Manen Terakki Etmeyen Avam ile Manen ve İlmen Gelişmiş Havassın Kadere Bakışı Nasıldır?
..        

Cevap: Manen terakki etmemiş ve kaderî ilimden yoksun olan müminlerin kadere bakışı şöyle özetlenebilir. Bunlar Allah'ın kimseye zulme- mediğini, sonsuz merhamet ve hikmet sahibi olduğunu bilirler. Bu gibi değerlendirmeler, alemlerinde ilmi tarzda olmasa da hissi ve ruhi bir formatta yerleşmiştir. Bu müminler, musibetlerde ve mazide kalmış hadiselerde kadere bakarlar. Böylece ümitsizlikten ve hüzünden kurtulurlar. Mesela, bir insanın evine veya işyerine bir hırsızın girmesini ve parasını çalmasını veya deprem ve sel gibi musibetleri hep kaderden bilir, rahat eder. Böyle bir durumda “ İnna lillah ve inna ileyhi raciun biz allah'tan geldik, yine ona döndürüleceğiz” diyerek imanını kurtarır.

Fakat avam bile olsa insanlar, işlediği günahları kesinlikle kadere veremezler. İşledikleri günahlar- da iradesini ve nefsini görür, tevbe ve istiğfar eder. İstikbale dair herhangi bir fikir yürütmemekle beraber, bu alanda da kendi iradesini müessir görür ve adımlarını sağlam atmaya gayret eder. Böyle düşünmek, onları sefahetten ve başıboşluktan kurtarır. Çünkü günahları kendisine verdiğinden kaderi tenzih eder ve günah işlememeye gayret eder. Ayrıca istikbalde başına gelecek şeylerin tayinini iradesine verdiğinden tembellikten kurtulacaktır.

İlmen terakki etmiş, manen gelişmiş ve havas dediğimiz yüksek ruhlu kişiler ise, başlarına gelen her hadisede muhakkak cüz'i iradelerini gözden geçirerek yaptıkları hataları da görmeye azami derecede gayret ederler. Böylece her hadise onları bir adım daha Allah'a yaklaştırmaya vesile olur.
Mesela, evine hırsız giren bir ârif kişi: “Acaba vermem gereken zekat veya adak gibi bir borcum var mıydı?” diye tefekküre dalar. Çünkü zekat her- kes için bereketin sebebi ve belaların uzaklaşmasına vesiledir. Hadiste “Zekât vererek mallarınızı kal`a içine alınız” buyurulmaktadır. Dolayısıyla zekatı vermeyenin elinden o kadarlık bir malın musibetle çıkması veya lüzumsuz yerlere boşu boşuna gitmesi söz konusudur.

Peygamber Efendimiz (a.s.m), bu hadisi sahabelerine haber verdiği sırada, oradan geçen bir Hıristiyan tacir, Efendimizin karşısında durup “Ben şimdi gidip zekâtımı hesaplayıp vereceğim, bakalım dediğin olacak mı?” demiş.

Hz. Peygamber (a.s.m) tebessüm buyurmuşlar. Adam, evine gidip dediğini yapmış. Bir müddet sonra, Şam'a hareket edecek olan bir ticaret kafilesine katılmak istemiş; ancak kendince mühim başka ticaret işlerinin zuhur etmesi üzerine, kafileye katılan komşularından, kendinin bir deve yükü eşyasını da yanlarına almalarını rica etmiş. Komşusu bu teklifi uygun görerek Şam'a hareket edilmiş. Aradan bir hafta geçtikten sonra, şehirde eşkiyanın ticaret kafilesini soyduğu haberi yayıl- mış. Hadiseden iki cihetle rahatsız olan Hristiyan tacir, Efendimize müracaata karar verdiği günün ertesi, komşusundan kendisine bir haber gelmiş:

“Kafileyi eşkiya vurdu. Ancak son menzile gelirken senin devenin ayağı burkulmuştu, yürüyemiyordu, mecburen deveyi eşya ile birlikte menzilde bırakıp yola çıkmıştık. Başımıza bu felâket geldi. Senin eşyan ve deven kurtuldu.”
Haberi alınca sevinçten doğruca Peygamberi- mizin huzuruna gidip: “Yâ Muhammed (a.s.m), sen hak Peygamber'sin. Dediğin çıkmıştır. Ben İslâm`a giriyorum. Bana onu öğret...” diyerek mu'cizat-ı nebeviyyeden birinin zuhuruna sebeb olmuştur. (Mahir İz, Din ve Cemiyet).

Birinci dünya savaşının sonunda Bediüzzaman Said Nursi'ye bir manevi mecliste şöyle bir soru sorulur: “Müslümanlara gelen bu açlık, bu mâli kayıplar ve bedeni sıkıntıların sebebi nedir?” Bediüzzaman soruyu soranlara;

“Cenab-ı Hak, bir kısım maldan onda bir veya bir kısım maldan kırkta bir, kendi verdiği malından birisini bizden istedi; tâ bize fukaraların dualarını kazandırsın ve kin ve hasedlerini men'etsin. Biz hırsımız için tama'kârlık edip vermedik. Cenab-ı Hak müterakim (birikmiş) zekatını, kırkta otuz, onda sekizini aldı. Hem her senede yalnız bir ayda yetmiş hikmetli bir açlık bizden istedi. Biz nefsimize acıdık, muvakkat ve lezzetli bir açlığı çekmedik. Cenab-ı Hak ceza olarak yetmiş cihetle belalı bir nevi orucu beş sene cebren bize tutturdu. Hem yirmidört saatte bir tek saati, hoş ve ulvî, nuranî ve faideli bir nevi talimat-ı Rabbaniyeyi bizden istedi. Biz tenbellik edip, o namazı ve niyazı yerine getirmedik. O tek saati diğer saatlere katarak zayi' ettik. Cenab-ı Hak onun keffareti olarak, beş sene talim ve talimat ve koşturmakla bize bir nevi namaz kıldırdı.” (Bediüzzaman, Mektubat, 273) diyerek takdirkar bir cevap verir.
Buradan da anlaşılıyor ki Hz. Peygamber (a.s.m) ve ondan tahkiki dersler almış muhakkik alimler, hadiselerin arkasında daima kendi irademizi görmemiz hususunda, bizlere ders vermektedirler.
Manen terakki etmeyen ve kendilerini aldatmakla vakit geçiren insanlar ise, güzel fiilleri nefislerine ve iradelerine verir. Musibetleri tesadüflere ve sebeplere veriler. Günahları ise tamamen kadere verme gayretindedirler. Oysa vicdani bir bakış ile hadiselere bakılacak olursa, durumun taban tabana zıt olduğunu müşahede edebiliriz.
İnsanın Cüz'i iradesi, zaif ve kuvvetsiz olduğu halde nasıl insanı mes'ul ediyor?
Cevap: Evet insanın cüz'i iradesi bir şeyi vücuda getirmekten ve yaratmaktan çok uzaktır. Fakat Cenab-ı Hak bizi ilgilendiren ve bizi mesul edecek fiillerin yaratılmasında, irademizin kullanı- mını şart olarak kabul ve tayin etmiştir. Yani Cenab-ı Hak sanki bize manen der; “Ey kulum isteğinle hangi şeyi istersen senden onu yaratırım. Öyleyse sorumluluk sana aittir.” Bu vadide daha önce de verdiğimiz bir misali tekrar vermek faydalı olacaktır.

Şöyle ki; on katlı bir apartmanın dördüncü katında olduğumuzu farz edelim. Binanın katları arasında iniş ve çıkışları sağlayan bir asansör tesis edilmiştir. Asansöre binip, binayı gezmek istiyoruz. Asansörde iki tuşun bulunduğunu müşahede ediyoruz. Bu tuşlardan birisinde; “ buna bastığınız taktirde, asansör sizi üst kata çıkaracak, orada iyi insanlar, güzel sohbetler, lezzetli ve faydalı yiyecek ve içeceklerle karşılaşacaksınız. Buna basmanızı tavsiye ederiz ”, diğerinde ise; “ bu tuşa basarsanız, asansör sizi karanlık bir bodruma indirecek, orada katil ve gangster insanlarla, zararlı hayvanlarla, zehirli ve hoş olmayan yiyecek ve içeceklerle karşılaşacaksınız. Buna basmamanızı tavsiye ederiz” yazılarının olduğunu görüyoruz.

Asansörün tarafımızdan yapılmadığı ne kadar kesin ise, alt ve üst katlara gidebilmeye uygun olarak yapılması da ve gideceğimiz yeri belirlemede bizi zorlamadığı da o kadar kesindir. Yazıları okuduktan sonra, aklımızı çalıştırıp asansörü üst kata çıkaracak olan tuşa irademizle basarsak, asansör bizi üst kata çıkaracaktır. Her ne kadar bizi yukarıya taşıyan asansör olsa da, buna karar veren biziz. İrademizi doğru yolda kullandı- ğımızdan dolayı, mükafat olarak iyi insanlardan, güzel sohbetlerden ve temiz sofralardan istifade edeceğiz. Şayet bodruma götürecek olan tuşa basarsak, asansör bizi oraya götürecek, böylece kötü insanlardan, zararlı hayvanlardan ve zehirli yiyeceklerden etkilenen biz olacağız. Asansörün aşağıya inmesini de yukarıya çıkmasını da belirleyen bizim arzumuz ve irademizdir. ( Mehmet Kırkıncı, Kader Nedir?, 37 )
İşte aynı bu misal gibi, Cenab-ı Hak bizim irademizi, ihtiyari fiillerimizde şart olarak kabul ettiğinden elbette mesuliyeti biz çekeriz.


Bu Yazı 3006 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar