Muhammed Hamidullah
17.01.2014        

“İslâm medeniyeti Türkiye’den, yeniden yükselecek!”

 Muhammed Hamidullah

 

Can ALPGÜVENÇ

 

 

Muhammed Hamidullah, yıllar önce İmam Hatip Okulu talebelerine verdiği bir seminerde gençlere şu tavsiyede bulunmuştu:

“Bazı çevrelerin sizleri küçümsemesi ve ilgisiz kalması sizi asla üzmesin. Çünkü sizler, Allah’ın en sevdiği insan olan Hazreti Peygamberin meslektaşlarısınız. O, mukaddes emaneti sizlere bıraktı. Sizler, Allah’ın emanetine sımsıkı sarılınız ki, O’nun sevdiği kullar arasına giresiniz! Allah’ın en sevdiği insanlar, O’nun dinini, yâni O’nun emir ve yasaklarını duyuran, tebliğ edenlerdir!”

***

Peygamberimizin (sav) hayatıyla ilgili çalışmalarından dolayı Pakistan Devleti’nin kendisine lâyık gördüğü en yüksek dereceli hilâl-imtiyaz nişanını kabul etmiş, lâkin para ödülünü İslâmabad’daki İslâm Araştırmaları Enstitüsü’ne bağışlamıştı. Kral Faysal para ödülünü de kabul etmemişti.

 

Ölümüne kadar vatansız!

Muhammed Hamidullah, 1908 Şubat’ında Hindistan’ın Haydarabad şehrinde dünyaya gelmişti. Babası, Haydarabad Nizamlığı’nın başmüftülerinden Ebu Muhammed Halilullah’tı. Osmaniye Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde “Devletler Hukuku” alanında yüksek lisans yapan, ardından “İslâm Devletler Hukuku” ile ilgili doktorası için Almanya’nın Bonn şehrine giden Hamidullah; aylarca San’a, Mekke, Medine, Beyrut, Şam ve Kahire kütüphanelerde araştırmalarda bulunmuş, 1932’de İstanbul’a gelmiş, bir yıl sonra da doktorasını bitirmişti.

1936-1946 yıllara arasında Hindistan’daki Osmaniye Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde “İslâm Hukuku” ve “Devletler Hukuku” profesörü olarak hizmet verdi. 1946’da Haydarabad Nizamlığı’nın Birleşmiş Milletler’e üye olmasını temin etmek için seçildiği delegasyonda ülkesinin bağımsızlığı için büyük mücadele veren Hamidullah, Hindistan’ın yaşadığı ülkeyi işgali üzerine vatandaşlıktan çıkarıldı. O, 1935’de ikinci doktorasını tamamladığı Fransa’dan sığınma hakkı istedi. 1996’ya kadar tam 48 yıl Paris’te vatansız (heimatlos) statüsünde yaşadı.

 

İslâm dünyası darmadağın!

O Arapça, Farsça, Türkçe, İngilizce, Fransızca, Almanca ve İtalyanca başta olmak üzere on beşten fazla lisan biliyordu. 1950’lerin başlarında bir süre Pakistan’ın ilk anayasasıyla ilgili hazırlık çalışmalarına katılan Prof. Hamidullah, 1952’den itibaren 23 yıl boyunca İ.Ü. Edebiyat Fakültesi “İslâm Araştırmaları Enstitüsü”nde misafir profesör unvanıyla ders verdi. İstanbul’un yanısıra Ankara, Erzurum, Konya, İzmir ve Kayseri’de de -fisebilillah - pek çok konferansta konuştu.

Paris dışında, zamanlarının en çoğunu Türkiye’de özellikle İstanbul’da geçiriyor, bu ülke insanı için göstermiş olduğu çabalardan büyük mutluluk duyuyordu. Sebebini soranlara:

“İslâm dünyası, Batılılar tarafından biçildi, darmadağın edildi. İnanıyorum ki, İslâm medeniyeti yeniden bu ülkeden dirilip yükselecek, güneş gibi parlayacaktır. Bu yükselişte ben de pay sahibi olmak ve yarın ahirette - İnşaallah - bu payla sevinmek istiyorum.” diyordu.

 

Analarımızın dili Arapça!

Bir defasında bir konferans için Fatih’teki İstanbul İmam Hatip Okulu’na çağrılmıştı. Konuşmasına şöyle başladı:

“Gençler, size İngilizce, Fransızca, Almanca, Urduca, hatta kendimi biraz zorlasan Türkçe de hitap edebilirim. Fakat Arapça hitap edeceğim, çünkü Arapça biz Müslümanların ana dilidir. Çünkü Peygamber Efendimizin (sav) zevce-i tâhireleri (temiz eşleri), bizim analarımızdır, onları ümmü’l mü’mimin (mü’minlerin anası) olarak hatırlarız. İşte bu analarımızın dili Arapça idi!”

Konuşmasını, gençleri bu dili öğrenmeye heveslendirmek, “Anadil”imize teşvik amacıyla, sade bir Arapça ve kısa cümlelerle yapmıştı.

 

Sünnet olmadan din olmaz!

1975 yılıydı… İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nde konferans veriyordu. Sorular faslına geçildiğinde elini kaldıranlardan biri şöyle sordu:

“Hocam, duyuyoruz ki bazı kimseler, ‘Sünnet namazları kılmasanız, sünnet ibadetleri yapmasanız da olur’ diyorlar. Doğru mu, bu iddiayı nasıl karşılıyorsunuz?”

“Peygamber Efendimizin (sav) zamanında biri çıkıp da ‘Bu Allah’ın emri, bu Peygamber’in emri; ikisi arasında fark var’ deseydi; ona herkesin ittifakla ‘hâzâ kâfir’ (işte kâfirin ta kendisi) diyeceğinden hiç şüpheniz olmasın! Ama fıkıh açısından meseleye bakacak olursak, sizin de bildiği gibi iki emir ya da tavsiye arasında dünyevî ve uhrevî müeyyideler açısından fark vardır… Ancak, dinimizde sünneti küçümsemenin merdut olduğu (red olunduğu) açıktır. Efendimizin (sav) sünneti olmadan din olmaz!”[1]

 

Yüz kişi dinler gibi!

1954 -1978 yılları arasında Paris’teki Bilimsel Araştırmalar Millî Merkezi’nde (TÜBİTAK benzeri) araştırmacı olarak çalıştı. Paris’te bir İslâm Kültür Merkezi’nin kurulmasına önayak oldu. Bu arada farklı dinlere mensup pek çok kimsenin İslâmiyet’i kabulüne vesile oldu ki, bunların çoğu aydın kimselerdi. Cuma günleri Paris Camii’nde ders veriyor, Pazarları Paris’te Müslüman Talebe Derneği’nde akademisyen öğrencilere ilmî seminerler yapıyordu.

Hamidullah’ın talebelerinden Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma, bir hatırasını şöyle anlatıyor: Paris’te soğuk bir kış günüydü, hafifçe kar atıştırıyordu. Hafta sonları her hafta birimiz, derneğe yarım saat önce gider, mekânı süpürür, sobayı yakar, salonu seminere hazırlardık. Seminerler her Pazar 14.30’da başlar, biz nöbetçiler 14’te gelirdik. O Pazar sıra bendeydi. Yerleri temizlemiş, sobayı tutuşturmuştum. Az sonra - her zaman olduğu gibi - Hoca geldi. Mutad olduğu üzere, kibar bir reveransla benimle tokalaştı. Sonra dinleyicileri beklemeye başladık. Aradan yarım saat geçti, hiç kimse gelmedi. Ben, “Söndürüp gidelim” düşüncesiyle sobaya eğilmiştim ki:

“Ne yapıyorsun?” diye seslendi.

“Kimse gelmedi, sobayı söndürüyorum,” dedim. O kibar insan hafifçe bana doğru eğildi, kulağımdan tutarak beni sobanın başından kaldırdıktan sonra:

Bugün, dinleyici yok, diye burasını kapatıp gidersek, bir daha ebediyen açılmaz! Geç karşıma otur, semineri seninle yapacağım!” dedi ve beni karşısına oturttu. Kendisini, sanki yüz kişi dinliyormuş gibi, bana bir saat ders anlattı.”[2]

 

Bekçilik yapıyorum!

Peygamber âşığı, Hâfız-ı Kur’an, dünya nimetlerine zerre değer vermeyen, tevazu ve merhamet âbidesi Hamidullah Hoca, İslâmî hassasiyeti fevkalade yüksek bir İslâm âlimiydi. Son günlerde İmamı Gazalî ve Ahmed İbni Hanbel üzerindeki çalışmalarıyla tanınmış meşhur oryantalist Henry Laoust’un, College de France’daki konferanslarına devam ediyordu. Her sene değişik konularda konferans ders veren Prof. Laoust, o seneki konferanslarını Gazalî’nin “İhya” sına ayırmış, bu eseri analiz ediyordu.

Bir talebesi, Laoust’un anlattıklarına Hoca’nın ihtiyacı olmadığını bildiğinden, bu seminerlere devam ederek, vaktini neden boşa harcadığını sorunca, şu ibretli cevabı vermişti:

“Seminerlere devam eden öğrencilerin tamamı Müslüman ve hiçbiri İhya’yı okumamış... Şayet ben burada olursam, Mösyö Laoust, onlara yanlış şeyler anlatamaz, sizi farklı biçimde yönlendiremez! Size fikrî bekçilik yapıyorum!”

***

Hayatı boyunca mücerret yaşayan ve 1978’de emekli olduktan sonra da ilmî araştırmalarına devam eden Hamidullah, hastalanması ve bilahare hastalığının artması üzerine, 1996’da ABD’ye gitmiş ve Florida eyaletinin Jacksonville şehrindeki akrabalarının yanına yerleşmişti. 17 Aralık 2002’de 94 yaşında iken, Jacksonville’de vefat eden Muhammed Hamidullah, oradakii Müslüman mezarlığına defnedildi.

1959’da Paris’te telif ettiği “Le Saint Coran”, Kur’an-ı Kerim’in bir Müslüman âlim tarafından yapılan ilk Fransızca çevirisi, Kur’an’ın bir Batı dilinde en çok okunan tercümesiydi.

Telif ettiği eşsiz eserler arasında  “İslâm Peygamberi” ve “Hz. Peygamber’in Savaşları” en tanınmışlarıdır.

 

 

 



[1] İsmail Kara, Sözü Dilde Hayali Gözde, İstanbul, 2005, s.222

[2] İhsan Süreyya Sırma, Muhammed Hamidullah, Hocamdan Mektuplar, İstanbul, 2006, s.7


Bu Yazı 2845 Defa Okunmuştur.

Yazıya Ait Fotoğraflar

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar