Kapak
Milli Mücadelede Mehmet Akif
..        
Mehmet Akif Ersoy'un, Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu zor durum karşısındaki mücadele- si daha l908'lerde başlamıştı. Memuriyet yaptığı ve Edebiyat fakültesinde hoca olduğu yıllarda bir taraftan resmi görevini sürdürürken bir taraftan da İstanbul'un büyük camilerinde vaazlar veriyor, halkı buldukları kötü hal ve kurtuluş konusunda irşada çalışıyordu. Sözüyle olduğu gibi kalemiyle de mücadele ediyordu Âkif... Yazıp yayımladığı her şiir, millet ve memleket meseleleriyle ilgiliydi. Sırat-ı Müstakim dergisinin başyazarı oluşu da bu mücadelenin başka bir sayfasını teşkil etmekteydi. Yine biraz geriye gidecek olursak 2. Meşrutiyet ilanı öncesinde başlangıçta müspet bir hareket olarak gördüğü İttihat Terakki cemiyetine şartlı üyeliği ve Teşkilat-ı Mahsusa'ya girişi ve bu teşkilatın verdiği görevle Berlin ve Necid'e gidişi Âkif'in hep Anadolu'ya geçmeden önceki mücadelenin önemli sayfalarıdır.

Fakat, Âkif'in asıl mücadelesi Anadolu'da oldu. Çünkü mevcut şartlarda İstanbul'da yapılabilecek fazla bir şey kalmamıştı. I. Dünya savaşı sona ermiş, devlet olarak büyük kayıplara uğramış, ağır mütareke şartlarına zorlanmıştık. Yurdumuz dört bir yandan işgale başlanmıştı. Eşref Edip'in ifadesiyle “ Düşman istilası, bütün acılığıyla üstümüze çökmüş- tü.” Halk ne yapacağını bilemez bir durumdaydı. Aydınların durumu ise daha vahimdi. Pek çoğu manda fikrinden yanaydılar. Kimisi Amerikan, kimisi Fransız mandasına girmeyi tek kurtuluş yolu olarak görmekteydi. Bir grup aydın ise çoktan İngiliz muhipleri cemiyetini kurmuş, İngiliz mandasını istemekteydiler. Hele İzmir'in işgali, toplumsal umutsuzluğu daha da artırmıştı.

Âkif, bu tavırlar karşısında asla umutsuzluğa düşmedi. Balıkesir'de başlayan hareketin büyüyece- ğini ve bütün memlekete yayılacağına yürekten inanmaktaydı. “Türklerin yirmi beş asırdan beri istiklallerini muhafaza etmiş bir millet oldukları müspet bir hakikattir. Türkler, istiklalsiz yaşayamaz. “ diyerek gerçek bir yurtseverin sesini yükseltiyor, mevcut durumdan hiç umutsuzluğa kapılmayarak tek kurtuluşun mücadele etmek olduğunu haykırı- yordu. Bu amaçla vaaz ve yazılarına bir süre daha devam eden Âkif, bu faaliyetlerin mevcut şartlarda fazla bir sonuç getiremeyeceğini görmekte gecikmedi. Anadolu'ya gitmeye karar verdi. Çünkü mücadelenin ateşi orada tutuşturulmuştu. Batı Anadolu'da emperyalizme karşı direniş hareketleri çoktan başlamıştı. Bu olay, Âkif'i çok sevindirmişti. Bu düşünceyle İzmir'in işgalinden sonra Batı Anado- lu'da işgale karşı başlayan hareketi güçlendirmek, desteklemek amacıyla Anadolu'ya gitme hazırlıkla- rına başladı. Balıkesir'e gidecekti.

Eşref Edip'le Âkif, ertesi gün Balıkesir yolunday- dılar. Şehre vardıkları zaman, ümitleri daha da arttı. Zira burada halk, teşkilatlanmaya, ne pahasına olursa olsun vatanını korumaya kararlı görünüyordu. Akif- ‘in gelişi “ burada bir bayram havası yarattı.” Burada hareketin önderleriyle görüşen Âkif, meseleyi bütün bir halka izah edebilmek için 6 Şubat 1920'de Balıkesir Zağanos Paşa camiinde ünlü vazını verdi. Bu vaaz, Kadir Mısıroğlu'nun ifadesiyle onun millî kurtuluş yolunda ilk adımı oldu. Camide toplanan kalabalık cemaate içinde bulunduğumuz hali bütün çıplaklığıyla izah eden Âkif, İstanbul hükümetinin ve mandacı aydınların galip devletlerin merhametlerine iltica taleplerinin ne kadar onursuz bir çare olduğunu belirttikten sonra asıl çareyi şöyle açıkladı: “ Yaşamak, diğer milletler gibi bizim de hakkımızdır. Fakat biliniz ki haklı olmak başka, haklı çıkmak başkadır. Haklı çıkmak için kuvvet lazımdır. Hangi milletin adalet mahkemesine müracaat ederseniz edin, kuvvetiniz varsa hakkınızı verirler. Yoksa ağlamakla, onların insanlık duygusuna, medeniyet duygusuna ilticaya kalkmakla bir şey elde edemezsiniz, hüsrandan başka bir netice alamazsınız. “ Denilebilir ki, kurtuluşun asıl meşalesi burada işte bu sözlerle yakıldı ve Âkif, bir bakıma Balıkesir'deki va'z ve hutbesiyle Çanakkale savaşının akabinde başlayan İstiklal Savaşına fiilen katılmış oldu.

Âkif, daha sonra İstanbul'a döndü ve bu seyahatin izlenimlerini Sebilürreşad'da yayımladı. İstanbul halkını Anadolu'daki durumdan haberdar etti. Bu sıralarda ise Meclis-i mebusan, misak-ı milliyi hazırlamış, itilaf devletlerinden barış dileniyordu. Bu yüzden Âkif'in Balıkesir'e gidişi ve dönüşünde yazdıkları hem İstanbul hükümetini hem de İngiliz- leri çok rahatsız etmişti. Bunun üzerine onu Dar'ül Hikmet”il İslamiye'deki görevinden azlettiler ve sıkı bir takip altına aldılar. Âkif, bu olayı hiç önemsemedi. Yayın faaliyetlerine gizlice devam etti. Ankara, artık kurtuluş savaşının merkezi olmaya başlamıştı. Dolayısıyla Sebilürreşad idarehanesi Ankara'ya geçen yurtseverlerle onların İstanbul'da kalan ailelerinin adeta haberleşme merkeziydi. Âkif, burada Anadolu'yu savunan ve İngilizlere hücum eden eserler kaleme alıyor, tercümeler yapıyor, bunları gizlice Anadolu'ya sevkediyordu. Böylece Âkif, Milli Mücadele'ye özellikle yayın faaliyetleriyle büyük bir destek olmaktaydı.

Hükümetin ve İngilizlerin bu faaliyetlerden uzun süre haberdar olmamaları imkânsızdı. Nitekim öyle oldu ve Âkif üzerindeki baskılar iyice arttı. İstanbul- 'da kendisini kuşatan kıskaç iyice daralmış, burada bir şey yapmaya imkân kalmamıştı. Burada herkes, mandacılığı tartışırken Ankara'dan güzel haberler geliyordu. Bu yüzden gönlü Anadolu'da idi. Yine de bu arzusu gerçekleşinceye kadar burada boş durmadı. Yaptığı diğer faaliyetlere ek olarak Şeyh Müşir Kıday'ın Anadolu'yu müdafa ve İngilizlere hücum eden eserini tercüme edip bastırdı ve gizlice Anadolu'ya yolladı. Âkif, buradaki son büyük hizmeti bu oldu. Öte yandan ise milleti birlik ve beraberliğe çağıran ve ümit aşılayan şiirlerini yayımlamaya devam etti.

Âkif, üzerindeki baskının daha da artması üzerine bu defa yönünü kesin olarak Ankara'ya çevirdi. Bu sıralarda zaten Anadolu'daki düşmana karşı koyuş hareketleri güçlendikçe kimi olumsuz gelişmeler de görünmeye başlanmıştı. Halk arasına ayrılıkçı tohumlar ekiliyor, din düşmanları İslamiyet- 'e hücum ederek bu güçle sürdürülen mücadeleyi sarsmak, durdurmak istiyorlardı. Akif, üstelik bu meseleler yüzünden Milli Mücadelecilerden Ankara'ya gelmesi konusunda bir davet de almıştı.

Akif, l920 yılının 10 Nisan'ında İstanbul'dan ayrıldı. Üsküdar Özbekler Tekkesi Şeyhi Şeyh Atâ Efendi'nin yardımıyla Üsküdar-Alemdağı yoluyla İzmit-Adapazarı üzerinden Geyve'ye ulaştı. Burada kendilerine Kuşçubaşı Eşref Beyle Enver paşa'nın yaveri Yenibahçeli Şükrü Bey de katıldı. Heyet daha sonra trenle Eskişehir üzerinden Ankara'ya geçti. Aralarında Akif'in de bulunduğu bu heyetin nisan sonlarında Ankara'ya gelişi sevinçle karşılandı. Hatta oğlu Emin'in hatıralarında belirttiğine göre Âkif, trenden iner inmez meclisin önüne gelmiş bu arada Mustafa Kemal'le karşılaşmışlardır. Mustafa Kemal kendisine “ Sizi bekliyordum efendim, tam zamanın- da geldiniz..” dediğini nakletmektedir. Öte yandan Âkif'in Ankara'ya gelişi “28 Nisan 1920 tarihli Hakimi yet-i Milliye” gazetesinde haber olarak yayımlandı ve Âkif'in 30 Nisan Cuma günü Hacı Bayram Camiinde vaz vereceği okuyuculara duyuruldu.

Akif, Anadolu'ya gelirken mebus olmayı aklın- dan bile geçirmemişti. Tek gayesi halkı uyandırmak, irşad etmekti. Vaaz, hutbe ve yazılarıyla mücadeleye güç katmaktı. Bunda başarılı da oldu. Fakat şartlar onu bu defa karşımıza Burdur mebusu olarak çıkardı. Ardından hiç vakit kaybetmeden kendisinden bekle- nen vaaz ve irşad görevini yapmak için Ankara'dan başlayarak henüz işgal edilmemiş vatan köşelerinde seyahatlere çıktı. Her gittiği yerde halkı cepheye ve birliğe çağıran heyecanlı vaazlar yapıyor, çeşitli etkilerle Ankara'ya soğuk bakan kişilere işin aslını anlatıyor, bu hadisenin bir şahsın veya zümrenin meselesi değil bütün bir milletin ölüm kalım meselesi olduğunu anlatıyordu. Eskişehir, Burdur, Sandıklı, Dinar, Antalya, Konya ve Kastamonu onun bu anlamda gittiği yerlerdir. Âkif'in özellikle 19 Ekim 1920'deki Nasrullah camiinde yaptığı vaz ve verdiği ve hutbesi halkın irşadında çok büyük bir rol oynadı. Sebilürreşad'ın Kastamonu'da çıkan ilk nüshasında da yayımlanan bu vaazında Âkif, Sevr anlaşmasının bizim için öldürücü ve onur kırıcı maddelerini halka anlayabilecekleri bir dille anlattı. Milli mücadelenin tam bir tahlili olan bu vaazında düşmanların niyetlerini, birlik ve beraberliğin niçin gerekli olduğunu anlattı. Daha sonra bu hutbe ve vaaz metinleri Ankara hükümetinin emriyle, broşürler haline getirilip binlerce nüsha basılarak ordu mensuplarına, askerlere, valilere, kaymakamlara ve müftülere gönderildi. “Vatanın her köşesindeki camilerde, toplantı yerlerinde, kıraathanelerde, kıtalarda yüksek sesle okundu. Her bölgedeki gazeteler tarafından yeniden yayımlanıp yaygınlaş- tırıldı.”

Böylece bütün Anadolu, şehirlisiyle köylüsüyle, siviliyle askeriyle Âkif'in konuşmalarıyla işgalcilere karşı ayaklanacak gücü yüreğinde buldu. Verilmekte olan mücadele daha da güç kazandı. Âkif'in Milli Mücadele yıllarındaki şiirleri dışında vaazlarının halka ve askerlere ümit ve iman aşılama yönünden çok tesirli oldu.: “ Böylece Camii ile cephe arasında sağlam bir bağ kuruldu“

Burada şu meseleye de değinmek gerekir: Akif'in bir yazısıyla veya vaazıyla halk üzerinde böylesine tesirli olması halkın ona duyduğu güvenle ilgiliydi. Halk onu samimi bir dindar, fedakar bir vatansever olarak tanımaktaydı. Dolayısıyla onun sözü halkın şüphelerinin giderilmesi ve bir meselede harekete geçmesi için yeterli olmaktaydı. Halk onu kendi gibi inanan, düşünen bir münevver olarak kabul etmekteydi. Dolayısıyla “Mehmet Âkif'in Anadolu Türk'ü üzerinde büyük bir etkisi oldu. Onun katıksız bir vatansever ve gerçek bir dindar olduğunu bilen aydınlar ve halk ona tam bir itimat besliyorlardı. Bu durumu Anadolu gezileri sırasında yanında bulunan oğlu Emin de şöyle anlatıyor:“Mehmet Âkif, Milli mücadelenin muazzam bir cihat olduğuna halkı o kadar yakından ikna etti ki, bu vadide öyle mahirane bir üslup, öyle candan bir ahenk kullandı ki, Anadolu'nun bir çok vilayetlerinde, kazalarında hatta nahiyelerinde, camilerde, medreselerde, meydanlar- da insan kütlelerine karşı hitap etti. O çok samimi konuşuyor, doğruyu söylüyordu. Sözleri herkesin üzerinde derin tesir ediyor. Onu bir kere dinleyen ve eli silah tutabilen bütün erkekler ailesiyle vedalaşıyor, evini, karısını, çocuklarını Allah'a emanet ederek cepheye koşuyordu.”
Akif, 25 Aralık 1921'de Eşref Edip'le birlikte iki aya yakın bir süre kaldığı Kastamonu'dan daha sonra tekrar Ankara'ya döndü. O yılların Ankara'sında müthiş bir mesken sıkıntısı vardı. Taceddin dergahı şeyhi burayı Âkif'e tahsis etti. Akif, burada sadece konaklama ihtiyacı için kalmayacak, yeni şiirlerini burada yazacak, burayı bir ilim, kültür ve musıki mekânına dönüştürecek, aydınlarla, eşrafla ve ordu mensuplarıyla burada görüşülecek, kısacası Âkif'in mücadele mekanı, bir anlamda karargahı burası olacaktı. Akif, buradaki sohbetleriyle“ milletvekille- rinin, münevverlerin imanları tazeliyor, milli gayeye bağlılıklarını kuvvetlendiriyordu.” Böylece; Tacettin Dergâhı'nı varlığı ile Milli Mücadele'nin merkezi kıldı. Âkif'in şaheseri İstiklal marşı da 1921 Martında bu dergahta yazılacaktır.

Ve Milli Mücadele zaferle neticelendi. Mücadele başarıyla sonuçlanmıştı ama sonraki gelişmeler onun düşündüğü tarzda cereyan etmedi. Savaşın kazanıl- masından sonra Meclis 3 Mayıs 1920'de ilk bakanlar kurulunu seçti. Mustafa Kemal hem meclis hem de hükümet başkanı oldu. Bu noktadan sonra Mustafa Kemal'in tavırlarında değişmeler görülmeye başlan- dı. Onun bu durumundan endişeye düşenler oldu ve Meclis 1923'te ikiye bölündü. Birinci grubu Mustafa Kemal'e kayıtsız şartsız bağlananlar oluşturuyordu. Erzurum Milletvekili Hüseyin Avni Bey'in önderliği- ni yaptığı ikinci grubu ise birinci gruba muhalefet eden muhafazakar milletvekilleri oluşturuyordu. Bunlar Milli Mücadeledeki amaçlardan sapılmaması gerektiğini söylemekteydiler. Akif, birinci mecliste muhalefet gurubu içinde yer aldı. Dolayısıyla 2.Meclise üye bile seçilemedi. Böylece büyük bir hayal kırıklığına uğradı. Hele yol ve can arkadaşı Ali Şükrü Bey'in ortadan kayboluşu ve ardından öldürülüşü Âkif'i çok derinden yaralamış, meclisten soğutmuştu. Milletvekilliğinden istifa edip ailesini de alarak 1923 Mayıs ayı başında ailesi ile birlikte İstanbul'a döndü. Çünkü Âkif'le yeni devleti kuranların yolları burada ayrılmıştı.

Sözün burasında bu ayrılış noktasında bahset- mek gerekiyor. İstiklal savaşı yıllarında halkın büyük çoğunluğu ve onların temsilcisi olan Meclis mebusla- rının yine büyük bir bölümü düşmana karşı direnme ve ülkeyi kurtarma konusunda fikir birliği içerisindey diler. Dolayısıyla zaferle neticelenen bu mücadelede ciddi bir görüş ayrılığı yaşanmadı ve zafer kazanıldı. Problem, zaferden sonra başladı.

Şimdi nasıl bir hükümet kurulacak ve nasıl bir yol izlenecekti? Yeni devletin dayandığı esaslar neler olacaktı: Ne yazık ki bu ve bunlar gibi soruların cevapları Âkif ve diğerleri yani siyasi ve askeri gücü ellerinde bulunduranlar için aynı değildi. İşte Âkif, yolun bu noktasında diğerlerinden ayrıldı. Kurulan yeni hükümetin fikirleri Âkif'in idealleriyle örtüş- müyordu. Mücadele boyunca halkı motive eden güç İslam olmasına rağmen, şimdi islam birliği fikrinden vazgeçilmiş, devlete batıcı, laik ve ulusalcı bir karakter verilmişti. Bu gelişmeler, Âkif için tam bir sükut-u hayal idi.

Zira o, bu zamana kadar hiçbir şeyden yılmadan idealinin gerçekleşmesi için çaba harcamıştı. Fakat olup bitenlerin bu şekilde gelişmesi Âkif'in yıllardan beri bağlandığı, hiçbir hadisesinin sarsamadığı idealinin gerçekleşmesi ümidini kırdı. “ Yine Arapla- rın Balkan ve 1. Dünya savaşı yıllarında Osmanlı devletine karşı ayaklanmaları Âkif'i zaten umutsuz bir halde bırakmıştı. Ama Milli Mücadele buna bir çözüm olabilirdi fakat yukarıda anlatılan sebepler yüzünden olamadı.

Milli Mücadele sonrası böyle neticelendi ama Akif, tarihin sayfalarına bu mücadelenin manevi cephesinin bir önder olarak geçti.
Bu Yazı 7947 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar
  • 25.02.2015 16:51:05
    çok güzel