Mevlâna’nın Hayatı ve Eserleri
..        

Mevlana'nın asıl adı Muhammed Celaleddin- dir. Mevlana ve Rûmî isimleri de, kendisine sonradan verilmiştir. Efendimiz manasına gelen Mevlana ismi, ona genç yaşta Konya'da ders okutmaya başladığı dönemlerde verilir. Bu isim Şems-i Tebrizi ve Sultan Veled'den itibaren Mevlana sevenlerce kullanılmış; adeta adı yerine sembol olmuştur.
Mevlana'nın, Rûmî diye tanınması, kendisinin Diyar-ı Rum denilen Anadolu ülkesinin vilayeti olan Konya'da uzun müddet oturması, ömrünün büyük bir kısmının burada geçmesi ve türbesinin de burada olmasındandır. Rûmî, Anadolulu demektir.
Maneviyat âleminin ulu sultanı batıda daha çok “Rûmî” olarak bilinir, İranlılar “belhî” derler. Tarih içerisinde de Molla, Monla, Hünkâr, Pîr, Fars-guyî, Molla Hünkâr, Hüdavendigâr ve Şeyh gibi lakapları da bulunan Muhammed Celâleddin, 6 Rebulevvel 604/ 30 Eylül 1207 tarihinde, Belh şeh- rinde doğmuştur.
Mevlânâ'nın babası “Sultânü'l Ûlemâ” (Bilgin- ler Padişahı) diye anılan Belh Şehrinin ileri gelenle- rinden, Ahmed Hatibi oğlu Hüseyin Hatibî'nin oğlu Muhammed Bahaeddin Veled'tir. Annesi ise, Mâderi Sultan diye anılan ve Karamanda metfun Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun'dur. Mevlâna'nın soyca anneannesi tarafından ünlü Hanefî fakîhlerinden Şemsü'l-eimme Muhammed-i Serahsî'ye (ö.1097) bağlı bulunduğu, babaannesiyle Hârizmşahlardan olduğu ve baba tarafından Hz. Ebû Bekir'e ulaştığı yönünde bilgiler vardır.
Bahâeddin Veled'in, hanımı Mümine Hatun- dan, iki oğlu ve bir kızı dünyaya geldi. Büyük oğlu- nun adı Alâaddin Muhammed, kızı Fatıma Hatun- dur. Mevlâna Celâledin Muhammed- in ise üç oğlu ve bir kızı oldu. Büyük oğlu Bahâedddin Muham- med'in (Sultan Veled) ve ondan bir veya iki yaş küçük oğlu Alâaddin Muhammed'in anneleri, Semerkantlı Şerefeddin'in kızı olan Gevher Hatun- dur. Diğer oğlu Muzafferüddin Emîr Âlim ve kızı Melike Hatun'un anneleri ise, Kira Hatun'dur.
Mevlâna'nın büyük oğlu ve sadık hâlefi Sultan Veled'in, Şeyh Selahaddin-i Zerkûb'un kızı olan Fatıma Hatun'dan bir oğlu ve iki kızı vardı: Celâleddin Emîr Ârif Çelebi ile Mutahhara Hatun (Âbide) ve Şeref Hatun (Ârife). Ayrıca iki hanımlı- ğından Nusret Hatun'dan Çelebi Şemseddin Emîr Âbid, Sünbüle Hatun'dan Çelebi Selâhaddin Emîr Zâhid ve Çelebi Hüsâmeddin Emîr Vâcid isimli oğulları dünyaya geldi.
Sultânü'l Ûlemâ Bahaeddin Veled, 618/1221'de; Sultânü'l Ûlemâ lakabının kullanılışı, Harzem ülkesine yaklaşan Moğol akınları, bazı siyasi olaylar ve Hârizmşah'dan gönlü incindiği için, Belh'den göç etmişir.
1212 veya 1213 yılllarında; "Üçyüz deve yükü tutan kıymetli kitaplarını, dostlarının ev eşyalarını, azıklarını, onları taşıyacak hayvanlarını hazırladı- lar. Kırk olgun müftü, aile fertleri ve yakın dostları ile onun üzengisi yanında Belh'den ayrıldılar. Bu tarihte Mevlânâ'nın beş, ağabeyi Muhammed Alâeddin ise yedi yaşında olduğuna dair rivayetler varsa da Mevlanâ'nın Yaşının yirmiye yaklaşmış olduğuna dair görüşler de vardır.
Sultânü`l Ûlemâ'nın göç yolunda ilk durağı Nişâbur oldu. Nişâbur şehrinde Ferîdüddin Attar ile de karşılaştılar. Mevlânâ burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin Attar'ın ilgisini çekmiş ve beğenisini kazanmıştır.
Ferîdüddin Attar, Mevlânâ'nın babasına; "Çok geçmeyecek ki senin bu oğlun, âlemin yüreği yanık- larının yüreklerine ateşler salacaktır" derken, Mev- lânâ'ya da Esrar-nâme adlı eserini hediye etmiştir.
Kafiledekiler Nişâbur'dan sonra Bağdat ve Kûfe yolundan Kâbe'ye hareket ettiler. Hac görevini yerine getirdikten sonra, dönüşte Şam'a uğradılar. Burada Muhyiddin İbnü'l Arabî (1165-1240) ile de görüştüler. İbnü'l Arabî babasının arkasından yürüyen küçük yaştaki Mevlânâ'ya bakarak, "Sübhan Allah! Bir Okyanus bir denizin arkasından gidiyor"demiştir.

Sultânü`l Ûlemâ'nın Lârende'ye gelişi:
Sultânü`l Ûlemâ ve ailesi Şam'dan sonra Halep üzerinden Anadolu topraklarına girip Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile 1222 yılında Lârende'ye (Karaman)geldiler.
Karaman Subaşısı (Valisi) Emir Musa Bey şehrin merkezine Sultânü`l Ûlemâ ve yakınlarının kalabilmeleri için bir medrese yaptırdı. Burada yedi yıl kaldılar. Mevlânâ 1225 yılında, Karaman'da hoca Şerefeddin Lala'nın kızı Gevher Hatun ile evlendi. Bu evlilikten Mevlânâ'nın Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adlı iki oğlu dünyaya geldi. Gevher Hatun'u kaybedince Mevlânâ, Kerrâ Hatun ile evlendi. Mevlânâ'nın bu evlilikten de Muzaffereddin Emir Âlim Çelebi ile, Melike Hatun isimli iki çocuğu dünyaya geldi.
Aralarında Mevlânâ'nın annesi Mümine Hatun un ve kardeşi Muhammed Alâeddin'in de bulundu ğu Mevlânâ'nın soyundan gelen 21 kişinin mezarla- rı, Karaman'da Aktekke Camii'ndedir.

Sultânü`l-Ûlemâ 'nın Karaman'dan Konya'ya Göçü
XIII. yüzyılda Anadolu'nun büyük bir kısmı Selçuklu Devleti'nin egemenliğine geçmiş; Konya- da bu devletin baş şehri idi. Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkârlarla taçlandı- rılmıştı. Selçuklu hükümdarı Alâeddin Keykubâd, Bahaeddin Veled'i Karaman'dan Konya'ya davet etti,
Bahaeddin Veled, Sultan Alâeddin'in davetini kabul etti ve Karaman'dan Konya'ya hareket etti.
"Sultânü`l-Ûlemâ'nın Karaman'dan Konya'ya gelmekte olduğu haberi alınınca, bütün ilim sahipleri, Konya ahalisi ile birlikte onu şehir girişinde karşıladı. Sultan Alâeddin uzak bir mesafeden atından indi, gidip Sultânü'l Ûlemâ'nın dizini öptü. Baha Veled'in de kendisine elini uzatıp sıkmasını istedi. Fakat Baha Veled eli yerine asasını uzattı.”
Alâeddin Keykubât'ın niyeti, Sultânü'l Ûlemayı kendi sarayında misafir etmekti. Ancak Baha Veled, "İmamlara medrese, şeyhlere hânigâh, emirlere saray, tüccarlara han, başıboş gezenlere zâviye, gariplere kervansaray münasiptir” diyerek ailesi ve dostları ile birlikte 3 Mayıs 1228 tarihinde Altunapa (İplikçi) Medresesi'ne indiler.

Sultânü`l-Ûlemâ Bahaeddin Veled'in Hakka Yürümesi:
Sultânü`l-Ûlemâ Bahaeddin Veled 12 Ocak 1231 yılında 85 yaşında iken Konya'da hakka yürüdü.
Selçuklu sultanlarının Gül Bahçesi olan Mevlânâ Dergâhındaki bugünkü yerine defn olundu.
Mevlâna'yı babasının tek varisi olarak gördüler ve babasının makamına oturmasını istediler. Gerçekten de Mevlâna uzun süren eğitimi sırasında tefsir, hadis, fıkıh gibi dini ilimlerle donanmış, büyük bir ilim ve din bilgini olmuştu. İplikçi Medresesi'nde vaazlar veriyordu. Vaazları kendisi- ni dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu. Ancak yine de manevî açıdan son durağa ulaşamamıştı.
Mevlânâ'nın Şems-i Tebrizî ile Karşılaşması:
Tam adı Melek-dâd oğlu Şemseddin Mehmed olan Şems-i Tebrizî bir yere bağlanıp kalmadığı, çok yer dolaştığı için, "Şems-i perende" (Uçan Şems) denmiştir. Kamil bir insan oluşu sebebiyle "Kamil-i Tebrizi" diye de anılır
Selle-bâf (sele-sepet ören) Şeyh Ebû Bekr'in mürîdi idi. Şems öyle bir mertebeye ulaştı ki, kendi Şeyhi ile yetinmedi. Daha ulu bir şeyh bulmak için yolculuğa çıktı. Rükneddin Sincabî'nin Şems'e; "Senin Anadolu'ya gitmen lâzım. Orada aşk ateşine tutulmuş bir kişi var. Sen varıp onu uyaracaksın" demesi üzerine, Şems Anadolu'ya yöneldi.
15 Kasım 1244 tarihinde Mevlânâ ile karşılaştı. Merece'l Bahreyn (İki denizin birbirine karıştığı yer) denilen yerdeki bu karşılaşma, Mevlâna'nın hayatındaki dönüm noktalarından birisi oldu.
Eskiden beri hiç kimseye ricada, niyazda bulunmayan Mevlânâ, o günlerde 60 yaşında olan Şems'i gördüğü gün, ona niyaz ederek onunla birlikte halvete oturdu. Evinin kapısını tanıdık ve tanımadıklarına kapattı. Dersleri ve vaazları terketti. Yeniden öğrenci oldu. Şems, patlamaya hazır hale gelen Mevlânâ'nın, fitilini ateşleyen kibrit görevini görmüştü.

Şems'de “mutlak kemâlin varlığını”, cemalinde de “Tanrı nurlarını” gören Mevlânâ'nın, Şems'le beraberlikleri uzun sürmedi. Şems-i Tebrizî 5 Aralık 1247 gecesi aniden kayboldu. Şems'in gizlenmesi ve kaybolmasından sonra, öldürüldüğü haberi de Konya'da yayılmaya başladı.
Şems'in kaybolması ve öldürülmesi konuların- da çeşitli rivayetler oluştu. Şems'in Mevlânâ'nın ortanca oğlu Alâeddin'in de aralarında bulunduğu bir grup tarafından öldürülüp cesedinin kuyuya atıldığından tutunda, Şems'in kesik başını koltuğu- nun altına alıp gittiğine, uçtuğuna kadar pek çok rivayet ortaya çıktı. Buna bağlı olarak başta iki adedi Konya'da olmak üzere, Niğde'de, İran'ın Tebriz ve Hoy şehirlerinde ve Pakistan'ın Multon şehrinde makamları vardır. Şems'in asıl türbesi ise Konyada'dır

Mevlâna'nın Hakka Yürüyüşü:
Ölüm; canlı varlıkların hayatiyetinin son bulması ve her canlının er veya geç karşılaşacağı, ondan ayrı düşünülemeyen olayı ifade eden kavramdır. Ölüm kavramı her canlı varlıkta, kiminde his kiminde fikir olarak mevcuttur. Bu his ve fikir, canlı varlıklarda yaşama savaşı ve savunma mekanizmasının ortaya konmasına sebep teşkil etmektedir. Nitekim bu evrensel prensip Kur'an-ı Kerim'de; “Her nefis (canlı varlık) ölümü tadıcıdır. Şeklinde ifade edilerek, varlık alanında yer alan bütün canlılarda ölüm his ve düşüncesinin, bir şekilde mevcudiyetinin gerçekliği vurgulanmıştır Ayrıca bu ayetler, ölümü bir yok oluş değil; insanın aslına rücûu, Allah'a vuslatı gerçek hayatı ve ebedîliği kazanması olarak niteler. Hayatın anlamı, ruhun ölümsüzlüğü ve Allah'a vuslatın yolu, ölümden geçmektedir.
Her faniye takdir buyrulan sayılı günler bitmek üzereydi. Mevlana, Çelebi Hüsameddin ile tam onbeş sene güzel demler, hos sefalar sürdü. Bu müddet zarfında bahtsızların fitne ve hücumundan uzak, huzur ve sürur içinde yasadi. Dostlari onun cemalinin nuruna pervane olmuşlardı. Mevlana, artik son anlarını yaşadığını, özledigi ebedi cemal alemine kavusacagini anlamisti.Yorgun bedeni son hastalığının pençesine düştü. Ekmeleddin tabip, Gazanferî yanından ayrılmıyordu. Vucudu hararet- ten yanıyor, hastalığının ne olduğu bir türlü anlaşıla mıyordu.
Sevenleri buduruma çok üzülüyorlar, bedenen de olsa, bu ayrılığı kabullenemiyorlardı, hay-huy ediyorlardı.
Halbuki Hz Mevlana onlara: "Aşksız olma ki ölmeyesin. Aşkla öl ki diri kalasın.” “Ölüm günümde tabutum yürüyüp gitmeye başladı mı bende bu dünyanın gamı var, dünyadan ayrıldığıma tasalanıyorum sanma, bu çeşit bir şüpheye düşme. / Benim için ağlama, “yazık yazık!” deme; şeytanın ayranına düşer, düzenine kapılırsan yazık olur, yazık yazık demenin sırası gelir. / Cenazemi görünce “ah ayrılık, ayrılık!” demeye kalkışma; kavuşup buluşmam o zamandır benim. / Beni kabre indirip bırakınca “elvedâ, elvedâ!” deme; çünkü kabir, can topluluğunun bir perdesidir. / Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret; güneşe, aya, batmadan ne ziyan gelir ki? / Sana batmak görünür amma doğmaktır o; mezar, hapis gibi görünür amma canın kurtuluşudur o. / Hangi tohum, yere ekildi de bitmedi; neden insan tohumu için de böyle düşünmüyorsun? /Hangi kova kuyuya salındı da dolu dolu çıkmadı; can Yusuf'u, ne diye kuyudan feryâd etsin? / Bu yanda ağzını yumdun mu aç o yanda; artık senin hay huyun, mekânsızlık âleminin havalarındadır.”diyordu
Hastalığı esnasında Konya'da depremler oluyordu.Mevlanaya gelerek niyaz etmesini istedi- ler.Hz. Mevlana tebessüm eserek “ Korkmayın za- vallı toprak acıkmış,yağlı lokma istiyor. Bunu vermek lazımdır.” Dedi ve şöyle vasiyettebulundu.:

Hz. Mevlâna'nın Vasiyeti:
“Size, gizlide ve açıkta Allah'tan korkmayı, az yemeyi, az uyumayı, az konuşmayı, isyan ve günahları terk etmeyi, oruç tutmayı, namaza devam etmeyi, sürekli olarak şehveti terk etmeyi, bütün yaratıklardan gelen cefaya tahammüllü olmayı, aptal ve cahillerle oturmamayı, güzel davranışlı ve olgun kişilerle birlikte bulunmayı vasiyet ediyorum. İnsanların en hayırlısı, insanlara yararı olandır. Sözün en hayırlısı, az ve anlaşılır olanıdır. Heva ve hevesten yüz çevirmek şehvetten kaçınmak kahramanlıktır. Heva ve hevesi bırakmak da peygamberliğe has bir kuvvettir”
Hayatını; “Hamdım, piştim, yandım” sözleri ile özetleyen Mevlânâ, 5 Cemazelâhir 672 / 17 Aralık 1273 Pazar günü güneş gurub ederken hakkın rahmetine kavuştu.
Dostları o gece vazifelerini yerine getirdiler. Konya halkından küçüğü,büyüğü Sabahleyin güneş doğarken medreseden Mevlânâ'nın tabutu- nu alıp yola çıktılar.Konyada ikamet eden değişik dinlere mensup, din ve devlet sahipleri, cenazede hazır bulundular.
Defn için mezarlığa gelindiğinde, karanlık basmış, gece olmuştu. Tabut musalla taşına konunca Mevlânâ'nın vasiyeti üzerine Sadreddin Konevî cenaze namazını kıldırması için davet edildi. Ancak Sadreddin Konevî çok sevdiği Mevlânâ'yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine, Mevlânâ'nın cenaze nama- zını Kadı Sıraceddin kıldırdı.
17 Aralık 1273 tarihindeki muhteşem cenaze töreninden sonra, şuan ki türbenin bulunduğu yere, babası Bahaeddin Veled'in mezarının baş ucuna defnedildi.
Mevlânın dostları, hayranları Mevlâna'nın ölümünü bir ayrılık gecesi değil, vuslat gecesi olarak kabul etmişlerdir. Bunun için bu geceye Şeb- i Arus (Düğün Gecesi) adını vermişlerdir.
Mevlânâ, ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine, aşkına, yani Allah'ına kavuşacaktı. Dostla buluşa- caktı. Nihayet ölüm bir ülkeden, bir başka ülkeye göçtü. Onun için Mevlânâ, ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen “Şeb-i Arûs” demekte ve;
“Bu yanda ölümdür ama, O yanda doğumdur.” diye düşünmekte idi.
Onun ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edilip ağlanılmamalıydı. Düğün gününde ney üflemek, tef ve kudüm çalmak, semâ etmek varken, gama yer yoktu.
“Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız!
Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir”
Hz. Mevlânâ

Hz. Mevlânâ'nın Eserleri
Hz. Mevlana Horasan'dan alıp getirdiği aşk ateşini Anadolu'nun bağrında Konya'da kemale erdirmiş bir mutasavvıf ve bir ilim adamı olarak gönüller yapmaya ve yakmaya devam ediyor.
Farklılıkları birer zenginlik olarak görmeyi insana bakış açısının temeline koyan Hz. Mevlana barış ve hoşgörünün en zirve isimlerinden biri olmasıyla düşünce dünyasında büyük bir çığır açmış fikirleri çağı aşarak günümüze kadar gelmiştir.
Hz Mevlâna'nın kararmış gönüllere ışık saçan eserleri şunlardır.

Mesnevi
Edebi bir türün adı olmasına karşın şöhreti nedeniyle Hz. Mevlana'nın bu türde yazdığı esere âlem Olmuştur. Türk-İslam düşüncesinde önemli bir yere sahip olan Mevlana mesnevi adlı eserinde Yer yer Kur'an ayetlerine ve hadislere yer vermiştir
Mesnevi'nin oluşumunda Mevlana'nın tarihsel- liği perspektifiyle Kur'anî bir kültürün önemli etkisi olduğu, sunumunda ise farklı kaynakların birikiminin kullanılması sonucu Kur'an'dan ayrılan yönleri olsa da Kur'an da kullanılan hikâye ve temsil üslubunun tercih edildiği tasavvufi hakikat- lerini daha kolay anlaşılır bir şekilde aktarıldığı gözlenmektedir.
Ayrıca İçerisinde, atasözleri, temsiller ve fıkralarda bulunmaktadır. Ve yaklaşık 26 bin beyitten meydana gelmiştir. Hz. Mevlana'nın en çok okunan ve üzerinde en çok çalışma yapılan eseridir.

Divan-ı Kebir
Hazreti Mevlâna'nın “Âşıklar Divânım” diye adlandırdığı bu kitabı bazı araştırmacılar; “Şemsî” diye anarlar. “Büyük Divan” anlamına gelen Divan-ı Kebîr Hz. Mevlâna'nın heyecanla, gönül coşkunluğuyla söylediği ilahî aşk şiirlerini toplayan kitabının özgün adıdır. Çoğunluğu Farsça olmak üzere, Arapça, Rumca ve Türkçe şiirlerde yer almaktadır.
Beyit sayısı altı ciltlik Mesnevî beyitlerinin toplamının iki mislidir. Divân-ı Kebîr, en eski nüshaya göre 44834 beyittir. Rubaisindeki 3530 beyit bunun dışındadır. Rubaî beyitlerini de dâhil edersek, beyit sayısı elli bine yaklaşmaktadır.
Mevlâna Divân'daki birçok gazellerde mesnevî hikâyelerini özetlemiştir. Mesnevisindeki konula- rın birçoğu Divanda da geçmektedir. Divanla Mesnevi üslup, ifade ve konu bakımından aynıdır; yalnız bu iki eserde tarz ve vezin farkı vardır.
Mevlânâ hem Mesnevi'sinde hem Divân'ında Horasan ilinin halk Farsçasını kullanmıştır. Nasıl yaşayışında halktan ayrılmamışsa, sözü de özü gibi halkla birleşmiştir. Halktan ayrı söz söylememiştir. O Halkın kullandığı örfî mecazları, atasözleri, O'nun şiirlerinde pek çoktur. Halk gelenekleri, inançları O'nun şiirini ören ana temalardandır. Böyle olmakla beraber,”amiyanelik” yoktur.
Mevlânâ gazellerinin sonlarında, kendi adı yerine hep Şems-i Tebrîzî adını kullanmıştır. Nadir olarak bazı gazellerinde, Selahaddîn-i Zerkubî adını anmış bazen de “Hâmuş” lakabını kullan- mıştır.
Bu durumu bilmeyenler, Divan-ı Şems-i Tebrîzî kitabında bulunan şiirleri Şems'in yazdığını zannederler. Hz. Şems'in şiiri yoktur, onun sadece Makalât ismli bir eseri vardır.
Mecalis-i Seba'a:
Mecalis-i Seb'a, adından da anlaşılacağı üzere Mevlana'nın yedi meclisi nin yedi vaazının not edilmesinden meydana gelmiştir. Mevlana'nın vaazları, Çelebi Hüsameddin veya oglu Sultan Veled tarafindan not edilmiş, ancak özüne dokunulmamak kaydı ile eklentiler yapılmıştır. Eserin düzenlenmesi yapıldıktan sonra Mevlana- nın tashihinden geçmiş olması kuvvetle muhtemel- dir. Şiiri amaç değil, fikirlerini söylemede bir araç olarak kabul eden Mevlana, yedi meclisinde serh ettigi Hadis'lerin konulari bakimindan tasnifi söyledir.
a.Doğru yoldan ayrılmış toplumların hangi yolla kurtulacağı.
b.Suçtan kurtulus. Akil yolu ile gafletten uyanış.
c.İnanç'daki kudret.
d.Tövbe edip doğru yolu bulanlar, Allah'in sevgili kulları olurlar.
e.Bilginin değeri.
f.Gaflete dalış.
g.Aklın önemi.
Bu yedi mecliste, asil şerh edilen hadislerle beraber, 41 hadis daha geçmektedir. Mevlana tarafından seçilen her Hadis içtimaidir. Mevlana yedi mecliste her bölüme "Hamd ü sena" ve "Münacat" ile başlamakta, açıklanacak konuları ve tasavvufi görüşlerini hikaye ve şiirlerle cazip hale getirmektedir. Bu yol Mesnevi'nin yazılışında da aynen kullanılmıştır.

Mektubat:
Mevlana'nın başta Selçuklu Hükümdarlarına ve devrin ileri gelenlerine nasihat için, kendisinden sorulan ve hali istenilen dini ve ilmi konularda açıklayıcı bilgiler vermek için yazdığı 147 adet mektuptur. Mevlana bu mektuplarında, edebi mektup yazma kurallarına uymamış, aynen konuştuğu gibi yazmıştır. Mektuplarında “kulunuz bendeniz" gibi kelimelere hiç yer vermemiştir. Hitaplarında mevki ve memuriyet adları müstesna, mektup yazdığı kişinin aklına, inancına ve yaptığı iyi islere göre kendisine hangi hitap tarzı yakışıyorsa o sözlerle ve o vasıflarla hitap etmiştir.

BİBLİYOĞRAFYA:
Ahmed Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, (Çev.:Tah- sin YAZICI), C.I-II, İstanbul 1973.
ARABACI Caner, 1998, Osmanlı Dönemi Konya Medreseleri 19001924, KTO yayını, Konya.
BAYKARA, Tuncer, Türkiye Selçukluları Devrinde Konya, Ankara 1985.
CAN, Şefik,Mevlâna Hayatı Şahsiyeti Fikirleri,Ötüken Yayınevi,İstanbul 1999 FÜRÜZANFER B., Mevlâna Celâleddin, Çeviren:Feridun Nafiz Uzluk, Konya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü yayını, 2005 Konya.
KONYALI, İbrahim Hakkı, Âbideleri ve Kitabeleri ile Konya Tarihi, Konya 1964.
ÖNDER, Mehmed, Mevlânâ'nın Konya'daki Evi ve Medresesi, Konya 1956.
ÖZÖNDER, Hasan, Konya Mevlânâ Dergâhı, Ankara 1989.
Sultan Veled, Maârif, Çeviren: Meliha Ü. Anbarcıoğlu, Tercüman 1001 Temel Eser, 1984 İstanbul.
EROL Erdoğan, Mevlâna'ın Hayatı Eserleri ve Mevlâna Müzesi, Konya2004,s.21.
Taşköprülü Zade Ahmed Efendi, Tercüme-i Nefehâtü'l-Üns,(Ter: Kemaleddin Mehmed Efendi), İkdam Matbaası,İstanbul113
GÖLPINARLI, Abdülbâki,Mevlâna Celâleddin,İnkilap Kitabeviİstanbul1985,s.34
KARAİSMAİLOĞLU,Adnan, “Konyalı Mevlâna”, Yeni İpek Yolu, Konya Özel Sayısı III, Konya Ticaret Odası Yay, Aralık, 2000.
Devletşah, Devletşah Tezkiresi (Çeviren-Necati Lügal), 1001 Temel Eser, 112, İstanbul, 1977,
BEYTU. Mithat Baharî r, Divân-ı Kebîr'den Seçme Şiirler, M.E. Basımevi, İstanbul 1965,

DİPNOTLAR
i.Taşköprülü Zade Ahmed Efendi, l1313, s516
ii.BELH:Türk efsanelerine göre Turan hükümdarı Efrasiyab (Alp-Er Tunga)"ın başkentliğini yapmış; tarihte Zerdüştlük (Mecusilik), Budizm, Nasturi Hıristiyanlık ve Mani gibi dinlerin önemli merkezlerinden biri olmuş; Büyük İskender"in fethiyle de Yunan kültürünün yoğun olarak yaşandığı bir şehir halini almıştır. M. 708 yılında Arap Müslüman- larının fethiyle İslâmlaşan kent, XII. yüzyılda Büyük Selçukluların eline geçmesinden sonra büyük bir gelişme göstermiş; “Ümmü"l-bilâd” (Şehirlerin Anası) ve “Kubbetü"l-İslâm” (İslâm"ın Kubbesi) sıfatlarını almıştır. XIII. yüzyılda da Harzemşah ülkesinin en gelişmiş kentlerinden biri olan Belh, geçmişindeki kültürlerin de izinde bilim adamlarının, din âlimlerinin ve mutasavvıfların toplandığı ve dini konuların en hararetli olarak tartışıldığı; müfessirlerle mutasavvıfların zâhir ve bâtın algılamalarının hat safhaya vardığı bir yer haline gelmiştir.Bugünkü görünümüyle bir kasaba niteliğinde olan Belh, günümüzde ise daha çok Mevlâna"nın doğduğu yer olarak tanınmaktadır.
.iiiFuruzanfer,2005 ,s.51
iv.Gölpınarlı, l1985,s.34
v.Mevlânâ'nın Hz. Ebû Bekir'in soyundan geldiğini göstermek amacıyla adına eklenen “el-Bekrî (Bekr'e mensup)” mensubiyet sıfatı, başta Sipehsâlâr'ın Risâle'si ve Menâkibu'l-ârifîn olmak üzere kaynaklarda ısrarla kaydedilmektedir. Ancak bu mensubiyetten Mevlânâ'nın ve babasının eserlerinde bahsedilmemesi, en güvenilir Mesnevî ve Dîvân-ı Kebîr yazmalarında ve nihayet türbelerinin kitâbelerinde de bu duruma işaret eden bir kayıt bulunmaması dikkat çekicidir. Sultan Veled'in, Veled-nâme'sinin, Celâleddin Hümâî tarafından yayınlanan Farsça metninde bu mensubiyeti ifade eden beytin, eski ve itibar edilmesi gereken yazmalarda bulunmadığını ise Gölpınarlı ortaya koymuştur. Bkz. Gölpınarlı, Mevlânâ Celâleddin, s. 35-36
viKARAİSMAİLOĞLU,Adnan 2000,s88.
viiGÖLPINARLI,1985,s42.
viiiGÖLPINARLI,1985,s44
ix.Devletşah, Devletşah Tezkiresi, 1977, s.249.
x.BEYTURMithat Baharî, 1965, s.XVIII.
xi.Eflâkî, c.II, s.385.
xii.Eflâkî, C.II, s.65
Xiii.KÜÇÜK,Sezai “Mevlana ve Ölüm - Şeb-i arus”,Ayvakti , Sayı,56,63
xiv.Rubailer, 181
xv.Dîvân-ı Kebîr, 3/169
xvi.CAN, Şefik, İstanbul 1999,s.81
xvii.Taşköprülü Zade 1131s519
xviii.CAN, Şefik, ul 1999,s.81
xix.EROL Erdoğan, 2004,s.21.


Bu Yazı 3028 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar