Mevlana’ya Göre Zıtlarla Bir Arada Yaşayabilmek
..        

“Ey birbirlerine yan bakanlar, birbirlerinden hoşlanmayanlar!
Şu ayrılığı bırakın da siz de birlerinizle uzlaşın, dost olun!
Suya, ateşe, rüzgâra, toprağa bak!
Birbirlerine düşman gibi (zıt) oldukları halde dostlar gibi nasıl birbirleriyle uzlaşmışlar, arkadaş olmuşlar.
Kurt, koyun, aslan, ceylan; Bunların dördü de birbirlerinin zıtları iken, yiğit bir terbiyecinin korkusuyla bir arada uzlaşmışlar.”
(Mevlâna, Divân-ı Kebîr, II, 2381)

Mevlâna'ya göre varlık kavramını en güzel şekilde ifade eden tek bir varlık vardır; o da “mutlak varlık” olan Allah'tır. Sadece O'nun zıddı yoktur. O'ndan başka tüm varlıkların, varlıkları “yokluk” demektir. Dolayısıyla yara- tılmış olan varlıklar, sürekli yok olmakta ve sürekli değişmektedir. Değişim ise bir halden diğer hale; yani yokluğa gitmekte yeni bir oluşu hazırlamaktadır. Allah'ın yarattığı varlık lar, bir gün yine O'na dönecektir. Aslında onla- rın kendi başlarına mutlak bir varlıkları da “yok” demektir. O halde, Allah'a göre yokluk, yaratılmışlara göre ise varlık olan bu âlem bir gün yine aslına dönecektir. Varlık gibi görünen doğum bile Mevlâna'ya göre ilahi âlemde ölümdür. Ölüm ise o âlemde tekrar doğuştur. İşte bundan dolayıdır ki, Mevlâna'nın ölüm günü için sevgililerin kavuştuğu düğün gecesi anlamındaki “Şeb-i Arûs” deyimi kullanılır.

Zıtlardan ders çıkarmak
“Dünyada kesin olarak kötü diye bir şey yoktur; iyi-kötü niteliğe göredir” der Mevlâna; ve şekerin tatlı gibi görünmesine rağmen bazılarına da “hastalık” olduğunu ekler. Yine yılan zehrinin yılana bal olduğunu, diğer canlılar için ise ölüm getirebileceğini belirterek dünyada zıt olarak görünen her şeyin göreceli olduğuna dikkat çeker. Koruk içindeki ekşi suyun üzüm haline gelince tatlılaştığını, yine bu suyun birbirine zıt gibi görünen ekşi sirkeyi, tatlı pekmezi veya küp içine girince haram olan şarabı meydana getirdiğini vurgulayan Mevlâna var olan bir şeyin olduğu gibi değil de değerlendirmeye göre “iyi veya kötü” hal alacağını belirtir ve asıl önemli olanın da bunu kavrayabilmek olduğunu vurgular.
Mevlâna'ya göre Allah'ın yarattığı hiçbir şey de boş değildir. Birbirlerinin zıddı gibi görünen kızgınlık, sabır, öğüt, hile... bunların hepsi doğrudur. Bunların hiçbiri, mutlak olarak hayır değildir; aynı zamanda mutlak olarak kötü de değildir. Her birinin, yerinde faydası, yerinde de zararı vardır. Hattâ insanın başına gelebilecek dert ve hastalık bile ilk görünüşte istenmeyen bir şey gibi olsa da iyi tahlil edildiği zaman avantaja dönüştürülebi- lecek unsurlardır. Çünkü insan daha çok hasta- lık ve sıkıntı zamanında “gerçek Sevgili”ye yalvarır, yakarır.
Mevlâna bir gazelinde de her şeyin Allah'tan geldiğini, hastalığın bir perde misali olduğu ve O'nu gizlediği; bu perdeyi açmaya çalışmanın da dermana kavuşmak olduğunu belirterek kavuşmak için bu örtünün kaldırıl- ması gerektiğine vurgu yapar:
“Ey Allah'ım! Hastalara ferahlık veren Sen'sin; lütuflar ve merhametler arasında can gibi gizlenen Sen'sin.
Kullarını, Sana yalvarsınlar yakarsınlar diye hasta edersin. Çünkü inlemenin, yalvarmanın, figan etmenin alıcısı, kabul edicisi Sen'sin! (…)
Küfür olmadıkça din olmaz
Birbirinin zıddı olan din ile küfrü birbirleri- nin “ayrılmaz parçası” olarak niteleyen Mevlâna, her ikisinin yaratıcısının da bir olduğunu belirterek şöyle der:
“Din, küfür olmadıkça olamaz. Çünkü din, küfürden vazgeçmektir. Şu halde küfür gerek ki terk edilsin. Demek ki ikisi de bir şey; değil mi ki bu, onsuz olmuyor, o da bunsuz olmuyor; birbirinden ayrılmıyorlar demek. Yaratıcıları bir. Bir olmasaydı yaratıcıları, birbirinden ayrılırdı onlar. Madem ki yaratan bir; 'Birdir, ortağı yok' demektir.”
Mevlâna'nın kendisine sorulan “kâfir kimdir?” sorusuna; “Mü'mini göster de kâfirin kim olduğunu sana söyleyeyim.” diye cevap vermesi de eserlerinde çokça üzerinde durdu- ğu “zıd zıddıyla meydana çıkar” görüşünün en güzel benzetmelerinden biridir.
Yine Mevlâna her şeyin Allah'tan geldiğini iyi anlamak gerektiğini, bu suretle kâfirin de, hidayete erenin de O'nun bir takdiri olduğunu vurgular ve bu türlü insanların takdirin kağıda çizdiği iyi-kötü resimler olduğunu belirterek “Resimler aynı kalemden çıktıklarını bilselerdi her resim süt ile bal gibi kaynaşır, birleşirdi.” diyerek takdire duyulması gereken saygıyı öğütler. Mevlâna'ya göre Adem'in karşısında İblisin, Mûsâ'nın karşısında Firavun'un, İbrahim'in karşısında Nemrud'un, Mustafa- nın karşısında da Ebu Cehil'in görevleri vardır; o da yaptıkları kötülüklerle, yaydıkları karanlıklarla peygamberlerin ışığının ortaya çıkmasıdır.

Kötü olmadıkça iyi ortaya çıkamaz
Mevlâna, bir gazelinde de sürekli başkala- rında kusur arayıp takdiri görmezden gelenle-re birbirlerinin zıddı olan tabiatın ana unsurla- rı su, ateş, rüzgar ve toprağı (enâsır-ı erbaa); bir terbiyecinin elinde uzlaşıp dostça yaşayan kurt, koyun, aslan ve ceylanı; parça parça olmalarına rağmen bir araya gelerek yağmur yağdırıp bahçeyi yeşillendiren bulutları ve yine dikene katlanarak güzel bir kokuya sahip olan gülü örnek göstererek insanlara zıtlardan nasıl istifade edileceğinin güzel mesajlarını teşbihler yoluyla verir.
Mesnevî'sinde harf teşbihini kullanarak insanlar gibi bütün harflerin de farklı şekiller- de olduğuna değinen Mevlâna, farklı harfler gibi farklı insanların da bir araya gelmesiyle iyi yada kötü işlerin ortaya çıkacağına vurgu yapar.
“Muhtelif insanların canları da 'elif' ten 'ya' ya kadar olan harfler gibi çeşit çeşittir.
Bir açıdan baştan ayağa kadar hepsi bir gibidirler, ancak harfler gibi de birbirlerine benze-mezler.
Harfler; bir bakımdan birbirlerine zıt, bir bakımdan birbirleriyle aynı; bir bakımdan faydasız ve alaydan ibâret, bir bakımdan da tamamıyla faydalı ve ciddidir.”
İnsanın görüşten ibaret olduğunu geri kalan kısmının ise deri ve kemikten oluştuğu- nu belirten Mevlâna, iyi-kötü değerlendirmesi yapmadan insanların kendi değerini ortaya koymasını; olan biten olaylarda ise “Allah dilediğini yapar” düsturunu benimsemesini öğütleyerek “Bu pazarda her ikisi için de ayrı bir alıcı var.” der.

Zıtları dışlama yerine onlardan fayda- lanmalı
İnsanoğlu yaradılışından beri karşılaştığı ve gördüğü olayları hep kendine göre, kendi bakış açısından değerlendirmiştir. Hal böyle olunca da insanların bakışı ve görüş seviyesi farklı olduğu için araya hep eleştirisel ve yanlış olabilecek değerlendirmeler çıkmıştır. Günü- müz dünyasında da insanlar ve ülkeler arası diyaloglarda bu hep yaşanmış ve maddesel dünyanın dayanılmaz çekiciliğiyle hep anlaş- mazlıklar galip gelmiştir. Oysaki Mevlâna'nın dizeleriyle; insanlar arasındaki bu kadar kavgaya, gürültüye, bu kadar sertliğe, kabalığa, uyuşmazlığa lüzum yoktur. Çünkü hepsi de aynı yolun yolcusu, aynı kervanın insanları; bütün insanlar, “Elest bezmi”nde beraberdi, el ele vermişlerdi. Bu dünyaya gelin- ce de tekrar birbirlerine kavuştu.
İnsanlar arasındaki uyuşmazlığı büyük ölçüde kıskançlığa bağlayan ve bu nedenle galip gelebilmek için karşıdan gelen her şeyi inkâr ettiğini belirten Mevlâna bir gazelinde de öfke ve kendini beğenmenin insanların mutsuz bir yaşam sürmesine neden olacağını, oysa bu iki çirkin huyun ayak altına alınmasıyla da merdiven gibi kullanılarak insanı göklere kadar yükseltebileceğini söyler.
Bir diğer gazelinde de kendilerini yabancı gören insanların bedensel ayrılıkları bir kenara bıraktıkları takdirde, iç âlemde birbirleriyle uzlaşacaklarını belirterek;
“Birbirimizle sohbet etmeyi seçelim, birbirimi- zin dizinin dibinde oturalım.
Dostlar hepiniz biraz daha yaklaşın; yaklaşın da birbirimizin yüzünü daha çok görelim.
Bizi böyle şekil olarak görme; biz iç yüzümüz- den birbirimizle dostuz, birbirimizle uzlaşmışız.” der.
Mevlâna düşmanlara iyilik etmenin sonun- da iyiliğe sebep olacağını, olmasa bile düşma- na teşekkür etmekle kendi iyi huyunu göstere- rek onları güzellikle mağlup edeceğini çeşitli benzetmelerle anlatarak; “Yaratılmıştan şikâ- yet, Yaradan'dan şikâyettir.” der.
Mevlâna bir gazelinde de başına gelen kötülüklere katlanabilen insanların dikene sabreden gül misali güzel kokuya kavuşup mânevî derecelere ulaşacağını belirtir ve şöyle der:
“Dünya hayatında başına gelen belalara, cefa dikenlerine katlan! Çünkü çektiğin acılar, sıkıntılar seni dikenlerden alır da güllere kavuşturur.(…)”
Mevlâna oğlu Sultan Veled'e verdiği bir öğütte de yukarıda söylenen hususları veciz bir şekilde dile getirir:
“Ey oğul!
eğer daima cennette olmak istersen,
herkesle dost ol,
hiç kimsenin kinini yüreğinde tutma!
Fazla bir şey isteme ve hiç kimseden de fazla olma!
Merhem ve mum gibi ol;
iğne gibi olma!
Eğer hiç kimseden sana kötülük gelmesini istemiyorsan;
kötü söyleyici,
kötü öğretici,
kötü düşünceli olma!
Çünkü bir adamı dostlukla anarsan,
daima sevinç içinde olursun.
İşte o sevinç cennetin ta kendisidir.
Eğer bir kimseyi düşmanlıkla anarsan,
daima üzüntü içinde olursun.
İşte bu dert de cehennemin ta kendisidir.
Dostlarını andığın vakit gönül bahçen çiçek açar,
gül ve fesleğenlerle dolar.
Düşmanları andığın vakit,
gönül bahçen, dikenler ve yılanlarla dolar;
canın sıkılır, içine pejmürdelik gelir.
Bütün peygamberler ve veliler, böyle yaptılar;
içlerindeki karakteri dışarı vurdular.
Halk onların bu güzel huyuna mağlup olup tutuldu,
hepsi gönül hoşluğu ile
onların ümmeti ve müridi oldular.”

İnsanın asıl zıddı kendi içindedir
İnsanların çoğunun dıştaki düşmanla savaşmak için vakit geçirdiğini oysa ki gerçek düşmanın insanın kendi içindeki nefsi olduğu- nu belirten Mevlâna, Firavun'la evinde besledi ği Musa'yı örnek gösterir ve yüzlerce çocuğu öldürerek kendince galip gelen Firavun'un asıl evindeki Musa'dan gafil olduğunu şu benzetmelerle dile getirir:
“O kin güdücü (Firavun), yüz binlerce çocuk öldürdü; aradığıysa (Musa) evinin içindeydi.”
“Hadisteki şu güzel öğüdü duy: Düşmanlarımı zın en kuvvetlisi, içinizdedir!”
“Tıpkı Firavun gibi. Hani o da Musa'yı bırak- mıştı da halkın yavrucuklarının başlarını kes- tiriyordu.
Halbuki düşman, o kör gönüllünün evindeydi. Oysa başka çocukların başlarını kopartıp duruyor- du.”
“İçinde pusu kurmuş olan nefis, kibir ve kin bakımından bütün adamlardan beterdir.”

Sonuç
Dünyadaki bütün zıtların Allah katından geldiğinin altını sürekli çizen Mevlâna, Tanrı'nın “kahır” ve “lütuf” vasıflarını iyi algılanarak ümitsizliğe kapılmamak gerektiği- ni belirtir ve bunun da ancak “aşk” ile başarıla- bileceğini söyleyerek, aşkı Allah ile kul arasın- daki elçiye benzetir. Aşk derdine tutulan kişile- rin imtihan için başlarına gelen dertlere katlana rak onları baş tacı yaptıklarını belirten Mevla- na, dikenlik misali olan bu belalara katlanan âşıkların gülistana ulaştığını, bunun da âdeta dünyada iken Cennette yaşamak gibi olduğu- nu söyler. İnsandaki aşkın olgun bir hale gelmesinden sonra düşman olan bütün zıtların dost olarak birleşeceğini de belirten Mevlâna;
“Ben tertemiz olarak aşk yoluna düşmüşüm. Bu yolda gizlenmeden yürümekteyim. Ben kimseye kin gütmem, garaz tohumu ekmem.
Ne halkın dedikodusu ile rahatsız oluyorum, ne de kimseden korkum var. Ben özgür bir kuşum, kafes azığına ihtiyacım yok.” diyerek kendi vasfını ortaya koyduğu gibi, aşağıdaki gazelinde de aşk yolunda ilerleyen insanların nasıl davran- ması gerektiğini veciz sözlerle dile getirir:
“Ey âşık! Kendine bak da, insanların işine karışma;
şu şunu söylüyor, bu bunu söylüyor, deyip durma!
filan bana diken diyor,
filan yasemin diye çağırıyor, düşüncesine kapılma!
Her söze, herkese aldırma; gül gibi kokmaya bak sen.
Filan sana kâfir diyor,
bir başkası da sana din adamı diyor...
Vazgeç bunlardan vazgeç; gözünü aç!
Allah, sana basiret gözü, gönül gözü vermiş!
Öyle bir göz vermiş ki,
senin mahmur bakışlarına karşı Cebrail'in kanadı bile secdeye kapanır.
Şekil ve surete bakma!
Ey Hak âşığı, neşelen!
Seni yükseklere uçuracak kanatların olduktan sonra,
insanlardan sana ne gam var?
Ey kendi kusurlarını görmeyip de,
başka insanların iyisine kötüsüne bakıp kalan zavallı!
Allah, senin yardımcın olsun.”

DİPNOTLAR
Mesnevî, Çev. Veled İzbudak, I-VI c., MEB Yay., III. Baskı, İstanbul, 1995, I, 791
Mesnevî, I, 3928, 3933
Mesnevî, IV, 65
Mesnevî, I, 2598, 2599; IV, 68; V, 3295
Mesnevî, I, 2601, 2602
Mesnevî, VI, 2597-2599
Mesnevî, I, 1130-1132
Külliyât-ı Dîvân-ı Şems, Neşr. Bediüzzamân Furûzânfer, I-II c., Tahran, 1374 hş./1995 (IV. Baskı), c. II, Gazel No: 2778; bu makalede kullanılan gazellerin Türkçe metinlerinde merhum Emk. Öğr. Alb. Şefik Can tarafından hazırlanan Divan-ı Kebir'den Seçmeler (I-IV c., Ötüken Yay., İstanbul, 2000) adlı çeviriden de istifade edilmiştir.
Fîhi mâfîh, Çev. Abdülbaki Gölpınarlı, İstanbul, 1959, s. 179
Şemseddin Ahmed-i Eflâkî, Menâkıbü'l-ârifîn, Çev. Tahsin Yazıcı, Âriflerin Menkıbeleri, I-II c. MEB Yay., İstanbul, 1989, I, 342
Külliyât-ı Dîvân-ı Şems, I, 1384 (9. beyit)
Fîhi mâfîh, s. 68
Mesnevî, I, 2914-2916
Mesnevî, VI, 29
Külliyât-ı Dîvân-ı Şems, I, 783 (3. beyit)
Külliyât-ı Dîvân-ı Şems, I, 1761 (1. beyit)
Mesnevî, IV, 2991, 2992
Külliyât-ı Dîvân-ı Şems, I, 1553, (1-3. beyitler)
Divan-ı Kebir'den Seçmeler, I, 75
Şemseddin Ahmed-i Eflâkî, Menâkıbü'l-ârifîn, II, 213, 214
Mesnevî, I, 1373 vd.
Mesnevî, I, 920
Mesnevî, III, 4066
Mesnevî, IV, 1920-1921
Mesnevî, I, 906
Külliyât-ı Dîvân-ı Şems, I, 821
Külliyât-ı Dîvân-ı Şems, I, 959 (11. beyit)
Külliyât-ı Dîvân-ı Şems, I, 131 (9. beyit)
Külliyât-ı Dîvân-ı Şems, I, 1693 (1. ve 2. beyit)
Külliyât-ı Dîvân-ı Şems, I, 1972


Bu Yazı 3874 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar