Mütevazi Bir Cihangir: Yavuz Sultan Selim
21.08.2013        

MÜTEVAZİ BİR CİHANGİR: YAVUZ SULTAN SELİM

Koray Şerbetçi

      

   Miladî takvimler 1514 senesinin 14 Ağustosunu gösterirken, Anadolu’nun doğusunda, yanmış tarlalar ve kapatılmış su kuyularının bozduğu sinirlerin az önce patlattığı tüfek ve piştovlarının sesleri durmuştu ama öfkeli Yeniçerilerin tezahüratları devam etmekteydi. Padişah, mermilerin deldiği otağından çıkarak bu sinirleri gerilmiş öfkeli askerlere gözü pek, kararlı ve onlardan daha öfkeli bir biçimde seslendi;  “Dönmek isteyen dönsün. Ben düşmanla savaşmadıkça geri dönmem. Saltanat yükünü de düşmanla savaş için yüklendim. Karşılaşacağınız güçlükleri saltanatı kabul etmeden evvel size saymıştım da hepsine katlanmaya söz vermiştiniz. Fakat şimdi sözünüzden dönüyorsunuz. Dönmek isteyen kimseye mani olunmayacaktır. İsteyen dönsün! ” Biraz önce hükümdarının çadırını mermi ile delen öfkeli kalabalığın yürekleri ve onurları,  bu kez yalnızca bir kişinin keskin sözleri ile delik deşik edilmişti. Koca bir orduyu sözleriyle dile getiren bu kişi Yavuz Sultan Selim’di.

         Sultan I.Selim’in bu hitabından 102 sene sonra, dedesi Kazasker, babası Şeyhülislâm ve kendisi de Anadolu Kazaskeri olan Bostanzade Yahya Efendi,  kalemini mürekkep hokkasına batırdıktan sonra Tarih-i Saf ve Tuhfetül Ahbab adlı eserinin yeni bölümünü yazmaya koyuldu;   “ Osmanoğullarının Dokuzuncusu, Sultanlık Ülkesinin Uçan Doğanı Sultan Selim Han Gazi’dir.”  Bu iddialı serlevhadan sonra Sultan I.Selim’in yani Yavuz’un fizikî ve ruhî portresini çizmeye başladı; “ Babası Sultan Bayezid Han’ın sağlığında tahta çıktı. Olgun, bilgin, şair, erdemli, heybetli, cesaret örneği, cihangîr, eşsiz ve benzersiz bir sultandı.(…) Ak tenli, orta boylu imiş. Devlet işlerinin yürütülmesinde vezirlere danışma gereği duymayarak Allah tarafından kendisine ilham edildiği üzere uygulamada bulunurmuş. Uzun tasarılardan sonra giriştiği fetihler sayısızdır. Heybette, ululukta benzeri yoktu. Katı yürekli ve yiğitti. Aslanlar gibi düşmanın üzerine atılır, kılıçkıran gibi dinsizlerin yüreğine vururdu.”

     Bostanzade Yahya Efendi’nin bizlere verdiği Yavuz Sultan Selim Hakkında ruhî ve fizikî ipuçlarını da alarak bu önemli tarihî portrenin peşinden gidelim;

Saltanatı Müddeti ve Aksiyonu Ters Orantılı Bir Hükümdar

         8 yıl, 5 aydan 2 gün eksik saltanat süren Yavuz Sultan Selim, saltanat süresine ters orantılı bir atılganlıkla, Osmanlı Devleti’nin sınırlarını devraldığının 2,5 katına çıkarmıştı. Hem de bu fetihler, kısa saltanat süresinin yarı zamanı olan dört yılda (1514-1518) gerçekleşmişti.  Yavuz Sultan Selim, dedesi Fatih ve oğlu Kanuni Sultan Süleyman’ın aksine ağırlığı batıya değil, doğuya vermişti.  Zira Yavuz Sultan Selim, güneşin battığı iklimleri yani Avrupa’yı tek elde toplamaya gayret eden Charles-Quint’e karşı sağlam durabilmenin ve Osmanlı Devleti’nin “adalet” kavramından sonra ikinci varoluş sebebi olan “Gaza” politikasının yüzünün dönük olduğu batıya yönelebilmenin yegane şartını devletin gövdesini sağlam bir zemine oturtmaya bağlıyordu. Bu ana neden yanında Yavuz, ikinci olarak da siyasî ve mezhebî anlamda parçalı bir tablo halinde olan  İslam alemini birleştirmek idealini gütmekteydi. Bu sebeple Yavuz Sultan Selim, hem yıkıcı politikaları ile Anadolu’daki siyasal zemini Osmanlı aleyhine sarsan İran’da egemen Safevî Devletine hem de Safevîlere destek veren ve elinde tuttuğu Halifelik makamına doğru orantılı güç göstermeyen ve İslam alemini koruyamayan Mısır Memluklü devletine karşı büyük bir sefere girişmiştir. Çaldıran, Mercidabık ve Ridaniye savaşları ile üç yıl içinde Batı İran, Güney Doğu Anadolu, Suriye, Filistin ve Mısır’ı doğrudan Osmanlı bayrağı altına alan Yavuz, böylece Osmanlı egemenliğini Afrika kıtasına da taşımış, ileride “Mağrip ocakları”  adını alacak ve Kuzey Afrika İslam varlığını İspanyol istilasına karşı koruyacak sistemin temellerini atmıştır. Yavuz’un attığı bu tohumlar, oğlu Kanunî devrinde zirveye erişecek olan Akdeniz Türk egemenliğinin de zemini olacak, Avrupa neredeyse Türklere sormadan bu kadîm medeniyet havzasında kayık bile yüzdüremeyeceklerdi.

 İslam Dünyası Tek Vücut

          Doğuda Safevî  Devleti’nin gücünü kıran Yavuz Sultan Selim,  güneyde Mısır Memlûklü Devleti’ni tarih sahnesinden silmiş, böylece Yakın Doğu’da fiilen İslam birliğini kurmuştu. Mısır’da sekiz ay kalan Yavuz Sultan Selim,  kendisini tebrik etmeye gelen Arap kabile şeflerini güler yüzle kabul etmişti. Bu esnada Mekke ve Medine’nin sorumluluğunu üstlenmiş olan Şerif Ebu Berekât, oğlu Şerif Ebu Nümey’i Yavuz’a yollayarak hem Osmanlı’ya bağlılığını bildirdi hem de Mekke-i Mükerreme’nin anahtarı ile mukaddes emanetleri kendisine takdim etti.  Böylece mukaddes beldeler de Osmanlı koruması altına girmiş oldu. Yavuz, Mekke şerifinin kendisine önerdiği  “Hakimü’l Harameyn” ünvanını kabul etmeyerek “Hadimü’l Harameyni’ş Şerifeyn”  (Mekke ve Medine’nin hizmetkârı) ünvanı ile Cuma namazında hutbe okuttu.  Böylece Osmanlı Devleti, doğal olarak İslam dünyasının manevi hâmisi oldu. Bunun yanında fiilen Osmanlı’da vücut bulan “Hilafet” makamı, sembolik olarak da  Yavuz Sultan Selim aracılığı ile  Osmanlı’ya geçti. 3 Mart 1924 tarihine kadar da Osmanoğullarının elinde kaldı. Kısacası İslam dünyası Yavuz Sultan Selim’in gayreti ile mezhebî ve siyasî farklılık gösteren İran’ı hariç tutarsak, fiilen ve mânen Osmanlı bayrağı altında tek vücut hale gelmiştir.

Yavuz Sultan Selim ve Aleviler

       Yavuz Sultan Selim’in eleştirildiği konuların en başında, kendisine isnad edilen “Alevi kıyımı” dır.Önce ifade etmek gerekir ki, Alevi tabiri 19.asıra dek Hz.Ali evladının soy mensubiyetini ifade için kullanılırken bu asırdan sonra mezhebî bir mensubiyeti anlatmak için kullanılmıştır. Yavuz Sultan Selim’in öncelikli politikası olarak ele aldığı “Safevi Devleti”nin Anadolu’daki gücünü kırmak meselesi, günümüzde saf bir mezhep savaşı olarak algılanmaktadır. Oysa hükmü peşinen vermek gerekirse, bu bir siyasal güvenlik sorunudur. 1501’de Akkoyunlu Devleti’ni yıkarak Şah İsmail tarafından kurulan  Safevi Devleti, İran, Azerbaycan ve Doğu Anadolu’da egemen hale gelmişti. Safeviler resmi mezhep olarak Şiî-Caferi mezhebini kabul etse de, ünlü Rus Türkolog Irene Melikoff’un ifade ettiği gibi aslında 12 İmam Şiiliği ile Oğuz şamanizminin karşımı olan bir öğretinin davasını gütmekteydiler. Anadolu’daki merkezi idare ile arası hoş olmayan hoşnutsuz göçebe kitlelerin  desteği ile kurulan bu yapı, kendini “Kızılbaş”, devletini de “Devlet-i Kızılbaşan” olarak adlandırırdı. Şah İsmail, Kızılbaş adı verilen ve Anadolu’da oturan göçebe ve hoşnutsuz Türkmen oymaklarına yönelik siyasi-dini propagandasında başarılı olunca, Osmanlı için siyasi bir deprem yaşanmıştır. Bilhassa Nur Ali Halife ve Şahkulu isyanları bu depremin en hissedilir ve yıkıcı olanıdır. Daha şehzadeliğinde bunu fark eden, babası Sultan II. Bayezid’i uyaran ve hatta onun yeterli tepkiyi vermediğini görünce babasına karşı diklenen Yavuz Sultan Selim’dir. Bu sebeple tahta geçince önceliği bu soruna vermiştir. Hemen İran’a sefer düzenlenmiş, 1514’te Çaldıran Savaşı ile Safevileri mağlup ederek, devleti bu siyasal depremden kurtarmıştır. İşte Yavuz’a yöneltilen eleştiri tam burada düğümlenir. Yavuz Sultan Selim’in Anadolu’da 40 bin Alevi’yi sırf mezhebi bir taassupla kıyıma uğrattığı iddia edilir. Bu iddia birkaç noktadan temelsizdir. İlk olarak 40 bin rakamı kesin değildir. Bu ifade yalnızca İdris-i Bitlis’nin “Selim Şahnâmesi” adlı eserinde yer alırken, diğer hiçbir kaynak bunu vermez. Ayrıca 16.yüzyılda Anadolu’nun önemli kentlerinin bile 3-4 bin nüfuslu olduğu, bir köyün ortalama 10-15 haneden ibaret olduğu dikkate alınırsa, Yavuz’un yaptığı iddia edilen kıyımda 10-15 kentin ve 1000-2000 köyün yok olması gerekir ki, o döneme ait en nesnel kayıtlar olan vergi sayımlarında böyle bir düşüşün izine rastlanmaz.  İkinci olarak, Yavuz’un Anadolu’da cezalandırdığı “Kızılbaş”ların mezhebî bir cadı avı olmadığını kesin olarak söyleyebiliriz. Devletin cezalandırdığı kimseler yalnızca siyasî olarak devlete başkaldıran, İran-Safevi devleti adına Osmanlı kuvvetleri ile silahlı çatışmaya girenlerdir.  Zira “Kızılbaş” tabiri yukarıda ifade ettiğimiz gibi bir mezhep mensubiyetinden öte Safevi Devleti’nin ideolojisinin militanlarını ifade için kullanılır ki, bu da bu cezalandırmaların mezhebi değil, siyasi bir hamle olduğunu, bir güvenlik meselesi olarak algılanmasının daha doğru olacağını gösterir. Eğer Yavuz Sultan Selim böyle mezhebî bir temizlik yapacak olsaydı, yine 12 İmamcı Şii inancına mensup bir tane Bektaşî Osmanlı topraklarında kalamazdı. Oysa o dönemde Bektaşîler Osmanlı sisteminde resmi ve kabul görmüş halde varlıklarını sürdürmekteydiler. Ayrıca, yine Osmanlı ülkesinde bilhassa Suriye Lübnan’da yaşayan Dürziler ve Nusayriler gibi marjinal Şii inanç grupları da böyle bir takibata uğramamışlardır ki bu noktalar Yavuz’a yönelik mezhepsel kin iddialarını temelden çürütmektedir. Bu iddialar bilhassa batılı tarihçiler tarafından ileri sürülür. Batılılar, Osmanlı’nın Safevi yanlısı oymaklara karşı giriştiği bu siyasi hamleyi, 1574’te Fransa’da Katoliklerin St.Barthelemy Yortusu’nda Protestanlara karşı giriştiği ve sonraki günlerde on binlerce Protestanın ölümü ile sonuçlanacak olan St. Barthelemy katliamına benzetmek istemektedirler ki, bu da anlaşılacağı üzere suçluluk psikolojisinin “herkes yapıyor” türünden bir savunma mekanizmasıdır.

Ruhun Emrinde Bir Kol

      “Yavuz” ünvanını alan Sultan I.Selim, sert mizaçlı bir hükümdardır. Ama bu yönü onu, derine bakmaktan ve dışarıda ne kadar katı ise içeride de o kadar hassas olmaktan alıkoymamıştır. Vezirlerinin dîvân toplantılarına ceplerinde vasiyetleri ile katıldığı bir hükümdar, devrin alimlerinden Kemal Paşazade’nin atı su birikintisine basıp sultanın kaftanını çamura bulayınca öfkelenmek şöyle dursun ; “ Alimlerin atı ayağından üzerime sıçrayan çamur, bana şeref ve öğünç vesilesidir. Bu çamurlu kaftanımı ölünce sandukam üzerine örtsünler.” diyebilmektedir. Kendisini İran seferinden caydırmak isteyen çok sevdiği Hemdem Paşa’yı hemen oracıkta idam ettiren, Mısır seferi dönüşünde at üzerinde konuşurlarken valiliğin bir Mısırlı Çerkez beyine verilmesini eleştiren Yunus Paşa’nın kellesini hemen kendi elleri ile uçuran Yavuz, karşısında İslam’ın adalet ilkesi adına kendisine inanılmayacak çıkışlar yapan Zembilli Ali Efendi’ye ise azami hürmetkârdır ve hiddetini dizginleyebilmektedir. Bir gün Yavuz Sultan Selim, Enderun ağaların kızıp idamların hükmeder. Ağalar gidip Zembilli’ye yakarırlar. Müfti efendi Yavuz’un huzuruna çıkar ve affedilmelerini ister. Yavuz’un duruma canı sıkılır ve bunu bir din meselesi değil devlet işi olduğunu hiddetle söylemesine rağmen, Zembilli Ali Efendi bu hükmün padişahın dinini tehlikeye atacak hamle olduğunu ve İslam’a aykırı olduğunu söyler. Enderun ağaları bağışlanmakla kalmaz, görevlerine bile iade edilirler. Yine buna benzer bir hal, Yavuz’un hiddetle İstanbul’un Rum ahalisinin ya Müslüman olup ya kenti terk etmelerini istemeleri üzerine Zembilli Ali Efendi’nin sultanın karşısına dikilerek hem Osmanlı Kanunu hem de İslam adına böyle bir şeyin olamayacağını görmekteyiz. Yavuz, bu olayda da hükme boğun eğmiş ve Rum ahaliye dokunmamıştır.

        Yavuz Sultan Selim, pazusu güçlü olduğu kadar ruhu da hassas, düşmanına karşı ne kadar başı dikse İslam ve adalet karşısında bir o kadar boynu eğik bir hükümdardır. Dört senede muazzam topraklar fetheden Yavuz, İstanbul’a dönüşünde büyük kendisine büyük merasimler düzenlendiğini ve halkın karşılamaya çıktığını öğrendiğinde bu derece gösterişten kaçındığından saraya gece gizlice girmiş ve herkesi hayrette bırakmıştır. Unutulmamalı ki, kendisini “Tanrı” sayan firavunların beldesini alan Büyük İskender, bu güçten başı dönüp kendini “Tanrı’nın oğlu” ilan etmişken, Osmanlı hükümdarı Yavuz Sultan Selim, cihangir yanı ile fethettiği firavunların beldesinden mütevazi bir kulluk bilinci ile dönmeyi başarabilmiş bir gönül insanıdır da. Bir şiirinde kendini tanımlarken düşmanlarını kasten “Şîrler bile pençe-i kahrımda olurken lerzan” yani “aslanların öfke pençesi altında titrediği” bu büyük cihangir, Mısır’da yaptırdığı sarayının duvarına “El mülkü Li-ihahi” (mülk Allah’ındır) diye başlayan kendi Arapça şiirini yazdırabilmiş ve şiirin sonuna da “Hadimü’l fukara Selim” (Yoksulların hizmetkarı) diye imza atabilmiş bir denge insanıdır.

       Sade giyinmeyi seven, özel yaşamında mahcup, bilhassa Farsça olmak üzere Arapça’ya vakıf, derin bir şair, geceleri saatlerce kitap okuyan bu büyük asker ve cihangir sultan, “Yavuz” lakabı ile Türk ruhunun “güç” sembolü olabilmiştir. Biz burada ne anlatırsak anlatalım, şu bilinir ki güce sahip olan tüm imparatorlar, yaşamlarında bu baş döndürücü iksirin bir yudumuyla  kendilerinden geçerler ve elbette  özel bir varlık olduklarını düşünürler. Ama gücün sağladığı tüm bu sanal dünya, ölümle birlikte tuzla buz olur. Zira ölüm herkesi eşitler. İşte şimdi tam bu noktada Yavuz’un ölüm meleği ile karşılaşınca takındığı hal ise bütün bir ömrün hülasasıdır. Gerçek olanda buradaki duruştur.

     Yavuz Sultan Selim, sırtında çıkan “şir-pençe” adlı bir tür çıbanın etkisiyle sağlığını yitirir. Çıbanı önce önemsemeyen sultanın sağlığı günbegün bozulur. İstanbul’dan ayrıldığında Çorlu yakınlarında iyice güçten düşer. Hekimler tedaviye başlar ama sonuç alınamaz. Yaklaşık iki ay yatan Yavuz Sultan Selim, 22 Eylül 1520’de nedimi Hasan Can ile son kez sohbet eder.

-       Hasan Can bu ne haldür?

-       Sultanım Cenab-ı Hakk’a teveccüh idüp Allah ile olacak zamandır

-       Hasan Can, bunca zamandan berü bizi kimün ile bilür idin?

      Bu konuşmadan sonra Hasan Can Yasin suresini okumaya başlar. Hasta sultan da beraber sureyi okumaya başlar. Hasan Can “Selamun kavlen min Rabi’r-rahim” ayetine gelince sağ elinin şehadet parmağını kaldırmış ve hayata gözlerini yummuştur.

        

Kaynaklar

Tarih-i Saf (Duru Tarih), Bostanzade Yahya Efendi.

Müneccibaşı Tarihi, cilt II.

Netayicü’l Vukua, cilt I-II

Büyük Türkiye Tarihi, Yılmaz Öztuna

Uyur İdik Uyardılar, Irene Melikoff


Bu Yazı 2640 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar