Müslüman Türk'ün Ezanla İmtihanı
17.07.2013        

MÜSLÜMAN TÜRK’ÜN EZANLA İMTİHANI

 

 

 

Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur,

Köylü anlar manasını namazdaki duanın

Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kur’an okunur,

Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hüda’nın…

Ey Türkoğlu, işte, senin orasıdır vatanın!

Hemen herkes Ziya Gökalp’ın 1915 tarihli “Vatan” şiirinde ezanın Türkçe okunmasının önemine, “Türkçe Kur’an” tavsiyesiyle birlikte Cumhuriyet’in kuruluşundan önce dikkat çekmiştir. Kurulması düşünülen ülkede sadece Türklerin yaşayacağı düşünülmekte, din dili olarak da Türkçenin kullanılması tasarlanmaktaydı. Fakat aynı Ziya Gökalp 1908’de “Ezan” başlıklı şiirinde ezanı “Asrı Saadet”in sesi olarak nitelendirmişti.

Okunurken ezan, sanır her vicdan,

Cebrail’dir gelmiş ağzından,

Bütün İslam ümmetine seslenir.

Bir taraftan her yerde Türkçenin kullanılmasını önerirken diğer yandan söylediklerini yalanlarcasına Arapça ve Farsça kelime ve terkipleri kullanmaya devam ediyorlardı.

Fakat anlamadıkları husus etle kemiğin kaynadığı gibi İslam dininin bu milletle kaynaşmış olması idi.

Aslında Cumhuriyet kurulmadan önce yabancı ülkelerle yapılan anlaşmalarda ülkenin sosyal, siyasi ve dini anlayışının değiştirileceğine dair gizli sözler verilmişti. Böylece yabancı güçler Osmanlı İmparatorluğu’nun bir daha bir araya gelmeyecek şekilde parçalanması şartıyla Cumhuriyet rejiminin kurulmasına ve küçük bir bölgede varlığını devam ettirmesine izin veriyorlardı. İslam ülkeleri ise yapılan inkılâpların acısı ile bir daha asla bir araya gelmek istemeyecek ve birbirlerini faşistlik, milliyetçilik ile suçlayacaklardı

Cumhuriyetin kuruluşu ile başlayan kanun değişikliklerine bakılacak olursa adım adım verilen sözlerin yerine getirilmeye çalışıldığı, çağdaş bir Türk Hristiyanlığı veya Milli bir Türk dini oluşturulmaya çalışıldığı açıkça görülecektir. Cumhuriyet döneminin sözde aydınlarının kafa yapıları ise Cemil Meriç’in tabiriyle tam bir “Müstağrip”tir. Yani batılılaşmış bir doğulu…

Adım adım 1000 yılık İslam anlayışımızın Cumhuriyet devri ile rafa kaldırılması sürecine bir göz atalım isterseniz…

1923 yılında Cumhuriyet ilan edildi. 1924 ile 1928 yılları arasında bir dizi reform yapıldı. 1924 yılında halifelik kaldırıldı, laiklik kabul edildi. Medreseler kapatıldı. 1925 yılında şapka kanunu, kılık-kıyafet kanunu, tekke ve zaviyelerin kapatılması olayları yaşandı. 1926 yılında Medeni Kanun getirilerek Mecelle kaldırıldı. 1928 harf devriminin yapılmasından sonra kültür devrimleri başladı. Liselerden Arapça ve Farsça dersleri kaldırıldı ve öz Türkçeleşme hareketi başlatıldı. Dilin arılaştırılması ile Osmanlıcanın tasfiyesi yapıldı. Ardından Türk Dil Kurumu’nun kurulması. Buna bağlı olarak tarih devriminin başlaması... Bundan sonra da sıra dine geldi.

Süreci böyle görmek gerek. Önce dini kurumlar kaldırıldı. Ardından dinin kendisi ve içeriği dönüştürülmek istendi. O günün şartlarında dinde reform son inkılâptır. Önce Türkçe Kur’an gündeme geldi. Ardından hutbenin, salânın, ezanın Türkçeleştirilmesi… 1924 yılından sonrasına böyle bir pencereden bakarsanız, dini alanın dilinin ve anlamının yeniden düzenlendiği noktaya geliriz. Yani neredeyse İslam dini ile bağlantımızı sağlayan tüm köprüler atıldı.        

Tabii burada büyük bir çelişki ortaya çıktı. Din-devlet işlerini ayırıyoruz diye laikliği kabul etmiş bir yapı, doğrudan dini alanı tanzim etmeye başladı. Devlet din alanını kendi istediği şekilde düzenlemeye çalışıyor. Kur’an’ı Kerim’i, ezanı Arapça değil Türkçe okuyacaksın diyor. Ama nasıl Türkçe onu da kendisi düzenliyor. Bu uygulamaları yapan devlet aslında teokratik bir devlet olabilirdi.

19 Temmuz 1932 yılında bunun için Diyanet İşleri Başkanlığı bir genelge yayınladı; ‘Bundan sonra ezanın ve kametin Arapça okunması yasaktır’ dedi. 1941 yılına kadar yasak bu genelgeyle devam etti. 1941 yılında İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı ve Refik Saydam’ın başbakanlığı döneminde çıkartılan bir kanunla, Arapça ezan okumak, kanunen yasak haline geldi. Bu durumda Arapça ezan okuyanlara 3 aya kadar hapis ve para cezası verilmesi kanunla düzenlenmiş oldu.

Böylece 1400 yıllık bir müekked sünnet değiştirildi. İlk başta bir sünnet-i seniyyenin değiştirilmesi insanlar arasında büyük bir infiale yol açtı. Bu uygulama ne imamlar, ne müezzinler, ne de cemaat tarafından benimsenmedi. Benimsenmemesi bir yana, insanlar camilerden uzaklaşır oldu. İbadetten uzaklaşır oldu. Oysa gerekçe olarak ‘bir insan ibadetlerinde ne okuduğunu bilirse, okunan ezanı anlarsa, ettiği duanın manasını bilirse İslam’ı daha iyi anlar ve ibadetlerine daha itina gösterirdi. Camilere daha çok gelir.’ deniliyordu. Ama bunun tamamen aksi bir sonuç çıktı. Birinci etkisi bu oldu. İkincisi, bir semtte diyelim ki 4-5 tane camii var. İnsanlar camiye gitmediği için birçok cami boş kalmaya başladı. O zaman devlet, ‘her camideki üç beş cemaat için imam ve müezzin atayamam. Cemaatleri bir camide birleştireceğim’ dedi ve bir cami hariç diğerlerini kapattı. Üçüncü aşama, diğer üç cami için de ‘bu milli servet. Niye boş duruyor’ denilmeye başlandı. Bu sefer, bütün vakıf hukuku çiğnenerek, bunların bir kısmı satıldı. Bir kısmı kiraya verildi. Minareleri yıkılıp halk partisi ilçe başkanlığı, halk evleri şubesi yapılanlar oldu. Buğday deposu olarak, at ahırı olarak kullanılanlar bile oldu. Böylece camilere el konulmuş oldu.

Yasağı ihlal edenler dövüldü, sövüldü, hapishaneye atıldı. İnsanlar tavşan kaç-tazı tut oynadılar. Yüksek yerlere çıkarak jandarmayı gözetler oldular. Eğer tehlike yoksa ezanı aslına uygun olarak Arapça okudular. İşte o günkü nesil imanlarını Ashab-ı Kehf gibi 18 yıl zorluklar içinde korudular. Korkuları o kadar çoktu ki bugün bile bazıları “O günleri anlatır mısınız?” dediğiniz zaman ya hiç anlatmamakta ya da sağına soluna bakmakta, kırk defa düşündükten sonra konuşmaktadır.

Bu asil millet asla isyan etmedi. Sabırla zaferin geleceği günü bekledi. Gün gün gizli-kaçak dini eğitimlerini can-ü gönülden fahri olarak devam ettirdiler. Birçok isimli-isimsiz kahraman bu İslam davasının meşalesini el üstünde taşıyarak söndürmedi.

Bu ezanın kıymetini, bu dinin kıymetini ancak ondan mahrum kalanlar anlar. Birçok şair-yazar ezanın kıymetini bildiren yazılar kaleme almışlar ama Yahya Kemal her konuda olduğu gibi bunu da en güzel şekilde anlatmıştır. Yurt dışında konsolosluk yapmış ve ezansız yıllar yaşamıştır:

 “Biz ki minareler ve ağaçlar arasında ezan seslerini işiterek büyüdük. O mübarek muhitten çok sonra ayrıldık. Biz böyle bir sabah namazında anne millete tekrar dönebiliriz. Fakat minaresiz ve ezansız semtlerde doğan, Frenk terbiyesiyle yetişen Türk çocukları dönecekleri yeri hatırlamayacaklardır.”

Ezan İslam dininde niçin bu kadar önemli ve hükmü nedir?

Ezan, Müslümanlığın şiarı haline gelmiş müekked bir sünnettir. Ezan aracılığıyla halka hem namaz vaktinin girdiği ilan edilmekte, hem de Allâh’ın büyüklüğü, Peygamberimizin O’nun kulu ve elçisi olduğu ve namazın kurtuluş yolu olduğu ilan edilmektedir.

Ayrıca o beldenin bir İslam beldesi olduğu ezanla birlikte ilan edilmektedir. Kurtuluşa gelince;

Uzun mücadelelerden sonra 1950 yılında iktidara gelen Demokrat Partinin ilk icraatı ezanın Arapçaya çevrilmiş olmasıdır. Rahmetli Adnan Menderes’in çok inançlı biri olması, halkın ona çok büyük teveccüh göstermesi, ayrıca seçim gezileri esnasında halkın ekmek, su, para istemek yerine ilkönce ezanın aslına çevrilmesini istemesi sonucu konuyu hemen ele almış, 16 Haziran 1950 günü ezan 32 yıl aradan sonra Arapça okunmağa başlamıştır.

Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın “ilk iş olarak ezanı Arapçaya çevirirsek CHP’nin eline koz vermiş oluruz. Acele etme, sonraya kalsın” şeklindeki itirazlarına karşın Menderes’in birkaç gün küsüp ortadan kaybolduğunu, bazı rivayetlere göre istifa ettiğini, Bayar’ın onu Mersin’de buldurarak “Tamam, gel halledelim şu işi, diye çağırdığını, Prof. Şerafettin Gölcük bu bilgiyi bizzat Celal Bayar’ın ağzından duyduğunu söylemiştir. Eğer ezan o hengâmede Arapça çevrilmiş olmasaydı bir daha çevrilemezdi denmiştir.

İşte ezanın hürriyetine kavuştuğu o gün; Hz Peygamber (sav)’in vefatı sonrası Bial-i Habeşi hazretlerinin Şam’a yerleştiği, halife Hz. Ömer’in daveti üzerine Medine-i Münevvere’de sabah ezanını okuduğu esnada Medinelilerin ağlaşarak sokaklara döküldüğü gibi, Türkiye’mizin tüm şehirlerinde insanlar ağlaşarak sokaklara dökülmüşler, Hz. Bilal-i Habeşi’nin ezanı ağlamaktan okuyamadığı gibi okuyamamışlar, hıçkırıklar boğazlarına düğümlenmiştir.

Halk Rahmetli Adnan Menderes’in yıllar sonra zaman zaman yaptığı hatalardan bahsedildiğinde “ O ezanı Arapça okuttu, gerisi önemli değil” derken, diktatör anlayış Menderes’ i ipe götürürken en büyük hatasının ezanı Arapça olarak okutmasını gösteriyordu. Demokrasi İslam’ın özünde vardır. Halkımız onunda bilincindedir, diktatörlüğünde…16 Haziran 1950 tarihinde DP’nin teklifi, hatayı yapan CHP’nin de desteklemesiyle, yani oy birliği ile ezan hürriyetine kavuşmuştur. Bu tarihte asli şekliyle tekrar okunmaya başlanan ezan, İnşaallah kıyamete kadar susturulamayacaktır...

Netice İslam’ın her türlü şeairinin, temel taşlarının korunmasının ne kadar önemli olduğunu bilmeli, içinde olduğumuz özgürlük ortamını değerlendirerek İslamı en güzel şekilde yaşamalıyız.

Ne demişler; “Ol mahiler ki derya içredirler de, deryanın kıymetini bilmezler” olmasın.

                                                                                             Muhammed ACIYAN

                                                               


Bu Yazı 3356 Defa Okunmuştur.

Yazıya Ait Fotoğraflar

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar