Malazgirt’ten Dumlupınar’a
..        

Ağustos ayının, Türk tarihinde ayrı bir yeri vardır. Ağustos, Türk milleti için seferler ve zaferler ayıdır. Ağustos kelimesini işitince beynimizde oluşan ilk imaj ve meydana gelen ilk çağrışım “zafer”dir.
Ağustos ayı, tarihimizde çok riskli ve büyük savaşların yaşandığı ve zaferin kazanıldığı aydır:
-5 Ağustos 1552 => Turgut Reis'in Ponza Zaferi
-9 Ağustos 1389 => I. Kosova Zaferi
-11 Ağustos 1473=> Fatih'in Otlukbeli Zaferi
-14 Ağustos 1974=> İkinci Kıbrıs Barış Harekâtı
-15 Ağustos 1551=> Trablus (Libya) nın Fethi
-23 Ağustos 1514=> Çaldıran Zaferi
-24 Ağustos 1516=> Mercidabık Zaferi
-26 Ağustos 1071=> Malazgirt Zaferi
-29 Ağustos 1526=> Mohaç Zaferi
-30 Ağustos 1922 => Dumlupınar'da Büyük Zafer
Yukarıda belirttiğimiz olayların hepsi de yalnız Türk tarihi değil, Dünya tarihi bakımından da çok önemli ve insanlık tarihinin gidişatını değiştirmiş olan hadiselerdir.
Bugün özlemini çektiğimiz ve hasretle yad ettiğimiz zaferlerimizin muhakkak hepside çok önemlidir. Ancak ikisi var ki milli dimağımızdan asla silinmemeli, her zaman hatırlanmalı, ibretle ders alınmalı ve milli bir heyecan ve şevk kaynağı olarak faydalanmalıyız…
26 Ağustos 1071 Malazgirt Zaferi ve 30 Ağustos 1922 Dumlupınar Zaferi..! Bu iki büyük ve önemli zaferin pek çok ortak yönleri ve benzerlikleri bulunmaktadır.
Her iki savaşta, Müslüman Türk Milleti ile, Haçlı dünyasının asker ve lojistik desteğini almış olan Rumlar arasında geçmiştir.
Malazgirt Meydan Savaşı Anadolu'nun en doğusunda; Dumlupınar Meydan Savaşı ise Anadolu'nun en batısında yapılmıştır.
Malazgirt Zaferi ile Anadolu'nun kapıları Müslüman Türk'e açılarak, Anadolu milli vatan yapılmış ve Anadolu Selçuklu Devleti'nin kuruluşuna zemin hazırlamıştır.
Dumlupınar Zaferi ile Türk Milleti elinden alınmak istenen vatanına sahip çıkmış ülkesini korumuş ve Rum İstilasından Anadolu'yu temizleyerek, ülke genelinde sürdürülen milli mücadelesini şerefli bir zafer ile taçlandırmış; yeni Türk Devleti'nin kuruluşunu sağlayarak hürriyetini korumuştur.
Malazgirt ve Dumlupınar Zaferlerinden bugün de alacağımız pek çok dersler var. Türk milleti bugünde Malazgirt ve Dumlupınar Meydan Savaşlarını yapan askerin sahip olduğu milli ruha ve o milli ruhun sahip olduğu manevi kuvvete muhtaçtır.
Malazgirt'te ve Dumlupınar'da kendisinden kat kat fazla fiziki kuvvete sahip olan Haçlı/Rum ordularına galip gelen Müslüman Türk ordusunu muzaffer kılan faktörleri tespit etmemiz ve çok iyi tahlil etmemiz gerekir.
Her iki savaşta da Müslüman Türk'ün sahip olduğu mukaddesatını koruma, namahrem eli değdirmeme ve düşman ayaklarına ezdirmeme kararlılığı vardır. Kitap (Kur'an), Bayrak ve hürriyet milletimizin en kutsal değerleridir. Kitap, Bayrak, vatanın bağımsızlığı ve milletin ırz ve namusunu korumak için şehit veya gazi olmak en şerefli makamlardır. Bizim insanımız mukaddesatını koruyabilmek için ölümü göze alarak hayatını feda etmekte asla tereddüt etmez. “Ben ölsem de milletim sağ olsun” anlayışına sahiptir. Çünkü o her halükarda kazançlıdır. Zira ölürse makamların en şereflisi olan Şehitlik makamına yükselecek; kalırsa da dini, vatanı, milleti, bayrağı uğrunda cihat edip bu uğurda “Gazi” lik şerefini elde etmiş olacaktır. Bilir ki, şehitlikte, gazilikte kâinatın yaratıcısı Allah (cc.) Katında çok kıymetli makamlardır.
İşte Müslüman Türk'e kendi fiziki gücünün çok ötesinde, büyük bir kuvvet ve enerji kazandıran, gücüne güç katan unsur, Kur'andan aldığı imanı ve İslam'dan aldığı güzel ahlakı ile “mukaddesatım için ölürsem şehit, kalırsam gaziyim” inanç ve anlayışıdır. Sahip olduğu bu inanç nedeniyledir ki, kendisinden çok daha güçlü ve kat kat düşman ordularından asla korkmaz, çekinmez, paniğe kapılmaz, kaçmaz ve ölmekten korkmadan savaş, cihat meydanına atılır.
Bütün mevcudiyetiyle, gücünün çok daha ötesinde bir azim ve enerji ile savaşır ve sonuçta ya şehit ya da gazi olur. Ayrıca Müslüman Türk askeri bilir ki; savaştan kaçmak Allah'ın haram kıldığı yedi büyük günah (kebair) den biridir. Onun için er meydanından kaçınılmaz.
Her Müslüman'ın gönlünde yatan, ulaşılabilecek makamların en yücesi olan “Allah'ın Rızasını kazanabilmek” yani Rıza-i ilahiye mahzar olabilmenin en önemli yollarından biride kitabını, bayrağını koruyabilmek için savaşmaktır. Tabiinden büyük bir zat talebelerine şu dersi verir: “Medine'de kılınan bir vakit namaz diğer namazlara göre 500 namaz kıymetindedir. Kabe'de kılınan namaz 1000 namaz kıymetindedir. Müslümanların canını, malını, ırzını, namusunu korumak için cihat eden askerin nöbet sırasında kıldığı namaz tam 2.000.000 namaz kıymetindedir…” demiştir. Bu kıyaslama bize dinimizin cihada ve mücahide ne kadar çok değer verdiğini göstermektedir.
Burada önemli bir hususa dikkat çekmeden geçmek istemiyorum. Eğer Müslümanların canını ve malını yani dünyalarını korumak için cihad etmek Allah katında böylesine kıymetli ise; Müslümanların iman ve ahlakını yani ahiretlerini korumak ve kurtarmak için cihad/ mücadele etmenin değeri ne kadar çok ve yücedir ? Kıyaslamak bile mümkün değildir, hayal dahi edemeyiz. Çünkü oradaki fark dünya hayatının küçüklüğü ile ahiret hayatının büyüklüğü arasındaki sonsuz fark kadar çok olan bir farktır.
İşte Müslüman Türkü Malazgirt' te de Dumlupınar 'da da, zafere taşıyan manevi kuvvet imanı ve ahlakı, Rıza-i ilahiye mahzar olan arzusu, İla-i Kelimetullah gayesi ve “ölürsem şehit, kalırsam gaziyim” anlayışıdır.
Müslüman Türk askerinin Malazgirt meydanında veya Dumlupınar da sahip olduğu halet-i ruhiye ve taşıdığı manevi kuvvete bugün, her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.
“Yeniden düşünmeye başlasın taze beyinler
Vatan millet aşkıyla dolsun bütün gönüller
Himmetini milletine feda etsinde
Yeniden bizim olacaktır fetihlerle keşifler”
Rahmeti sonsuza emanet olun.


Bu Yazı 2746 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar