Muhabbete Muhabbet Husumete Husumet
..        

Bütün hayatımda, hayat-ı içtimaiye-i beşeriye- den kat'î bildiğim ve tahkikatların bana verdiği netice şudur ki:
Muhabbete en lâyık şey muhabbettir ve husumete en lâyık sıfat husumettir. Yani hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi temin eden ve saadete sevk eden muhabbet ve sevmek sıfatı, en ziyade sevilmeğe ve muhabbete lâyıktır. Ve hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi zîr ü zeber eden düşmanlık ve adavet, her şeyden ziyade nefrete ve adavete ve ondan çekilmeğe müstehak ve çirkin ve muzır bir sıfattır.(Yeni Asya Neşriyat. Tarihçe-i Hayat-Shf:154-155)
Üstad Bediüzzaman Said Nursi böyle ifade ediyor, muhabbet ve husumeti. O muhabbet ki kainatın sebebi vücududur. Hadis-i Kudside yüce Mevla “Habibim sen olmasaydın ben bu kainatı yaratmazdım.” Allah'ın habibi olan şanlı resul hürmetine bu kainat yaratılmıştır. O, öyle bir sevgili ki kamer bir işaretiyle ikiye bölünmüş, on parmağında ab-ı hayat gibi sular fışkırmış, çakıl taşları onun için dile gelip konuşmuş, ağaçlar onun için yerinden sökülüp setir vazifesi görmüştür. Mesciddeki kuru hurma kütüğü onun müfarakatından ona olan muhabbetinden hüzün- lenmiş ağlamıştır. Örümcek onun için ağlarını örmüş, güvercin onun için Mağara ağzına yuva yapmış, bulutlar ona gölgelik, cin ve ins onun getirdiği hükümlere boyun eğmiştir.
Üstad Bediüzzaman; “Muhabbet şu kainatın bir sebeb-i vücududur, hem şu kainatın rabıtasıdır. İnsan kainatın en cami bir meyvesi olduğu için kainatı istila edecek bir muhabbet o meyvenin çekirdeği olan kalbine derece edilmiştir. İşte böyle nihayetsiz bir muhabbete layık olacak nihayetsiz bir kemal sahibi olabilir.(Yeni Asya Neşriyat. Sözler:577)
“Vedûd ismine mazhar olan muhakkikini evliya bütün kainatın mayesi muhabbettir. Bütün mevcudattaki incizap ve cezbe ve cazibe kanunları muhabbettendir” demiş diyerek muhabbetin ne kadar önemli olduğunu bu şekilde ifade etmiş- lerdir.
Bir Hadis-i Şerifte Resûlü Ekrem (SAV) Hz. Ebu Bekir (RA.) a sordu “İman hangi zincirle sağlam bağlanır? Hz. Ebu Bekir (RA) Allah (C.C.) Resûlü daha iyi bilir dedi. Resûlü Ekrem (SAV) buyurdu: Birbirine karşı olan sevgi Allah için olmalı, muhabbette hoşnutsuzlukta Allah için olmalıdır.
Resûlü Ekrem (SAV) bir ara yine sordu, “Hangi iyilik Allah indinde daha fazla makbuldür?” bazıları namaz, bazıları zekat, bazısı da cihat dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz bütün iyilikler arasında Allah'ın en fazla beğendiği iyilik muhabbetin de buğuzun da Allah için olmasıdır, buyurdular.(El-Mişkat, Kitabul Edep)
Asrın söz sahibi Üstad Bediüzzaman İşaratü'l-İ'caz isimli kitabının bir bölümünde de yine muhabbetle ilgili olarak şu tespitlerde bulunur:
İnsan, İslamiyet sayesinde, ibadet saikasıyla bütün Müslümanlara karşı sabit bir münasebet peyda eder ve kavi bir irtibat ve bağlılık elde eder. Bunlar ise, sarsılmaz bir uhuvvete, hakiki bir muhabbete sebep olur.(Yeni Asya Neşriyat, İşaratü'l-İ'caz:229)
Bizler Allah (C.C.) Resûlünü çok severiz. Bu sevgidendir ki askerimize Mehmetçik, Ordumuza Peygamber Ocağı deriz. O'na hürmetten dolayı toplumumuzda isimlerin büyük bir bölümünü Mustafa, Ahmet, Mahmut, Mehmet isimleri oluşturur. Yine aile efradı, torunları ve Âli Abasının isimleri toplumumuzun en fazla değer verdiği isimlerdir.
Cenab-ı Hakta Kur'an da “Ey Habibim, Onlar Allah'ı sevdiklerini söylerler, Onlara de ki; Eğer Allah'ı seviyorsanız Allah'ın sevdiği zata uyun” (Al-i İmran, 31. Ayet)
Elbetteki Allah'ı sevdiğini söyleyenler Onun habibine ittika edecekler. O'nun yaşadığı gibi, onun yaptıklarını yapacaklar, yoksa lafta kalarak ben Allah'ı seviyorum, Allah'ın Resûlünü de seviyorum demeleri yeterli olmaya bilir.
İnsani vasıfları, insani sıfatları, insani duygu ve hisleri öldüren, insanı adeta vahşi canavarlar haline getiren, hatta o canavarlardan da aşağı düşüren husumet ve düşmanlık insani vasıfları zîrü zeber eden kötü hasletlerden birisidir.
Cemiyetimiz canavarlaşan insanlarla dopdolu hale gelmiştir. Çoluk çocuk demeden Mardin'de kırk insanımızı katledenlere canavar sıfatı bile az gelir.
Arkadaş olduğu insanın başını kesip çöp konteynırına atan mahluka nasıl insan diyeceksin. Çoluk çocuk demeden Filistinli masumların üzerine ateş yağdıran bir topluluğa nasıl insan diyeceksin. Azınlık olarak hayatları, varlıkları, ırz ve namusları kendilerine emanet olan Uygur Türklerini katledenlere nasıl insan diyeceksiniz..?
Hasılı cemiyetimiz ve tüm insanlık alabildiği- ne bir husumetin, düşmanlığın zifiri karanlığında boğuluyor.
Yine Üstad Bediüzzaman; “Mümin kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil belki lütufla ıslahına çalışır.
Cemiyetimiz Risale-i Nur metoduyla eğitilme- ye ve ıslaha muhtaçtır. Hiç kimsenin bir tarafa atılma gibi, ilgisizlik gibi bir lüksümüz yoktur. Bire bir toplumumuzun her kesimi ve ferdiyle ilgilenip, onların ebedi hayatlarını kurtarmak hepimizin vazifesi olmalıdır.
Zira cenab-ı Peygamber (SAV) “Bir kişinin imanını kurtarmak sahralar dolusu kırmızı koyuna bedeldir” buyurarak bu konunun önemi- ne işaret etmiştir.
İman noktasında kardeşlerimiz olan cemiyeti- mizin insanları ile ilgili olarak Üstad Bediüzzaman insanların hatalarını, kusurlarını, suçlarını, günah larını çakıl taşlarına benzetiyor. İnsanı ise Kabe ve Uhud Dağıyla mukayese ederek nasıl ki sen âdi, küçük taşları Kâbe'den daha ehemmiyetli ve Cebel-i Uhud'dan daha büyük desen, çirkin bir akılsızlık edersin. Aynen öyle de, Kâbe hürmetin- de olan iman ve Cebel-i Uhud azametinde olan İslâmiyet gibi çok evsâf-ı İslâmiye muhabbeti ve ittifakı istediği hâlde, mü'mine karşı adâvete sebebiyet veren ve âdi taşlar hükmünde olan bazı kusurâtı iman ve İslâmiyete tercih etmek, o derece insafsızlık ve akılsızlık ve pek büyük bir zulüm olduğunu, aklın varsa anlarsın. (Yeni Asya Neşriyat, Mektubat:444)
Bir vucudda yüzlerce özellik, yüzlerce sıfat gören Üstad Bediüzzaman adalet-i mahzayı ifade eden “ve lâ tezirû vâziretun vizre uhrâ” sırrına göre bir müminde bulunan cani bir sıfat yüzünden sair masum sıfatlarını mahkum etmek hükmünde olan adavet ve kin bağlanmak ne derece hadsiz bir zulüm olduğunu ve bâhusus bir müminin fena bir sıfatından darılıp, O müminin akrabasına adavetini teşmil etmek “innel insâne lezalumun” sîga-i mübalâğa ile gayet azîm bir zulüm ettiğini, hakikat ve şeriat ve hikmet-i İslâmiye sana ihtar ettiği hâlde, nasıl kendini haklı bulursun, "Benim hakkım var" dersin?
Özellikle hizmet-i İslamiyeyi kendilerine vazife şiar edinmiş cemaatlerin ve grupların birbirlerine davranış, tavır ve hareketlerinin bu düsturlar çerçevesinde olması gerekirken maalesef; haksız, mesnetsiz ve insafsızca birbirlerine hücum ettiklerini görüyor ve üzülü- yoruz.
Bir yakın akrabanın vefatı dolayısıyla taziyede bulunduğumuz bir günde bir başka cemaate mensup bir mümin kardeşimiz, dünya çapında hizmetlerde emeği ve payı bulunan bir hoca efendiyi insafsızca herkesin bulunduğu bir ortamda haddi aşacak şekilde hakarete ve tahrike varacak ölçüde tenkit ediyordu.
Dilimizin döndüğü kadarıyla, Müslüman camianın Ordu misal olduğunu, Ordunun karacısının, havacısının, denizcisinin, piyadesinin, topçusunun vs. si olduğu gibi ve bunlarında her birinin görevlerinin ayrı ayrı olduğunu hiçbirisi- nin diğerinin görev ve vazifelerini küçümsemedi- ğini, birbirinin görevlerini küçük görmediklerini ifade ile; İslam toplumundaki gruplarında böyle oldukları ve böyle olmaları lüzum ettiğini söyleyerek konuyu tatlıya bağladık.
Yetmiş milyonluk Türkiye'de hizmet alanları o kadar çok ki, hiçbir grubun diğer gruba karşı kıskançlık, haset ve yıkıcı bir davranışa girişmesi- nin doğru olmadığı kanaatini taşıyoruz.
Bu kadar vatan düşmanı, bayrak düşmanı, din düşmanı, münafık, zındık, kafir varken Müslü- man'ın birbiriyle uğraşması ne hazin şey…
Bu ifadeleri tamamlar mahiyette Üstad Bediüzzaman Mektubat'ta şöyle diyor: “Adâvet etmek istersen, kalbindeki adâvete adâvet et, onun ref'ine çalış. Hem en ziyade sana zarar veren nefs-i emmârene ve hevâ-i nefsine adâvet et, ıslahına çalış. O muzır nefsin hatırı için mü'minlere adâvet etme. Eğer düşmanlık etmek istersen, kâfirler, zındıklar çoktur; onlara adâvet et. Evet, nasıl ki MUHABBET SIFATI MUHABBETE LÂYIKTIR. ÖYLE DE, ADÂVET HASLETİ, HER ŞEYDEN EVVEL KENDİSİ ADÂVETE LÂYIKTIR.” (Yeni Asya Neşriyat, Mektubat:447)
Konuyu tamamlarken üstadın 1920'li yıllarda kaleme aldığı Eski Said Dönemi eserlerinden LEMAAT'taki şu tespitleriyle noktalamak istiyorum.
“Tek bir câni yüzünden, çok masumları ihtiva eden bir gemi batırılmaz. Onun gibi, bir câni vasıf ve fiil yüzünden, çok evsaf-ı masumeyi muhtevi bir mü'mine adavet edilmez. Lasiyyema (özellikle) sebeb-i muhabbet olan iman, tevhid ve İslam gibi evsaf-ı mükerreme Uhud Dağı gibidir; adavetin sebebi olan hatalı şeyler, çakıl taşları gibidir. O evsaf-ı mezmume.
Evet çakıl taşlarını Uhud Dağ'ından daha ağır telakki etmek ne kadar akılsızlıksa, hem cinnet-i mahmume (hezeyanlı divanelik) müminin mümine karşı adaveti, o kadar kalpsizliktir; hem de mizan-ı histe müminlerde adavet, zıttır İslam-ı selama.
Olsa olsa yalnız acımak manasında garasız olabilir. Elhasıl, İslâmiyet uhuvveti istiyor. Muhabbetse imana bir lazıme. (Yeni Asya Neşriyat , Eski Said Dönemi Eserleri:773-774)
Bu şuurla bu anlayış ve idrakla mümin kardeşin ayıplarını örten, hatalarını düzeltmede sabırlı ve itinalı olan, haddi aşmadan tenkitleri kırıcı ve yıkıcılığa varmadan müspet manada yapan bir topluluk olma vasfı kazanacağımız ümit ve temennisiyle bütün müminlerin üç aylarını, kandillerini ve idrak edeceğimiz Ramazan Bayramlarını şimdiden kutluyorum.

(*) E. Milli Eğitim Bakanlığı Müfettişi.


Bu Yazı 2645 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar