Mesnevi’de Yusuf ve Züleyha Kıssası
..        

Yûsuf ve Züleyhâ (ya da Zelîha) hikayesi- nin Mesnevî'deki yorumlarına geçmeden önce bu hikâyenin Müslüman edebiyatçıların hayâl ve gönül dünyâlarında çok fazla duygusal yansımalar bulduğunu, böylece edebiyat târihinde Yûsuf ve Züleyhâ'nın aşkını dile getiren hikâye, masal ve şiir türünden yüzlerce edebî metnin günümüze kadar ulaştığını, hattâ bu geleneğin günümüzde de devam ettiğini hatırlatmak isteriz.

Hakîkî güzelliğin bir tecellîsini sembolize eden Hz. Yûsuf ile o güzelliği, hayâtını ortaya koyarak arayan samîmî Hak yolu sâliklerini temsil eden Züleyhâ arasındaki “aşk” ilişkisi elbetteki Mevlânâ'nın eserlerinde kullanacağı, hattâ bu ilişkide kendisini bulabileceği bir unsur olarak karşımaıza çıkmaktadır.

Yûsuf… onun büklüm büklüm saçları anılmada, Yâkub ve Züleyhâ'nın gamları söylenmede” diye onların hikâyelerinin nesil-den nesile, dilden dile, gönülden gönüle aktarıl dığına dikkat çeken ünlü Hak âşığına göre bu hikâyede Züleyhâ'nın aşkına, iç yangınına, kendini kaybetmişliğine, hasretine… âdetâ ona eşlik edercesine vurgu yapar. Ne idi Züleyhâ'yı o dertlere düşüren: Yûsuf! Yâni “aşk!” Yûnus Emre bunu:

“Yûsuf yüzünde ne gördü Züleyhâ,
İşi efgân oluptur aşk elinden” beyitiyle ifâde eder.

Züleyhâ, aynı zamanda, aynı ateşlerle kavrulan Mevlânâ için kendisini özdeşleştir- diği “âşık”ın da bir sembolüdür. Çünkü Mevlânâ'nın, onbinlerce beyitlik Mesnevî ve Dîvân-ı Kebîr'de her sayfada, her hikâyede, her gazelde, her rubâîde terennüm ettiği şey aşktan başka bir şey değildir. Ünlü sûfî bu beyitleri, sanki Yûsuf'unu -ki, daha önce işâret ettiğimiz gibi onun Yûsuf'u Şems-i Tebrîzî'dir- arayan bir Züleyhâ ya da gözünün nûrundan ayrı düşmüş bir Yâkup edâsıyla, hep “bir yürek yangını” ile seslendirir. İşte bu aşk, öyle bir denizdir ki, gökyüzü bile bir köpüğüdür onun.

Aşk, Yûsuf'un sevdâsına kapılan Züleyhâ gibi şaşırtır gider insanı. Göklerin dönüşü aşk dalgasındandır. Aşk olmasaydı donar giderdi âlem. Aşk olmasaydı, cansızlar, bitkilerde yok olur muydu? Aşk olmasaydı, boy atıp gelişen bitkiler canlarını fedâ ederler miydi?! Aşk olmasaydı, esintisinden Meryem'in gebe kaldığı o soluğa can nasıl olur da fedâ ederdi özünü?!

Yûsuf'un aşkı Züleyhâ'yı şaşkına çevirmiş- ti. Faka Yûsuf onun yüzüne bir türlü bakmıyor- du. Züleyhâ mâşukunun kendi yüzüne bakmasını sağlamak için türlü türlü düzenler kurmuş, odanın içini kendi resimleriyle doldurmuştu. Böylece Yûsuf nereye bakarsa onu görecekti. Onun böyle hîleler kurmasına sebep, Yûsuf'un aşkı içerisinde kendisini kaybetmiş olması, onun aşkından başka hiçbir şey görmemesi idi.
Yûsuf, Züleyhâ için içtiği su, yediği ekmek, aldığı nefes olmuştu. Mevla- nâ bu hâli öyle tatlı anlatmaktadır ki, şimdi hiç araya girme- den onun cümlelerini aynen aktarmak isti- yoruz:

“Züleyhâ öyle bir hâle gelmişti ki, çörek otundan öd ağacına dek, her şeyin adı Yûsuf idi ona göre.
Yûsuf'un adını başka adlarda gizlemişti. Mahremlerine de bu sırrı söylemişti.
'Mum ateşten yumuşadı' dese, 'sevgili bize alıştı, yüz verdi' demiş olurdu.
'Bakın, ay doğdu' dese, 'o söğüt ağacı yeşerdi' dese...
'Yapraklar ne güzel oynamada' dese, 'çörek otu ne hoş yanmada' dese...
'Gül, bülbüle sır söyledi' dese, 'pâdişah, sevgilisine sır söyledi' dese…
'Bahtımız ne de kutlu' dese, 'kilimi, halıyı çırpın' dese…
'Sucu su getirdi' dese, 'güneş doğdu' dese…
'Dün gece bir tencere yemek pişirdiler, yemek pek de güzel pişti' dese…
'Ekmekler tatsız, tuzsuz' dese; 'felek tersine dönüyor' dese...
'Başım ağrıyor' dese 'başımın ağrısı geçti' dese… hep ayrı anlamları vardı bu sözlerin.
Birini övse onu/Yûsuf'u överdi. Birinden şikâyet etse, onun ayrılığını söylemiş olurdu.
Yüzbinlerce şeyin adını ansa, maksadı da Yûsuf'tu onun, dileği de Yûsuf.
Aç olsa, onun adını andı mı, o adla doyardı, o kadehle sarhoş olurdu.
Susuzluğu bile onun adını andı mı geçerdi. Yûsuf'un adı gizli bir şerbet olmuştu ona.
Bir derdi olsa, o yüce adı andı mı, derdi hemencecik geçerdi.
Kışın o ad kürk olurdu ona… Aşkta sevgilinin adı bunu yapar, bunu!…”

Gerçek şu ki, sıradan kişiler ve halk da aslında her nefes “nâm-ı pâk (Hakk'ın ismini)”ı okurlar, fakat onlar aşka düşmüş olmadıkları için, bu adı okumakla onların maksatları, dilekleri gerçekleşmez. Çünkü Hz. Îsâ'nın gösterdiği mûcizeler Hû/O ismiyledir, Rûhullâh (Hz. Îsâ) ne yapmışsa “O'nun adıyla” yapmıştır.
Züleyhâ Hz. Yûsuf'un aşkıyla yana dursun, aradan yıllar geçmiş, Yûsuf zindanlardan kurtulmuş, makam ve mevkilere kavuşmuş, Mısır'a sultan olmuş, refah içerisinde yaşamak- tadır. Bu sırada, içerisindeki Yûsuf aşkının korunu hiç küllendirmeyen Züleyhâ kocamış, eli yüzü buruşuk bir kocakarı olmuştur.

Nihâyet bir gün Yûsuf'un nazarı onun kocalmış bedenine düşer ve o kutlu nazarın, o mübârek gölgenin himmetiyle Züleyhâ yenibaştan bir genç oluverir. Kocakarı soğuğu- na benzeyen mizâcı temmuz güneşine döner.

Yûsuf u Züleyhâ hikâyesinin ikinci bölümü de burada başlar. Hikâyenin devâmında, gençleşen Züleyhâ ile Hz. Yûsuf evlenirler. Hattâ Dîvân-ı Kebîr'deki bir gazele göre, Züleyhâ'nın aşkı, az önceki alıntıda da işâret edildiği üzere, aşk-ı ilâhîye dönüşmüş ve o Hz. Yûsuf'tan yırtılan gömleğin kısâsını/bedelini almıştır.


Bu Yazı 18418 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar
  • 24.09.2016 15:26:03
    güzel olmuş çok beğendim