Mevlana ve Bediüzzaman’ın Buluşma Noktalar
..        

“Bir maksat ve gaye için hareket edenler birbirlerinin aynı hükmündedirler” anlayışına göre; aslında Bediüzzaman ile Mevlana aynı ruhu taşıyan iki farklı bedendirler. Her iki zatın da maksadı; dünya ve onun menfaatleri değil, ondan daha öte olan aşkın ve müteal maksatlardır. Yani hedef, en yüksek olan; Allah'ın rızasını kazanmak ve O'nun muhabbe tine mazhar olmaktır. İşte Bediüzzaman ve Mevlana'nın en büyük ve en mühim buluşma noktası Allah'ın rızasını kazanmaktır.

Allah'ın rızasını kazanmak yolunda en büyük araç ve en geçerli vasıta; Hazreti Muhammed (sav) efendimiz olduğu için, Bediüzzaman ve Mevlana Hazretlerinin ikinci büyük buluşma noktası; Hazreti Peygamber ve onun çizmiş olduğu sünnet-i seniyye rotasıdır. Zira Allah razı olacağı rotanın, Hazreti Peygam ber Efendimizin çizmiş olduğu rota olduğunu, yüce kitabında çok açık bir şekilde ilan ediyor. Demek; Allah'ın rızası, ancak ve ancak Hazreti Muhammed (sav)'e tabi olmaktadır. Öyle ise Bediüzzaman ve Mevlana, Allah ve Resulü temelinde ve esasında yükselmiş bir ikiz ruh gibidir. Maksatları ve gayeleri; Allah ve Resulü nün rızasıdır. Maksada götüren tarz ve araçlar- daki bazı farklılık ve ihtilaflar, bu gaye birliğine zarar vermez, tam aksine zenginlik ve bereket katar.

Bediüzzaman ve Mevlana Hazretlerinin önemli buluşma noktalarından bir tanesi de; Ehl-i Sünnet çizgisidir. Her iki zat da Ehl-i sünnet ekolünün güçlü ve kuvvetli temsilcileri dir. Kur'an ve sünnet yorumlarında Ehl-i sünnetin usul ve tarzını benimseyip, ona göre hareket ediyorlar. Günümüzde birtakım görüş lerin iddia ettiği gibi, Mevlana Hazretleri Ehl-i sünnetten farklı ya da onun haricinde değildir. Mesnevideki bazı tabir ve ifadelerin, Ehl-i sünnet akidesine ters gibi durması, bir teşbih, bir temsildir, yoksa hakikat noktasında değildir. Nitekim Kur'an ve hadisler içinde de benzer teşbih ve temsili ifadeler vardır. Bu teşbih ve temsili ifadeler, genel-geçer kurallar eşliğinde ya da usul kaidelerine uygun bir şekilde tevil ve tabir edilerek, aradaki zahiri uyumsuzluklar giderilir. Bu Ehl-i sünnetin önemli bir usul kaidesidir. Mevlana Hazretleri- nin eserlerindeki bazı aşkın ve müteal ifadelere bu nazarla bakmak gerekiyor. Nitekim bazı makbul tasavvuf erbabının, şatahat ve aşkın halleri bu şekilde yorumlanarak, Ehl-i sünnet haricine atılmamıştır. Zaten Mevlana Hazretle- ri şatahata düşmeyecek kadar yüksek ve kes- kin bir makama sahiptir.

Bu üç nokta ile yazımıza başlamamızın sebebi; Kur'an ve Sünnet ve Ehl-i Sünnetin usulünden başka, hakka ve doğruya götürecek bir vasıtanın olmadığını ve Hazreti Mevlana- nın da Kur'an ve sünnet eksenli bir düşünce ve gönül insanı olduğunu vurgulamak içindir. Malum günümüzde Yunus Emre ve Mevlana gibi ortak değerler üzerinde büyük bir çarpıt- ma ve Kur'an çizgisinden uzak gösterme gayretleri var. Halbuki Hazreti Mevlana, Kur'an ve sünnet çizgisinde giden ve onu şiddetle muhafaza etmeye çalışan, asrının büyük bir düşünce ve gönül insanıdır.
Bediüzzaman ve Mevlana, aynı kaynaktan beslenen; ama dönemlerinin gereklerinden dolayı farklı reçeteler ve çözümler ortaya koyan asırlarının müceddidi insanlardır. Müceddidlik dini yeniden inşa etmek değil, unutulmuş veya unutulmaya yüz tutmuş, dinin gereklerini ihya edip yeniden ayağa kaldırmak ameliyesidir. İşte Bediüzzaman ve Mevlana'nın üçüncü büyük buluşma noktası dinin tecdidi hususudur. Her iki zat da bulunduğu dönemin hekimi ve tabibidir. Her iki zat da döneminin fikir ve gönül dünyasında parlayan güneşlerdir. Her iki zat da kendi asırlarının şartlarına ve o dönemin toplumsal yapısına uygun reçete yazan ve sunan sosyologlarıdır.

Bediüzzaman ve Mevlana Hazretlerinin ortak bir buluşma noktası da, her ikisinin de manevi tefsir sahibi olmalarıdır. Malum Kur'an tefsirleri lafzi ve manevi olmak üzere iki sınıftır. Lafzi tefsirler; ekseri olarak Kur'an'ın zahiri cümle ve lafız kalıplarını gramer kaidelerine göre inceleyen tefsirlerdir. Manevi tefsirler ise; Kur'an'ın remzi ve deruni manalarını asrının ihtiyaç ve gereklerine uygun bir şekilde izah ve ispat etmesi üstünde gider. Hazreti Mevlana'nın Mesnevisi ile Bediüzzaman'ın Risale-i Nurları, aynı kulvar- da ve sınıfta yazılmış iki eşsiz ve muazzam tefsirlerdir. Her iki tefsir de kendi dönemleri- nin hekimi ve tabibi konumundadırlar.

Hazreti Mevlana döneminde materyalist felsefenin farklı bir yansıması olan Moğol istilası hakimdir. Bu Moğol istila mefkuresi, kuru bir dünya hakimiyet davasıdır. Bu dava uğruna önüne gelen her şey yerle bir edilmektedir.

O dönem insanlarının aleminde kaba kuvvet, hissiyat ve öfke hakimdir. Bu dönemde akıldan ziyade, kalp materyalisttir. İşte Mevlana hazretleri bu dönemin hastalıkları olan öfke ve kini, sevgi ve gönül ilacı ile tedavi eden asrının mükemmel bir hekimidir. Eserlerinde insan sevgisinin şiddetli bir şekilde öne çıkmasının en önemli sebebi; asrının siyasi ve düşünce yapısıdır.

Aynı şekilde Bediüzzaman Hazretlerinin döneminde, materyalist felsefe akıl ve fikir eksenli bir şekilde, inkarcılık suretinde insan- lığın aleminde dolaşıyor. Aslında bu materya- list felsefe hastalığının özü ve ruhu aynıdır; ama suret ve şekli farklıdır. Bu hastalık öz bakımından kıtalar ve dönemler dolaşıyor ve gittiği her yerde derin tahribatlar yapıyor. Onun karşısına da her dönemde yine öz ve ruhta aynı; ama beden ve şartlarda farklı hekimler çıkıyor. Bu son asrın inkarcı ve maddeci felsefesine, Mevlana ruhunda olan Bediüzzaman'ın cesedi karşı çıkıyor ve insanların fikir ve gönül dünyasını aydınlatı- yor. Nasıl küfür ve inkar aynı ruhta farklı cesetlere ve formatlara giriyor ise, onun mukabilinde olan iman da, aynı ruh ve öz ile farklı bedenlerde ve formatlarda onun karşısına dikiliyor ve o habis ruhun tahribatla- rını tamir ediyor. İşte iki farklı dönem, işte iki farklı hekim; ama maksat ve gaye aynı; iman ve küfür mücadelesi.

Bediüzzaman ve Mevlana Hazretlerinin önemli bir buluşma noktası da; velayet dereceleri ve gönül çizgileridir. Bediüzzaman Hazretleri velayet makamlarını; Velayet-i suğra, Velayet-i Vusta ve Velayet-i Kübra şeklinde üç kategoriye ayırıyor.
Velayet-i Suğra: Ekseri olarak tarikat ve tasavvuf berzahı ile seyrü süluk eden müritlerin mazhar olduğu bir velayet mertebe- sidir. Halk arasında kerametleri ile meşhur evliyalar ekseriya bu sınıfa girerler. Burada salikin kesp ve gayreti esastır. Yani kesbi bir makamdır. Bu yüzden riski ve şatahatı (Manevi Kaymaları) çok olan bir meslektir.
Velayet-i Vusta: Sünnet-i seniyyeye ittiba etmeyi esas alarak, imana ve Kur'an'a hizmet eden büyük mürşitlerin, mücedditlerin, ulemanın yoludur. Ekseri Vehbi olmakla bera- ber, kulun kesbi ve gayreti az da olsa vardır. Bu makamda velayetle beraber, ilim de hükmeder. Bu makamda olan zatlar, manevi sultan oldukları gibi, ilimde de otorite sahibidirler.

Velayet-i Kübra: Akrebiyet-i İlâhiyenin inkişafına bakan ve veraset-i nübüvvetten gelen, gayet kısa, fakat yüksek olan ve tarikat berzahına uğramadan, zâhirden hakikata geçen velilik mesleği. (Sahabeler gibi) (Cadde-i kübrâ, elbette velayet-i kübra sahibleri olan Sahabe ve Asfiya ve Tâbiîn ve Eimme-i Ehl-i Beyt ve Eimme-i Müçtehidînin caddesidir ki doğrudan doğruya Kur'anın birinci tabaka şâkirdleridir.)

Allah'ın kula yakınlığından inkişaf eden külli ve feyizli bir meslektir. Risale-i Nur mesleği de bu sınıftandır. Tamamen Vehbi bir meslektir.

Bediüzzaman Hazretleri, Mevlana Hazret- lerini velayetin en yüksek makamı olan vela- yet-i kübra şeklinde kabul eder. Yani Bediüzza- man ve Mevlana Hazretleri, her ikisi de bulunduğu asırlarının hem müceddidleri- dirler, hem de Velayet-i Kübra makamındadır- lar.

Sonuç olarak manevi alemlerin güneşleri ve sultanları hükmünde olan böyle mübarek zatları anlamak ve tanımlamak, elbette bizim gibi insanların haddine değildir. Bizim yaptığı- mız sadece kısa ve kaba hatları ile bir değerlen- dirmedir, inşallah küçük de olsa bir katkımız olmuştur. Allah böyle mübarek zatların şefaatlerinden bizleri mahrum etmesin, vesselam.

Mevlana ve Bediüzzaman'ın
Öğretim Metotlarındaki Benzerlik;
Hikaye ve Temsillerle İzah
Anlayabilmek ve anlatabilmek, insanın en belirgin ve en önemli iki vasfıdır. İnsanların ekserisi basit düşünüşlü ve avam tabakadan olduğu için, soyut, derin, dağınık ve uzak manaları anlamakta ve anlatmakta zorlanırlar.

Bu sebeple anlayan ve anlatabilenler, anlamayan ve anlatamayanlara karşı birtakım kavratma ve öğretme teknikleri geliştirirler. Anlamak ve anlatmak hususunda insanlar farklı farklıdır. Kimi insanlar hem anlar, hem de anlatabilir. Kimileri ne anlarlar, ne de anlatabilirler. Kimileri de anlarlar; ama anlatamazlar.

Batılılarda Retorik, bizde ise hitabet diye adlandırılan bu anlatma ilmi, tamamen bu ihtiyaçtan ortaya çıkmıştır. Bu hitabet ilminin çok muhtelif dereceleri ve makamları vardır. Bu noktada eserler ve telifatlar, kıymet ve kuvvetini, ikna ve hitabet ilminden alırlar. Yani bir eser ne kadar ikna edici ve hitabeti kuvvetli ise, önem ve kıymeti de o nispettedir.

Bu hususta Kur'an-ı Kerim'in en belirgin ve mükemmel vasfı; ikna ve hitabetinin mucize derecesinde oluşudur. Üstad Hazretlerinin ifadesi ile; Kur'an'ın zırhı belagatındaki i'cazıdır, yani beyanının mucize olmasındadır. Kur'an'ı bu noktada imtiyazlı ve güçlü kılan en önemli faktör ise; temsil ve hikaye metodunu çok kullanmasıdır. Evet, Kur'an'ın üslup ve belagatını bu derece mükemmel ve erişilmez kılan şey; temsil ve hikaye metodunu çok yerinde ve mükemmel kullanmasıdır. Bu temsil getirme usulüne; Kur'an'dan iki sermeşk:

Allah göklerin ve yerin nûrudur. O'nun nûrunun misali, tıpkı içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir. Lamba bir sırça (cam) içinde, o sırça da sanki parlayan incimsi bir yıldız! Bu lamba, doğuya veya batıya mensup olmayan kutlu, pek bereketli bir zeytin ağacından tutuşturulur. Bu öyle bereketli bir ağaç ki, nerdeyse ateş değmeden de yağ ışık verir. Işığı pırıl pırıldır. Allah dilediği kimseyi nûruna iletir. Gerçeği anlamaları için insanlara böyle temsiller getirir. Allah her şeyi bilir. (Nur, 24/35)

“Allah'tan başka hâmi, sığınacak İlah edinenlerin durumu, tıpkı kendine yuva yapan örümceğin haline benzer. Halbuki en çürük yuva, örümcek ağıdır. Keşke bu gerçeği bir bilselerdi!” 42 Allah, onların Kendisinden başka hangi varlıkları tanrılaştırıp yalvardıkla- rını elbette bilir.O, aziz ve hakîmdir (mutlak galiptir, tam hüküm ve hikmet sahibidir). 43 İşte bazı gerçekleri anlatmak için, Biz bu kabil temsiller getiriyoruz, ama bunları, ancak ibret almasını bilenler anlar. (Ankebut, 29/41,42,43)

Nitekim eski kutsal metinler ve suhuflarda da, bu temsil ve hikaye metodu çokça kullanı- lan bir metottur.

Risale-i Nurların Sözler adlı mecmuasının, ilk dokuz sözünde geçen bazı hikaye ve temsillerin, eski suhuflardan alınma olduğuna dair tespitler de mevcuttur. Temsil getirme ve hikaye anlatma metodu, semavi kökenli bir metot desek, hata etmiş olmayız.

Temsil ve hikayenin anlatımdaki en büyük misyon ve gayesi, soyut olan manayı somut hale getirmek, derin olan manayı yüzeye çıkarmak, dağınık hakikatleri bir noktada toplamak, uzaktaki bir manayı yakınlaştırmak içindir. Zira yukarıda da değindiğimiz gibi, insanların büyük bir kısmının zihin ve idrak dünyası, gayet somut, yüzeysel ve toplayıcılık- tan uzaktır. Bu sebeple hatibin derin, soyut, uzak ve dağınık hakikatleri temsil ve hikaye yardımı ile yüzeysel, somut, toplanmış ve yakınlaştırılmış bir şekle getirmesi bir ihtiyaç- tır. İşte Kur'an'ın çokça ve mebzul bir şekilde, temsil ve hikaye metoduna baş vurması, bu sebepledir. Zira Kur'an'ın muhatap kitlesinin ekserisi avam ve basit anlayışlı insanlardan oluşuyor. Hal böyle olunca, Kur'an avam kitlesini eğitmek ve öğretmek için, onların duygu ve fikir alemine temsil ve hikayeler ile tenezzül ediyor, onların fikir ve hissiyatlarını okşayan ve tahrik eden misaller getiriyor.

Nasıl maddi alemde uzaktaki bir cismi çıplak gözle göremediğimiz için, yakınlaştır- mak için dürbün kullanırız, soyut mana ve olguları bulabilmek için, üstüne somut simge ve semboller koyarız, derin ve ince şeyleri görebilmek için mikroskoba müracaat ederiz, dağınık ışıkları toplamak için mercek kulla- nırız. Aynı şekilde manalar ve maneviyat ale- mindeki ince, derin, uzak, dağınık ve soyut manaları anlamak ve görebilmek için, maddi alemdeki mercek, mikroskop, dürbün, sembol gibi şeylere benzeyen bu temsil ve hikaye anlatım metotlarını kullanmak gerekiyor. İşte Kur'an ve onun mühim talebeleri olan Bediüzzaman ve Mevlana Hazretlerinin eserlerinde, temsil ve hikayeleri bolca ve kesretle kullanmaları, bu ince sırdan ileri geliyor.

Bediüzzaman ve Mevlana Hazretlerini tesirli ve ikna edici yapan en önemli faktörler- den birisi; bu temsil ve hikaye vasıtası ile hakikatleri, avamın idrak seviyesine indirmele ridir. Bazen olur ki ilmi olarak bir cilt kitapta anlatılan bir manayı, Mevlana Hazretleri bir temsil ve hikaye ile daha ikna edici bir şekilde ve daha tesirli bir surette muhatabına anlatır. Biz bunun misallerini bu zamanda Risale-i Nurlarda çokça görüyoruz.

Mesela; Sad-ı Taftazaninin kader konusunu ilmi bir dil ile yüksek tabakaya zorlanarak elli sayfada anlatmasına mukabil, Bediüzzaman Hazretleri aynı kader konusunu temsil dürbü- nü ile iki sayfada en avama izah etmesi buna güzel bir örnektir.
Bediüzzaman ve Mevlana Hazretlerinin en önemli ortak bir noktası, her ikisinin de manevi tefsir sahibi olmalarıdır. Malum Kur'an tefsir- leri lafzi ve manevi olmak üzere iki sınıftır. Lafzi tefsirler; ekseri olarak Kur'an'ın zahiri cümle ve lafız kalıplarını gramer kaidelerine göre inceleyen tefsirlerdir. Manevi tefsirler ise; Kur'an'ın remzi ve deruni manalarını, asrının ihtiyaç ve gereklerine uygun bir şekilde izah ve ispat etmesi üstünde gider.

Hazreti Mevlana'nın Mesnevisi ile Bediüz- zaman'ın Risale-i Nurları, aynı kulvarda ve sınıfta yazılmış iki eşsiz ve muazzam tefsirler- dir. Her iki tefsir de kendi dönemlerinin hekimi ve tabibi konumundadırlar. Her iki tefsir de temsil ve hikaye metodunu mükemmel bir şekilde işliyor.

Temsil ve hikaye metodu ile yazılan manevi tefsirlerin, hem uzun soluklu ve tesirli olması, hem de zaman geçtikçe eskimemesinin en önemli sebebi; bu metodun Kur'an'i olmasın- dandır. Mesnevi-i Şerif halen çok tesirli ve etkileyici bir tefsir ise, insanlar halen ondan istifade ediyor ise, bunun en büyük sebebi; temsil ve hikaye metodu ile hakikatleri akla indirgemesidir. Bu zamanda da Risale-i Nurların tesirli ve yaygın olmasında bu hakikatin payı büyüktür.

Risale-i Nurlarda imana dair en ince nokta- lar, temsil vasıtası ile en avama ders veriliyor. Mesela; Allah tek ve yekta olmasına mukabil, nasıl oluyor da her yerde hazır ve nazır olabiliyor sorusuna, Üstad Hazretleri şöyle bir temsil ile cevap veriyor:

Temsil, i'câz-ı Kur'ân'ın en parlak bir aynası olduğundan, biz dahi bir temsille şu sırra bakacağız. Şöyle ki:

Birtek zat, muhtelif merâyâ vasıtasıyla külliyet kesb eder. Cüz'î-yi hakikî iken, umumî şuûnâta mâlik bir küllî hükmüne geçer.
Meselâ, şems, bir cüz'î-yi müşahhas iken, eşya-yı şeffâfe vasıtasıyla öyle bir küllî hükmü- ne geçer ki, rû-yi zemini timsalleriyle akisleriy- le dolduruyor. Hattâ katarat ve parlak zerrat adedince cilveleri bulunuyor. Güneşin harareti ve ziyası ve ziyanın içinde olan yedi renkli elvân-ı seb'ası, herbirisi, mukabilindeki eşyaya muhit, âmm ve şamil oldukları halde, herbir şeffaf şey dahi güneşin timsaliyle beraber harareti, hem ziyayı, hem elvân-ı seb'ayı gözbe beğinde saklıyor ve sâfi kalbini ona bir taht yapıyor.

Demek, şems, vâhidiyet haysiyetiyle ona mukabil umum eşyaya muhit olduğu gibi; ehadiyet cihetiyle, herbir şeyde güneş çok vasıflarıyla beraber, bir nevi cilve-i zatıyla bulunur. On Altıncı Söz

İmani ve ahlaki değerleri, tatlı ve sürükleyi- ci hikayeler ile avama ders vermek, Hazreti Mevlana'nın en büyük vasıflarından birisidir. Bu hususta Hazreti Mevlana'dan birkaç hikayeyi örnek vererek mevzuumuza nihayet verelim:

Zahidin biri "Herkesin rızkı Allah'tan (c.c.) gelir." hadisinin manasını anlamak istiyordu. Başını alıp çöllere düştü bir kenarda yatıp uyudu.
Kendi kendine:
-"Bakalım rızkım nasıl gelecek." diyordu.
-Derken bir kervan yolunu kaybetti, gele gele o zahidin yattığı yere geldiler. O zahidi yatıyor görünce, birisi:
-"Bu adam neden böyle yolun izin uğramadığı bu yerde yatıyor, kurttan, düşmandan korkmuyor mu? Ölü mü yoksa diri mi? dedi.
-Kervandakiler onun yanına vardılar, zahit bakalım ne olacak diye hiç sesini çıkarmadı. Ne vücudunu oynattı ne gözünü açtı.
Kervandakiler bunu görünce:
-"Bu zavallı açlıktan ölüm derecesine gelmiş." dediler.
-Ekmek ve yemek getirdiler. Zahit dişlerini iyice sıktı. Adamlar bıçak getirip dişlerinin arasına sokarak zorla ağzını açtılar. Çorbayı ağzına dökerek yemekleri zorla ağzına tıkıştırdılar.
* ALLAH bir insana rızkını böyle zorla da olsa verir, Eğer kişi kaçsa gitse rızkı da onun arkasından onu takip edip onu mutlaka bulur.
Cenab-ı Rabbül Alemin Hz. Musa'ya:
-"Ya Musa bana günahsız bir ağızla dua et!.." diye buyurdu.
Musa (a.s) :
- "Yarabbi bende öyle bir ağız yok ki, sana nasıl günahsız bir ağızla dua edeyim." dedi.
Bunun üzerine Allah-u Teala :
-"Başkalarının ağzıyla dua et çünkü sen başkalarının ağzıyla günah işlemiş olmazsın, öyle hareket et ki diğer insanlar gece gündüz sana dua etsinler. Veya kendi ağzını temizle, Allah'ın (c.c) adı temizdir onu zikreden ağız temizlenir." buyurdu.
Bir nahiv alimi gemiye binmiş gidiyordu. Gemiciye sordu.
- "Ey gemici nahiv bilir misin?"
Gemici : "Hayır bilmiyorum." dedi.
Alim gülerek :
-”Desene ömrünün yarısı boşa gitti." dedi. Gemici bu söze kızdı fakat sesini çıkarmadı. Aradan zaman geçince fırtına başladı gemi bir girdabın ortasında kaldı. Gemici alime ses- lendi:
- "Muhterem efendim yüzme bilir misin?" Nahiv alimi korkudan büzüldüğü yerden ce- vap verdi.

- "Ne gezer, ben yüzme bilmem." dedi.
Gemici keyifle bağırdı :

- "Yazık desene ömrünün tamamı hiçe gitti. Çünkü gemi bu girdaptan kurtulamaz, batacak." dedi.
Mecnun Leyla'nın aşkıyla yanıp dururken bir gün bir köpeği yakaladı.
Öpüp koklamaya başladı. Bunu görenler başına toplandılar onu tan etmeye, ayıplamaya başladılar :
- "A!.. akılsız Mecnun sen iyice işi azıttın. Bu yaptığın deliliğin de azgınlığın da sınırını aştı. Hiç köpek öpülüp sevilir mi? Köpek daima pis şeyler yer, gerisini bile diliyle yalayarak temizler, o necis bir hayvandır.”

Bunları duyan mecnun güldü :
-"Ne gafil ne cahil kimselersiniz siz. Sizin gördüğünüz bu köpek sıradan bir köpek değil o Leyla'nın mahallesinin köpeği... Bu köpek benim için en değerli bir varlıktır, Allah'ın (c.c) çözülmez bir sırrıdır. Birçok yer varken o Leyla'nın mahallesini mekan tutmuş kutlu bir hayvandır.

-Sizin gözünüzde aşağılık bir hayvan olan bu köpeğe bir de benim gözümle bakın bakalım. O zaman da böyle düşünebilecek misiniz?

Sizin gözünüzde rastgele bir hayvan olan bu köpek benim sırdaşım, gamdaşımdır. Onun gözleri Leyla'mı gören mübarek gözlerdir. Onun ayakları Leyla'mın bastığı topraklarda dolaşan ayaklardır. Ben bu gözleri nasıl öpmeyeyim, bu ayaklara nasıl yüz sürmeye- yim." dedi. Kaynak: Mesnevi'de Geçen Bütün Hikayeler (Mehmet Zeren)-Semerkand Yayınları.

Aşkın müteal ve coşkun halleri; ancak bu kadar güzel ifade edilebilir. İnsan kalbinin ne denli kuvvetli ve aşk duygusunun ne kadar esaslı olduğunu gösteren bir ser levha gibi bu hikaye. Demek insana kalp ve aşk mecazi şeyler için değil, Allah'ı sevmek için verilmiştir.


Bu Yazı 2900 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar