüman ise, çalışıp gayret ettikten sonra sonsuz cömertlik sahibi olan ve bütün varlıkların rızkını veren Allah'ın rahmet mutfağından nasibini bekleyen kişidir.
Beşinci Sözün sonunda Bediüzzaman tekrar nefsine hitap ederek, bizim için çok büyük ders ve ibretlerle dolu şu çağrıda bulunur:
Ey nefsim, eğer hayat-ı dünyeviyeyi (dünya hayatını) gaye-i maksat yapsan ve ona daim (sürekli) çalışsan, en ednâ (küçük, sıradan) bir serçe kuşunun bir neferi hükmünde olursun. Eğer hayat-ı uhreviyeyi (âhiret hayatını) gaye-i maksat yapsan ve şu hayatı dahi ona vesile ve mezraa (tarla) etsen ve ona göre çalışsan, o vakit hayvanâtın (canlıların) büyük bir kumandanı hükmünde ve şu dünyada Cenâb-ı Hakkın nazlı ve niyazdar bir abdi (kulu), mükerrem ve muhterem (şerefli ve saygıdeğer) bir misafiri olursun.
“İşte sana iki yol-istediğini intihap edebilirsin (seçebilirsin).”
Seçiminizi yaptınız mı?
Aslında sormaya dahi gerek olmayacak kadar açık bir durum bu.n


Bu Yazı 3572 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar