Misak-ı Millinin Neresindeyiz?
..        
Kelime anlamıyla “milli yemin” anlamına gelen Misak-ı Milli, Erzurum ve Sivas Kongreleri'nde belirlenip olgunlaştırılan ilkeler doğrultusunda 28 Ocak 1920 tarihinde Son Osmanlı Mebusan Meclisi'nde yapılan bir gizli toplantıda “Ahd-ı Milli Beyannamesi” adı altında kabul edilen 6 maddelik bir bildiridir. Yazımızda bu 6 maddeyi vererek, Misak-ı Milli'nin neresinde olduğumuzu, bu 6 maddenin gerçekleştirilip, gerçekleştirilemediğini belirlemek istedik.
Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki; Erzurum ve Sivas Kongreleri'nde ayrıntılarıyla belirlenen Misak-ı Milli'nin, Son Osmanlı Mebusan Meclisi'nde kabul edilmesi, Milli mücadele başlarında İstanbul'un Anadolu ile fikir ve gönül birliği içinde olduğunu ve devletimizin sürekliliğini göstermesi bakımından önemlidir.
Misak-ı Milli sınırları, Erzurum Kongresi'nden tutarak, geniş ve belirsiz kılınmıştır. Çünkü bu bir anlamda “sözleşme, yemin ve ülkü”dür. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti nizamnamesinin 1.maddesi “Misak-ı Milli'nin, Osmanlı vatanının bütünlüğünü sağlamak” olduğunu söylemektedir. Misak-ı Milli'nin sınırları kesin olarak çizilememiştir. Çünkü bu yeminin asıl hedefi kaybettiğimiz Osmanlı topraklarının bütününü geri almaktır.
Misak-ı Milli'de belirlenen 6 madde şunlardır:
1. Osmanlı Devleti'nin yalnızca Arap çoğunluğu bulunan ve 30 Ekim 1918 tarihli Ateşkes'in imzası sırasında düşman ordularının elinde kalan bölgelerin geleceğini halkın özgürce vereceği oya göre belirlemek gerekir. Sözü geçen Ateşkes'in çizdiği sınırlar içinde, dince, soyca ve asılca birlik, birbirlerine karşı saygı ve özveri duygularıyla dolu, gelenekleriyle toplumsal çevrelerinde tüm olarak Osmanlı İslam çoğunluğunca oturulan bölgelerin tamamı gerçekten ya da hükmen, hiçbir sebeple ayrılmaz bütündür.
2. Halkı özgür kalır kalmaz anayurdu, kendi istekleriyle katılmış olan Kars, Ardahan ve Batum için gerekirse yine halkoyuna başvurulmasını kabul ederiz.
3. Geleceği Türkiye ile yapılacak barışa bırakılan Batı Trakya'nın hukuksal durumu da özgürce yapılacak halkoyu sonucunda uygun biçimde ortaya konulmalıdır.
4. İslam halifeliğinin merkezi ve Osmanlı Saltanatı'nın başkenti İstanbul ile Marmara denizinin güvenliği her türlü tehlikeden uzak olmalıdır. Bu ilke saklı kalmak koşuluyla Akdeniz ve Karadeniz boğazlarının dünya ticaretine ve ulaşımına açılması hakkında bizimle öbür bütün devletlerin oybirliğiyle verecekleri karar geçerlidir.
5. Yenen devletlerle düşmanları ve bazı ortakları arasında yapılan antlaşmalardaki ilkeler çerçevesinde azınlıkların hakları, çevre ülkelerde bulunan Müslüman halkın da aynı haklardan yararlanmaları koşulu ile tarafımızdan güvence altına alınacaktır.
6. Ulusal ekonomik gelişmemize olanak sağlamak ve daha çağdaş bir düzenli yönetimle işleri yürütmeyi başarabilmek için her devlet gibi bizim de tam bir bağımsızlığa ve özgürlüğe gereksinmemiz vardır. Bu, yaşamamızın ve geleceğimizin temelidir. Bu nedenle siyasal, yargısal parasal gelişmemizi önleyecek sınırlamalara karşıyız. Borçlarımızın ödeme biçimi de bu ilkeye aykırı olamaz.
Bu 6 maddeye göre “acaba misak-ı milli uygulanabildi mi, ya da misak-ı milli'nin neresindeyiz?” diye sormak gerekir. Birinci maddeye bakacak olursak; ateşkes anında düşman ordularının işgali altında kalan Arabistan için bir halk oylaması hiçbir zaman gündeme getirilmiyor. Ateşkes anında Osmanlı İmparatorluğu sınırları dâhilinde bulunan ve ateşkes ihlâl edilerek işgal edilen Musul Vilayeti Lozan Barış Antlaşmasıyla İngilizlere bırakılmıştır. Bu da bize gösteriyor ki, 1.madde gerçekleştirilemedi. 2. madde de yapılması söylenen halk oylaması söz konusu olmamış ve Batum Gürcistan'a bırakılmıştır. Üçüncü madde Batı Trakya'nın statüsüyle ilgili. Batı Trakya konusunda da aynı 2.madde de olduğu gibi halk oylaması söz konusu olmuyor ve bu maddeye rağmen Batı Trakya Yunanistan'a bırakılıyor.
Görülüyor ki, Misak-ı Milli'nin kabul edilişinden üç sene sonra imzalanan Lozan Antlaşması Misak-ı Milli sınırlarımıza balta vurmuştur. Yukarıda belirttiğim Musul - Kerkük, Batı Trakya ve Batum'dan başka; Hatay, Kıbrıs ve On İki Ada dahi tehlikeye giren topraklarımızdandır. Bu saydıklarımız arasında sadece Hatay 30 Haziran 1939'da Türkiye'ye dahil edilirken, Kıbrıs'ında ancak bir kesimi 1974'de özerk bir Türk yönetimine kavuşturulabilmiştir. Ne yazıktır ki, On İki Ada, Batı Trakya ve Musul-Kerkük günümüze kadar, birçok diplomatik imkân ve fırsat olduğu halde, vatan bütünlüğüne kazandırılamamıştır. Egedeki On İki Ada II. Dünya Savaşı esnasında, birçok defa Türkiye'ye teklif edildiği halde, cesaretsizlik yüzünden el koyamayışımızdan başımıza büyük dertler açmıştır.
Osmanlı İmparatorluğu'nun Almanya-Avusturya safında, İngiliz, Fransız, Çarlık Rusyası'nın oluşturduğu İtilaf devletlerine karşı savaşa katıldığı tarih olan 1914 yılında Osmanlı Devleti'nin nüfuz alanındaki topraklar yaklaşık 5 milyon kilometre kare idi. Lozan Barış Antlaşması imzalandığındaysa topraklarımızın miktarı 770 bin kilometre kareye düşmüştü. Yani Osmanlı Devleti'nden miras kalan toprakların %85'ini kaybetmiştik. Bugün görüyoruz ki kaybetmiş olduğumuz topraklar içerisinde yer alan Irak, Filistin gibi topraklarda kan ve gözyaşı hüküm sürmektedir. Merhum Ahmed Kabaklı Hocamızın ifadesiyle de; “bugün Yunanistan, Bulgaristan, Irak, Suriye vs. ile bütün kavgalar, uyuşmazlıklar ve vatanımızın o bölgelerinde öksüz, savunmasız bıraktığımız soydaşlarımıza yapılan zulümler, hep Lozan'daki sulh başarısızlığımızdandır. Daha sonra Misak-ı Milli ülküsü gözden ve gönülden çıkarılmıştır.” Böyle diyor Ahmed Kabaklı Hocamız ve devam ediyor : “ Daha fenası uzun yıllar, ders kitapları ve basın yoluyla, sınırlar ötesinde bıraktığımız vatan parçaları Türk nesillerine unutturulmuştur. Bu “unutturulmak be gözden çıkarılmak” en acısıdır. Çünkü belli bir hamlede oraları almaya gücümüz yetmeyebilirdi. Dünya şartları da her zaman el vermeyebilirdi. Fakat bilginlerin, öğretmenlerin, devlet adamlarının, hariciyecilerin zihin ve gönüllerinde Misak-ı Milli'nin kudsiyeti yaşatılmış olabilseydi, en azından Bulgaristan, Batı Trakya, Kerkük ve Kıbrıs Türklerine yapılan şeref dışı baskı ve zulümlere izin verilmezdi; çok daha önceden ciddi tedbirler alınmış olurdu. “
“Savaş yapalım, harekete geçelim” tarzında değil de artık buralardaki soydaşlarımıza, kardeşlerimize gönül yoluyla, kardeşlik bağıyla uzanmamız gerekiyor. Bunun için elimizde pek çok fırsat var. Tabi böyle bir şey içinde öncelikle, milletçe bir ve beraber olmak gerekiyor. Böylece maddeten olmasa da hiç değilse manen misak-ı milli sınırlarımız korumuşuz oluruz kanaatindeyim.

Bu Yazı 3275 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar