Muhabbet Bizi Nereye Götürür?
..        
Her kalb sahibi insan, güzel bir eseri, mükemmel özellikleri bulunan bir şeyi sever. Bir de kendisine elde etmek istediği şeyleri sunan kişiyi veya kaynağı da sever. Dolayısıyla güzellik ve mükemmellik gibi sıfatların yanı sıra, kendisine ikramda bulunma vasıflarını taşıyan kişileri de sever.
Güzellik, mükemmellik ve ihsan özellikleri, az da olsa, çok da olsa, göreni kendisine çeker. Bu yüzden, bu vasıf ve özellikler, en azdan en çoğa kadar kendi arasında sınıflara ayrılır ve her bir sınıf ayrı bir sevgiyi ve bağlılığı üzerine çeker. Bu sevgi ve bağlılığın derecesi arttığı ölçüde de, insanlarda fedakarlık ölçüleri ve sınırları da değişebilir. İnsandaki sevgi ve muhabbet özelliği şiddetlen- dikçe, insanları onların uğruna canlarını feda etme noktasına kadar getirir.
Bu üç sıfatın insan kalbinde bıraktığı tesirlerin bir başka yönü daha bulunur. Sevilen, bağlanılan ve uğruna canların bile feda edildiği sevgililerden ayrılık acısı da farklı farklı derecelerde gerçekleşir. Az sevilen şeyden ayrılığın kalpte bıraktığı yara daha az; çok sevilen bir şeyden ayrılığın bıraktığı menfi tesir daha fazla ve daha derindir.
Muhabbetin bir başka yönü ise, karşılık alınmadan beslenen sevginin bir süre sonra düşmanlığa dönüşmesidir. Çok muhabbet edilen ve çok sevilen bir insan, bir makam, bir nimet, ulaşılmadığı, elde edilmediği veya elimizden uçup gittiği anda, birden yerini düşmanlığa bırakır.
Muhabbetin en belirgin özelliklerinden birisi ifrattır. Yani muhabbet ve sevgiyle hareket eden kişi, sevdiği kişi veya şeyde çok üstün meziyetler görmek arzu eder. Çünkü muhabbet gözü kusuru görmez. Sevgilisine duyduğu sevgi destekleyecek en küçük emareye dahi çok sıkı bir şekilde bağlanır. Aslında sevgi ile düşmanlık tamamıyla birbirlerine zıttırlar. Birisinin olması, diğerinin olmamasına işarettir.
Ancak, kainatta cereyan eden kanunlardan birisi, birbirine zıt olan kutupların bir araya gelmeleri halinde, iki zıtlık arasında sayılamayacak kadar çok derecelerin ortaya çıkmasıdır. Böyle bir tablo karşısında, sevgiyi gerektiren, sevgiyi ortaya çıkaran ve sevgiyi devam ettiren unsurların, düşmanlığa göre bir adım veya bir basamak dahi olsa fazla olmasıdır. Böyle bir derecelendirmede dikkatlerin yoğunlaşması gerekli nokta, elbette sevgi olmasıdır. Bir örnekle açıklayalım.
Kâinat büyüklüğünde, iki kefeli bir terazi düşünelim. Diyelim ki bütün muhabbetleri bir kefesine, bütün düşmanlıkları diğer kefesine koyduk. Varsayalım ki, her iki kefe yüzde yüz eşit geldi. Eğer böyle bir durumda dahi, zerre büyüklüğünde bir sevgiyi, muhabbet kefesine koyduğumuzda, muhabbet kefesi öylesine ağır basacaktır ki, o taraf aşağıya, düşmanlık kefesi de yukarıya çıkacaktır. İşte bu yaklaşımı hayata uygulayabilmemiz, kerşılaştığımız her insana, her olaya ve her gelişmeye uygulayabilmeliyiz. Uyguladığımız takdirde, bir zerricik sevginin dahi ne kadar değerli ve büyük olduğunu rahatlıkla anlayabiliriz.
Kaldı ki, insanın bizzat kendisi, sınırsız bir sevgi ve muhabbetin neticesidir. Bütün âlemleri yaratan Allah, her şeye olduğu gibi, insana da olan muhabbeti sayısız nimetle, sayısız meziyetle ve hadsiz kapasiteyle yaratmak suretiyle göstermiştir. Üstelik, kullarının da muhabbet duygularını en istikametli yönde kullanabilmeleri için, yine insanlar içinde muhabbetini en fazla yansıttığı peygamberler ve elçiler göndermiştir. Ayrıca, bu elçileri vasıtasıyla sevdiği ve muhabbet ettiği bir kulun nasıl olması gerektiği- ne dair birer örnek kılmıştır. O peygamberleri ve elçileri takip ettiğimiz ölçüde İlâhî sevgiye daha fazla mahzar olma kapısı açıktır.
İnsanlığa en son peygamber olan Resûlüllah efendimiz (a.s.m.) ve onun tebliğ ettiği İslam dini, yine en doğru muhabbetin insanlara öğretilmesi, gösterilmesi ve uygulanması için gönderilmiştir. Söylediğimiz gibi, muhabbet ve sevginin asıl kaynağı ve mercii sonsuz güzellik ve mükemmel sıfatlara sahip olan; kullarına ihtiyaç duydukları her şeyi ihsan eden Allah olmalıdır. Allah’ı sevmemek imkansızdır. Allah’ın sevdiğini sevme mek de akıl kârı değildir.
O halde biz insanlar olarak Allah’ı nasıl seveceğimizi ve nasıl sevdireceğimizi iyi bilmemiz gerekir. Bu gerekliliği yerine getirmek aslında hiç de zor değildir. Bunun formülü gayet kısa ve özdür:
“Ey kulum, insanlara de ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız, beni sevsin ve bana tabi olun. Tâ ki Allah da sizi sevsin.”
Bu Yazı 2387 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar