Müslüman Türk, Savaşma Gücü İle Kabiliyetini İslam'dan Almıştır.
03.05.2015        

Müslüman Türk, Savaşma Gücü İle Kâbiliyetini İslâm'dan Almıştır

 

 

 

Müslüman Türkün savaşırlığını, İslâm ülküsünden çekip koparmak, onun mücâdele azmini dumûra uğratmaktan özge bir anlam taşımaz. İngiliz- Yahudî medeniyeti ile onun hareket ettiricisi olan İmperyalismin de maksadı işte budur. Bütün ezilen sınıfların, zümreler ile halkların, İslâm ülküsüne sarılmaları, bu ülkünün taşıyıcısı ile sürükleyicisinin de Müslüman Türkün olması, tarihî cihetten, aklın, izânın gereğidir.

Müslüman Türk, savaşma gücü ile kâbiliyetini hep İslâmdan almıştır. İkisi el ele yürümüş süreçlerdir. İslâmın, savaşmağa, dolayısıyla da yaşamağa esin ve güç kaynağı oluşturması, bir ahlâk olayıdır. Kur’ândan kaynaklanan ahlâk gücüyle ‘özüm’ü ve ‘Dâru lİslâm’ı koruyup kollama çabasında bulunurum. Özümü ve Dârul İslâmı koruyup kollama mücâdelesi meşrûu nefsi müdâfaadır. Sırf talan maksadıyla elin günün malına mülküne, ırzına canına, yerine yurduna tamah ve tecâvüz etmek, elbette, Allah yolunda gazâ değildir. Tam tersine, zulümdür. Taktik icâbı yer yer ve zaman zaman hücuma geçilecekse bile, aslında gazâ, meşrûu müdâfaadan başka bir şey olamaz. Meşrûu müdâfaa, haddini bilmektir. Haddini bilmekse, edeptir. Haddini aşmak da kibirdir. İşte, ahlâklı yaşamak, edep ile kibir uçları —ifrat ile tefrît— arasında cereyân eder. Bu uçlardan edep, hayata örnek; kibirse, ibrettir.

Gelişigüzel biraraya gelip talan peşinde koşan güruh kavgacılığından farklı olarak Osmanlının askerî savaşçılığı (mücahitlik), üstün insanî değerlerin demetlenmiş hâlini dile getiren ülküyü gerçekleştirmek üzre, savaşmağı olabilir kılacak kuvvetler ile malzemelerin teşkilâtlanmış bütünlüğüdür. Toplumun bütün maddî ile fikrî imkânlarının bahsi geçen kuvvetler ile malzemelerin teşkilâtlanmalarına hasredilmiş olmaları, kendinden önceki Türk devletleri gibi, Osmanlıyı da yekpâre bir ordu kılmıştır. Başka türlü söylersek, Osmanlının Müslüman Türk unsuru, hükümdârıyla, rençberiyle, bilgini, dervişi ve zanaatkârıyla topyekûn bir savaş gücüydü. Yalnız, İslâmöncesi Türklerden farklı olarak Müslüman, özellikle de Osmanlı Türkleri savaşmak için savaşmamışlardır. Ülkü, ülkeleri ele geçirmek sûretiyle toprakların genişletilmesi ve bu yoldan maddî servetin artırılması doğrultusundaki mücâdeleyi öngörmez.

İlk amaç, İslâm âlemini bir bayrak altında toplamak, bunun başarılamadığı durum ile zamanlarda, zorda kalan Müslümanlar ile diğer toplumların dahî korunup kollanmasıdır. Nitekim bu bildirdiklerimizin şüpheye yer bırakmaz örneklerini, 1492den itibâren ispanyadaki Müslümanlar ile Yahudîlerin Katolik istilâcılara; 1500lerin ortalarında Sumatranın kuzeyindeki Açelilerin, Portekiz; 1800lerin sonlarında da Kafkas boylarının, Rus saldırılarına karşı savunulmalarında görebiliriz.

Benzeri biçimde Lehler ile Macarlar ve İsveç kralı, tarihimizde ‘Demirbaş’ lakabıyla maruf Onikinci Karl (1682-1718) dahî, işğâle, zulme ve baskıya karşı Osmanlıya sığınmış, ondan medet ummuşlardır. İmdi, Osmanlı yurdu, tarihi boyunca, en olmayacak durum ve şartlarda bile, kolu kanadı kırılmış, aç bîilâç ve açıkta kalmış mülteciye sığınak olmuştur.

***

Şu hâlde birinci amaç, kavim, dil, ıtikât, örf, âdet ayırımları gözetilmeksizin, İslâm ülküsünde biraraya toplanabilecek cümle halklara ülkü birliğini sağlamaktı: Ümmetin barınabileceği Dârul İslâm. İkincisine gelince; bahse konu ülküyü Müslüman olmayan ellere ve halklara dahi taşımaktı. Fetholunan Dârulharb ahalisi dilediği inanç çerçevesinde yaşamağa mezundu. Hedef, kılınç zoruyla halkları Müslümanlaştırmak olmayıp onlara vaktiyle kendini Osmanlının kişiliğinde gösteren, tebârüz ettiren İslâm ahlâkını yaşatmaktı. Sorun, kişisel inançlara düğümlenmiş değildi; düzendi. Haksız kazanç – faiz -- ve onun yıkıcı sonuçlarından arındırılıp kurtarılmış toplum- siyâset- iktisât düzeni…

(Kaynak: Prof. Dr. Ş.Teoman Duralı, Omurgasızlaştırılmış Türklük, Dergah Yayınları, İstanbul, 2013, Syf: 121- 122)


Bu Yazı 1940 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar