Modern Dünyada Kadın Algısı
03.03.2016        

MODERN DÜNYADA KADIN ALGISI

 

Yasemin ULUTÜRK[i]

 

Kadın; beş harf, sonsuz anlam...

Kadın; eş, anne, öğretmen, hemşire, arkadaş, dost...

Kadın; birçok güzel sıfata sahip olmasına rağmen hak ettiği değeri göremeyen insanlığın mayası...

Her türlü yapının temel parçası olan kadın, toplumsal değer yargılarının değişmesi neticesinde çeşitli şekillerde konumlandırılmıştır.  Kimi zaman tam merkezde olmuş, özneyi temsil etmiş; kimi zaman ise kıyıya köşeye itilerek nesne konumuna getirilmiştir.

Ataerkil bir yapıya sahip olan Türk toplumunda, kadın ve erkek arasındaki cinsiyet ayrımına dair algılayış farklılıkları çok eski zamanlara dayanmaktadır. Mevcut olan cinsiyet kimliği, hem kadına hem de erkeğe doğuştan itibaren giyilmesi mecburi tutulan bir gömlek gibidir. Şöyle ki, erkek daha güçlü (fiziksel manada dışında), kudretli, sözü geçen bir karakterken kadın güçsüz, zayıf ve arka plana atılmış bir durumdadır. Neticede erkek hegemonyası altında 'kimlik' çatışmasına düşmekten kurtulamayan kadın, kendi benliğini bulma ve yaşama adına hiçbir şey yapamaz. Bu durum ise her daim var olacak olan hem erkek hem de kadınlar tarafından tartışıla gelen 'kadın sorunsalı'nı ortaya çıkarır.

Tanzimat Fermanı ile modernleşme adına yönünü Batıya çeviren Türk toplumu,  bu bağlamda her alanda olduğu gibi 'kadın sorunsalı'na da el atar. Kadını statüsü, giyimi, aile içindeki rolü, siyasi ve sosyal hayattaki duruşu ile değişimin simgesi hâline getiren ve 'modernizm'in yansıması olarak görülmesini sağlayan bu toplumsal değişme neticesinde birçok yenilik söz konusu olur.[ii]

İslamiyet'in kadına verdiği önem ve değer açıkken, bu değerin menfi politikalar uygulanarak alaşağı edilmeye çalışılması, Tanzimat ile birlikte değişim geçirmiş, Cumhuriyet'in ilanından sonra ise büyük bir ivme kazanmıştır. Dünya konjonktürüne bakıldığında, Türk toplumunda yaşanan bu değişim süreci, geç kalınmışlığın göstergesidir denilebilir.

Yaşanan siyasi ve sosyal çalkantılar neticesinde kadın hakları söylemi dillere pelesenk olmaya başlar. 1970'lerden sonra eğitimli, kültürlü, oturmasını kalkmasını konuşmasını bilen, yabancı dil bakımından zengin, çalışma hayatına müdahil olarak ekonomik özgürlüğe kavuşmuş, hem sosyal hem de siyasi hayatta sözü dinlenir bir kitle ortaya çıkmıştır. 1980'lerden sonra ise, dünyayı her alanda sarsan 'postmodernizm'in bir yansıması olarak da görülebilecek olan 'feminist kadın hareketi' tüm toplumu tesiri altında bırakır. Bu bağlamda en çok konuşulan, tartışılan bununla birlikte suiistimal edilen ve sömürülen bir varlık olarak karşımıza çıkmaya başlayan kadın, içi boşaltılmaya çalışılan bir kavram olmaktan kendisini kurtaramaz.

Toplumumuzda çalışan ve çalışmayan olmak üzere iki grupta sınıflandırılan kadınlar, önceleri toplum karşısında var olabilmek adına çalışma hayatına giriş yapar. Kimi mecburiyet, kimi ise keyfiyet namına yapılan bu başlangıç, kadına, doğal olarak da ailesine müspet yansımakla birlikte menfi durumlara da yol açtığı yadsınamayacak bir gerçek olarak karşımızda durur.

Çalışma hayatında 'Ben de varım' diyen kadın, girdiği rol çatışması ile çalışan kadın-anne-eş üçgeni arasında bir kimlik bunalımı yaşar. Kadın, çalışma hayatının yoğunluğu içerisinde hem eşinin taleplerini karşılayan iyi bir eş, hem çocuklarının her türlü ihtiyacına cevap veren iyi bir anne, hem de sosyalleşmek adına kendisine 'şahsi' bir alan oluşturan modern bir kadın olmak durumundadır.

Tüm bunlar arasında kimlik karmaşası yaşayan modern kadın, ekonomik özgürlüğe kavuştuktan sonra farklı mecralarda boy göstermeye başlar. İmkânlarının artması, çevresinin genişlemesi, sözüne değer veriliyor olması gibi sebeplerden dolayı, modern hayatın cazibesine kapılır. Bu cezbe hâli ise kadına ve ailesine olumsuz tesir edebilir.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta ise şudur:

Kadının iktisadî bir çaba içine girerek aile bütçesine yardım etmek için çalışma hayatında var olması, elbette geldiğimiz noktada olması gerekendir. Hatta şahsi arzuları adına da birçok girişimde bulunmalıdır. Lakin buradaki terazinin kefelerini iyi ayarlamak ve kantarın topuzunu kaçırmamak gerekmektedir. Kadın önce eş, sonra anne olduğunu unutmamak kaydı ile hem çalışma hayatında hem de kültürel, sosyal hayatta varlığını sürdürebilmelidir.

Nitekim, sağlıklı bireyler yetiştirebilmek ancak sağlıklı, mutlu ve huzurlu aile ortamlarında gerçekleşebilir. Bunun içinse kadına düşen vazife, 'kadınlık' ve 'annelik' vasıfları ile çalışma ve sosyal hayat arasındaki bağlantıyı doğru ayarlayabilmektir.

Son olarak Tevfik Fikret'i şu sözlerini hatırlayalım:

"Elbet sefil olursa kadın, alçalır beşer..."



[i] Yasemin Ulutürk, İstanbul Eyüp Mareşal Fevzi Çakmak Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni

[ii] Sibel Bayram, Türk Romanında Değişen Kadın İmgesi, Trakya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı, basılmamış doktora tezi, Edirne, 2013, s. II. 


Bu Yazı 2029 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar
  • rumuz39 11.06.2016 15:43:44
    kadınlara karsı olan bu dusuncenız gercekten muaazam...sonucta kadınkar annedır.cennette onların ayakkları altındadır...