Kapak
Mehmet Akif’in Kuran’ı Tercüme Meselesi
..        

Merhum Akif, 1908 yılından beri, birçok yakınının defalarca vaki olan ısrar ve davetlerine rağmen, Kuran-ı Kerim'i tercüme işine girişmemişti. Arap ve Türk edebiyatlarına lâyıkıyla vâkıf olmasını bu iş için yeter görmüyor, "Kuran hiçbir şeye benzemez. Onun içinde öyle kelimeler vardır ki Türkçe karşılığı yok. Öyle ayet-i kerimeler var ki, muhtelif manalara gelir. Bu bakımdan da aslındaki şümul ile Kuran'ı Türkçeye çevirmek imkânsızdır" diyordu.

Nihayet, tercüme işine katiyen yanaşmayacağı anlaşılınca, bir Kuran-ı Kerim meali yazmak hususunda güçlükle razı edilir. Akif, Mısır'da senelerce bu Kuran-ı Kerim meali ile uğraşır, Kuran'la hemhal olur, Ebedî Canan'ın ebedî mucizesiyle haşir neşir, içli dışlı, lâhutî zevk âlemleri yaşar. Kendisi bu meşguliyetin derin feyizlerini ve eseri neşretmemesinin sebebini şöyle ifade eder: "Kuran mealini hakkıyla yapamadığıma kaniim. Bundan dolayı neşretmedim. Mamafih bu çalışma benim Allah ile olan pazarlığımda çok semereli oldu. Hâlimde büyük değişiklikler gördüm. Kimseye bir şey vermedim, fakat ben çok şey aldım. Duyduğum manevî feyz çok büyüktür."

Hakikaten Kuran üzerinde çalışma yaptığı uzun yıllar, onu, teravih namazını hatimle kıldırabilecek derecede sağlam bir hafız yapmıştı. Evet, her kelimesi, hatta her harfi üzerinde uzun boylu düşünüp emek vermesine rağmen bir türlü tatmin olmaz, "Bir lisan ki, bir kelimesi, bir sîgası birden hem zat, hem zaman, hem mekân ifade eder; başka bir lisan bunu hakkıyla nasıl ifade eder?" derdi. Akif gibi imana sahip bir Müslümanın, hürmet ve saygısından dolayı Kuran'ı tercüme etmemesi yahut yaptığı tercümeyi beğenmemesi gayet normaldir. Bu mesele açıldıkça, "Beni tatmin etmeyen bir eserin, başkasını tatmini nasıl olur?" demiştir.

Akif, eserinin müsveddesini Mısır'dan getirmemiş, orada bulunan bir dostuna bırakarak, "Ben sağ olur da gelirsem, noksanlarını ikmal eder, ondan sonra basarız. Şayet ölür de gelemezsem bunu yakarsın" demişti. Hâlbuki daha önceleri nefis bir şekilde basılmasını arzu ediyordu. Fakat sonraları Türkiye'de ibadetlerde bir inkılâp yapmak, namazlarda Kuran yerine Türkçe tercümesini ikame etmek cereyanları başlayınca Akif'in zihni alt üst oldu, "Benim tercümeyi bunun için mi istiyorlar?" diye endişeye düştü.

Filhakika devr-i sabıkta mabetlerde Kuran yerine Türkçe tercümesini ikame etme hareketleri başlamıştı. Birtakım hanende hafızlar camilerde Kuran yerine tercümelerini aynı makamla okumaya yeltenmişlerdi. Hele intihap ettikleri tercüme baştanbaşa yanlışlarla, tahriflerle dolu olan Cemil Said'in Fransızcadan tercümesi olduğu için, çok yakışıksız ve saygısız bir şey olmuştu. Birkaç gün devam eden bu hareket, gönüllerde, vicdanlarda derin üzüntüler hasıl ettiği, hanende hafızlar da Müslüman halkın imanları, mukaddes hisleri üzerinde oynamanın uygunsuz- luğunu anlamış oldukları için bu teşebbüsten vazgeçildi. Tasarlanan bu inkılâp daha ileri götürülemedi.

Bu, bir deneme idi; başarılmış olsaydı namazlarda da Türkçe tercümeler okunacaktı. Bu suretle Kuran yerine Türkçe tercümeler kaim olmuş olacaktı. Bu teşebbüste bulunanlar, Hıristiyan dininde Luther'in yaptığını Müslü- manlıkta tatbik etmek istiyorlardı. Yalnız şu farkla ki, Lut- her din adamı olduğu halde, burada bu devrimin müteşeb- bisleri din düşmanları ve masonlardı.

Bu çok cüretli teşebbüsün akamete uğramasında muhtelif sebepler vardır. Bu sebeplerin başında, ortada Müslüman halkın itimat edeceği iyi bir tercüme olmaması geliyordu. O halde doğruluğuna Müslüman halkın itimat edeceği bir tercüme olursa bu işin, dinin ana temelinde yapılmak istenen bu korkunç ve feci inkılâbın yürümesi imkân dahiline girebilirdi. Bu devrimle alâkalılar dediler ki: "Akif'in tercümesi var ya, onu alalım, onun doğrulu- ğuna bütün Müslüman halkın itimadı vardır. Camiler de, namazlarda o okunursa kimse bir şey diyemez, sesini çıkaramaz. Bu iş olur biter."

Bunun üzerine bu tercümeyi elde etmek için var kuvvetleriyle harekete geçtiler. Akif buna muttali olunca dehşet içinde kaldı; "Meğer ben Rabbime karşı ne büyük hata işliyormuşum, ne büyük isyanda bulunuyormuşum!.. Ben dinime hizmet için bu ağır işi üzerime almıştım. Kuran kalkacak, benim tercümem onun yerine kaim olacak; kıyamete kadar Müslümanlar bana lanet edecek!.. Bu nasıl olur? Akif, sen bu oyuna, bu farmason dolabına nasıl âlet olursun?.." diye düşünmeye başladı, çok ıstıraplı zamanlar geçirdi. Nihayet eserini yakmaya karar verdi. Ancak ondan sonra vicdanı sükûn buldu, imanı sarsıntıdan masun kaldı.

Akif'in vefatından sonra da, eseri ortaya bir türlü çıkarılamadı. Merhum çok isabetli bir kararla eserini Mısır'da bırakmış, hatta yakılmasını vasiyet etmişti. Zira daha sonraları da, Kuran'ın aslını ortadan kaldırma teşebbüsleri devam etmişti.” (1)

Böylece anlamış oluyoruz ki, O nun her şeyi Kuran-ı Kerim idi. Ahlâkta yapılmasını istediği inkılâbın esaslarını nasıl Kuran'da arıyorsa, ahlâktan Kuran ahlâkını kast ediyorsa, "büyük sanatın renklerine de Kuran'la dolu ruhunu sonsuzluğa çevirerek dalıyordu. Akif'in ilham perisi ona Kuran'dan gelmiştir. Akif'in şiirine İlâhî temaşanın penceresi Kuran'la açılmıştır. İlham fırtınası ona ne kadar şiddetli gelirse gelsin, Kuran onun kalbini zehirli oklarla delinmekten, Lamartine'in tabiriyle fâni bir kalbi harap olmaktan korumuş, onu imanlı insanlığın kalbi hâline getirmiştir."(2)

DİPNOTLAR:
1- Eşref Edip, Yetmiş Muharririn Yazılarıyla Mehmed Âkif, 202.
2- Nurettin Topçu, Mehmed Âkif, 32.


Bu Yazı 2882 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar