Moda Mutluluğu Engeller mi?
..        

Bir zamanlar gazeteleri tararken "Tesettür defilesi" başlıklı bir habere çarpılmıştım. "Tesettür üniversiteye girememiş, ama demek ki moda dünyasına girmiş" diye düşünmekle birlikte, "tesettür" ve "moda" kavramlarını bir türlü yan yana getiremedim.
Çünkü "tesettür" değişmeyen kuralların ürünü, "moda" ise sürekli değişimin adı... "Tesettür" dünyacı olmayan bir yapının habercisi, "moda" ise tümüyle dünyacı... "Kefen modası" demek kadar da acı!
Sahi neden olmasın?
Yaz modası, kış modası, bahar modası, bayan modası, erkek modası, genç kız modası, genç erkek modası, çocuk modası, Fransız modası, İtalyan modası, vesaire... Veee... Kefen modası!
Modaya göre giyinmeyeni evire-çevire dövmezler, ama dövmekten beter ederler. Hele eskaza, sonradan görmelerin yoğun olduğu bir muhitte oturuyorsanız, moda olsa yuvarlanarak yürümeye bile kararlı olan sonradan görmeler, suratınıza öyle bir bakma bakarlar ki, "bu herif de uzaydan ne zaman indi?" dercesine. Dövülmüş gibi, daha da kötüsü alenen aşağılanmış gibi hissedersiniz kendinizi. Ve beğenmeseniz de ucundan kıyısından modaya uymaya başlarsınız.
"Tesettürcü"ler de, sanırım, "moda" ve "defile" kavramlarına böyle bulaştılar.
Ne var ki, "moda", doğru ve kalıcı olanın değil, geçici heveslerin adıdır. "Moda"nın modası o kadar çabuk geçiyor ki, maceracı karakteriyle tanıdığımız yazar Oscar Wilde bile bu hız karşısında dayanamamış, "Moda denilen şey o kadar çirkindir ki, onu her altı ayda bir değiştirir- ler" deyivermişti.
Peki neye dayanarak değiştirirler? Bu meçhul. Zira modanın karakterinde "ihtiyaç" kelimesine yer yoktur. Moda ihtiyaçtan doğmaz. Bu sebeple, "akıl" ve "mantık" çerçevesinde modayı izah etmek mümkün değildir.
İslâmî Moda denen şey...
Başlangıçta (fukaralık günlerimizde) dindar müslümanların, temel ihtiyaçlarla sınırlı bir hayat felsefeleri vardı. Zenginleşme ölçüsünde hayat felsefesi değişti. Artık dindar müslümanların da "moda"ları var: "İslâmî moda".
Mankenler podyuma çıkıp dindar Müslüman- lara "İslâmî moda"nın tüm ayrıntılarını sunuyor!.. Yine etek boylarına başkaları karışıyor... Yine hangi rengin seçileceğine başkaları karar veriyor... Bu işlevde de, diğer modalarda olduğu gibi, insanı kendi tercihine bırakmayıp yönlendirme çabası var... Ve tabiî cebindekileri aparma çabası.
"Günah" mıdır, "mübah" mıdır bilemem, bunu tartışmak haddim değil; ama moda tutkunu dindarlara sanırım tek bir soru sormaya hakkım var: Acaba bizi Yaratanın nezdindeki kıymetimiz, artık kılık kıyafetimizle mi ölçülüyor?
Takvamızla değerlendirildiğimizi okumuş- tum... Bu hüküm kalktı mı yoksa?
Yavuz Sultan Selim, sıradan yeniçeri gibi giyinirdi. Günlerden bir gün bu sadeliğin hikmeti- ni sordular. Dedi ki:
"Vezirlerin süslü giyinmeleri padişahlarına şirin görünmek içindir, ben ise Padişahım. Allah ise insanların kılığına-kıyafetine bakmaz, yüreğine bakar, bu yüzden süslü giyinmem icab etmez."
Demek ki neymiş? Allah insanların kılığına değil, yüreğine bakarmış?
Sultan Dördüncü Murad'ın sadrazamlarından Hafız Ahmed Paşa, kendisine tahsis edilen yaylı at arabaya binmez, farklı görünmekten hazzetmezdi.
Ama biz farklı görünmeye bayılıyoruz. Evimiz farklı olmalı, arabamız farklı olmalı, kıyafetimiz farklı, yememiz içmemiz farklı olmalı. Peki ya beynimiz?.. O farklı olmasa da fark etmez! Nasılsa nadiren kullanıyoruz.
Toplumumuzun hemen her kesiminde bir gösteriş merakıdır gidiyor. Ahiret inançları zayıf olanların lüks ve gösteriş tutkusunu anlamak mümkün: Onlar her nimeti fani dünyada tatmak, her lezzeti fani dünyada yaşamak istiyorlar. Ya ebedî hayatın varlığına inananlara ne oluyor? Neden tek dünyalılar gibi yaşamaya hevesleni- yorlar? Neden hayatı, hayatın hedefi olarak (eşref-i mahlûkat sıfatıyla) yaşamak yerine rol yapmayı seçiyorlar? Gerçekten de bunu anlamakta zorlanıyorum...
Moda tek boyutlu bir şey de değil, hemen her alanda insanın yakasına yapışıp insana hükmetmeye kalkışıyor. Galiba en büyük zararı da çeşitliliği ortadan kaldırmak; yalnız giyim-kuşam alanında değil, düşünce ve yaşama biçimi alanında da...
Biliyorsunuz farklılık çeşitliliktir. Modernite ise bunu yok edip, insanlık âlemini yeknesaklığa götürüyor. Bunu yapmak için de reklâmı kullanıyor: Yani tek renkliliği "moda" haline getiriyor.
Aynı şeyleri yeyip içen, aynı renkte, aynı elbiseleri giyen ve ağırlıklı olarak aynı müziği dinleyip aynı filmleri seyreden insanlar, hangi millete mensup olurlarsa olsunlar, git gide aynı boyutta aynı şekilde düşünmeye başlarlar. Bu tüm insanlık açısından, özellikle de demokrasinin geleceği açısından tehlikedir. Çünkü demokrasi alternatife (bir anlamda çeşitliliğe) dayanır. (Çeşitlilik yoksa demokrasi de yok.)
Amerika'da, Japonya'da, yahut Rusya'da veya Türkiye'de hamburger yeyip kola içerken aynı müziği dinleyen, aynı bayramları kutlayan bir nesil yetişti. Konuşma tarzları, şakalaşmaları, tepkileri, markaları, hatta saç kesimleri bile aynı.
Bu konuda ilk endişelenenlerden biri olduğumu söylememe lütfen izin verin.
Bakın başka neler oluyor?
Toplumların (ve tabiî birey olarak da insanların) arasındaki farklar git gide ortadan kalkıyor. Başta televizyon ve internet olmak üzere, zaman zaman salgına dönüşen bağlantılar düşünce tarzlarını da birbirine bağlıyor. Bu çerçevede tek ve ortak bir dil oluşmaya başladı.
Düşününüz ki, dünyada her beş saatte bir McDonald restoranı açılıyor. Dünyada sudan sonra en çok çay tüketiliyor. En çok kullanılan ve bilinen kelime OK! (ingilizce, evet). Belirli oyuncaklar belirli dönemlerde salgına dönüşüyor. Belirli günler için oluşturulan kartpostallar en az ikiyüz ülkede aynı anda satışa çıkıyor ve milyonlarca satıyor. Tüm dünyada günde 110 bin adet jean satılıyor. Dünya şişmanları aynı rejimi yapıyor. Anneler günü, sevgililer günü gibi "moda günler" Müslümanı, Hıristiyanı Musevîsi ile bütün dünyada aynı gün kutlanıyor(Müslümanlar ise dinî bayramları aynı gün kutlama basiretini hâlâ gösteremediler) ve müthiş bir tüketime yol açıyor, çocuklarımız Disney'in Mickey Mouse'unu kendi akrabalarından daha iyi tanıyorlar.
Tek tip insanlar olmaya başladık.
Eskiden diktatörler vardı, insanları kendi düşündükleri şekle sokmak için baskı yapar, şiddet uygularlardı. Şimdiki diktatörler farklı metotla aynı sonuca ulaşıyor. İnsanları yine beğendikleri, işlerine yarar buldukları kalıba döküyorlar, ama bunu baskı uygulamadan, şiddet yapmadan gerçekleştiriyorlar: reklâm ve pazarla- ma yöntemleri sayesinde.
Eskiden krallar, imparatorlar, işgal etmeyi kafalarına koydukları ülkeye askerî taarruzda bulunurlardı. Bir sürü kan dökülürdü. Bu arada halkların kendilerini yabancı istilâcılardan koru- ma refleksleri devreye girer, mukavemet ederler- di. Şimdinin istilâcıları cazip reklâmlar, pazarlama sistemleri ve moda tuzağıyla insan beynini öyle bir yıkama yıkıyorlar ki, gönlümüzle teslim oluyor, şuurumuzu onlara bırakıyoruz. Artık istedikleri gibi şekillendiriyor, bunu da biz istemişiz gibi kabul ettiriyorlar.

İnancımızda ve geleneklerimizde lüks, debde- be, ihtişam yokken, öyle bir oyuna geldik ki, imkânımız da varsa eğer, lüksü, hayatın vazgeçil- mez unsuru yaptık.


Bu Yazı 2731 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar