Ne Yazıyoruz?
01.07.2014        

NE YAZIYORUZ?

Hüseyin Tunç

 

 

Gaz lambasının yarı karanlık aydınlığında, elleri şakaklarında hayran hayran Binbir Gece Masalları'nıdinleyen, dinlerken de hayallerince süsledikleri renkli dünyalarda gezinen çocuklar nerelere saklandılar? Bir rüzgâr gibi gelip geçti saflık günleri… Bir zamanların kabullenilmiş neyi varsa, bir ağacın en ince dalına şöyle konup kalkan göçmen kuş gibi uçup gitti uzak diyarlara. Mekânda ve zamanda çok yol aldık. Karşımıza çıkan her dar geçitte bir parçamızı bırakıp koşmaya devam ediyoruz. Kışın sıcak, yazın serin tutan sohbetlerimiz dağların ardında kaldı.

İletişim teknolojileri o kadar kısa bir sürede o kadar hızlı gelişti ki; başımız dönmeye bile fırsat bulamadı.

Köy odalarında, kıraathanelerde şen şakrak, belki incir çekirdeğini doldurmayan ama insanı sımsıcak kuşatan muhabbetler vardı. Ahır kokularını toprağın ve yaprağın kokusuyla karıştırıp insan kokusu ile harmanlayan rüzgârda yanakları al al olan masum yüzlü çocukların saflıkları sorgulanmazdı o zamanlar.

Kış akşamları sobanın gürül gürül yanarken çıkardığı sese eşlik eden, kapı arkasındaki çekirgelerin tiz sesleri en güzel musikilerden biriydi. Patlatılan mısırların çıkardığı çat pat sesler heyecanlandırırdı bizi. Kesilen karpuzların kabuğunu sıyırdığımızda kabak tadı almazdık.

Komşu oturmalarına giderken karanlık sokaklarda dört bir yana sallanarak ilerleyen el fenerinin ışığı iletişim kanallarımızdan biriydi.  

Sonra hızla değişti her şey! Eskiye dair ne varsa ışık hızıyla kaybolup gitti. Gelin arabası olmaktan önce atlar, sonra traktörler vaz geçti. Artık son model uçaklara doluşup, hop orada hop burada buluyoruz kendimizi. Köy odalarında, mahalle sokaklarında, kapı aralarında, balkonlarda yapılan sohbetlerle birlikte, “evvela selam eder, büyüklerin ellerinden küçüklerin gözlerinden öperim” diye başlayan mektuplar, “Alo Adana çekil aradan!” dedirten yazdırmalı telefonlar, tebrik kartları, telgraflar bir bir terk-i diyar eylediler. Gidenler unutuldu ve onları hatırlamaya vakti yok kimsenin.

Yavaş yavaş yürürken aniden fena halde acelemiz olduğunu hatırlayıverdik sanki.

Ah yüzlerce yıl ne tembellik etmişiz, ne rehavet… Yükselmemiz lazım. Hemen! Yüksek binalara, parça tesiri yüksek sözlere acayip ihtiyacımız var artık.

Hımmm… Çok koşuyor, çok çalışıyor, çok kazanıyoruz. Fakat kısa sürede çabuk yorulduk, çabuk ihtiyarladık. Ne çok şey duyup, ne çok şey söyledik. Ne çok şey gördük. Çokluk içinde yokluğa düşüverdik. Yalnızız şimdi. Güvenecek üç beş samimi dosta köpekler gibi ihtiyacımız var. Ne başımızı okşayan var, ne başını okşadığımız bir çocuk. Şimdi tuşları okşuyoruz. Tuşlar her şeyimiz. Sarılıp yatıyoruz, sabah kalkınca yüzümüzü tuşlara sürerek temizliyoruz. Tuşlar aşkımız, tuşlar kahramanımız, sevgilimiz, akrabamız, eşimiz, dostumuz…

Tuşlarrrr! Gece rüyamızda gündüz hayalimizde… Kokusuz ve korkusuz tuşlar…

Kaygısız ve arsız! Orta malı tuşlar. Sere serpe açtık neyimiz varsa…

Sosyal medya bizi çok uzaklardaki insanlarla, tanıdığımız tanımadığımız, sevdiğimiz sevmediğimiz birçok insanla iletişime geçirdi. Artık çok daha fazla insanla irtibat halindeyiz. Katlamalı ve abartılı olmayı sevdirdi sosyal medya bize. Yazıyoruz durmadan… Görüntülerimizi yüklüyoruz. Okuyoruz, izliyoruz. Yanımızdakiler bize, biz yanımızdakilere susuyoruz. Bakmıyoruz, bakışmıyoruz.

Masada dört kişilik bir aile; anne, baba ve iki çocuk… Yemek bekliyorlar… Çocuklar kafalarını iyice kucaklarına yaklaştırmışlar, parmakları ekranların üzerinde dörtnala gidiyor. Anne pencereden resimler çekip Facebook'a yüklüyor. Babanın elinde ipad, Youtube’a yüklediği videonun kaç defa izlendiğini kontrol ediyor.

Yemekler geliyor, masanın üzerine yerleşiyor. Acele yok! Yemekler bekleyebilir. Önce yemeklerin bir kaç açıdan fotoğrafı çekilmeli, tek tek bütün sosyal medya kanallarından paylaşılmalı.

“Hey bakın! Buradayız, görün bizi, ne yediğimizi…”

Yemek esnasında da çok önemli ve acil bir haber bekleniyormuş gibi eller hızla ekranlara uzanıp, hızlı hızlı tuşlara basılıyor.

Kaç kişi görmüş, kaç kişi beğenmiş, kaç kişi paylaşmış?

Çocuklar çok daha yetenekli. Tek elde çatal ile yemek yenirken diğer elde sosyal paylaşımlar aralıksız devam ediyor. Bakmadan yazabiliyor keratalar.

Derste, toplantıda, direksiyonda, sinemada, tatilde, otelde… Olduğu yerde değil kimse. Yedi gün yirmi dört saat… Oku beni, gör beni, beğen beni, takip et beni…

Pencereden at beni

İn aşağı tut beni…

Bir okuyup, bin yazıyoruz. Beynimiz gürültü içinde… Zihnimiz hortum gibi… Gözlerimiz fıldır fıldır…

Selfieler, kuş sütü eksik sofralar…

Bu toplumsal bir salgın, rahatsız edici bir bağımlılık değil mi?

Hadi evimize, komşumuza dönelim, biraz muhabbet edelim desek; kim takar?

İnsanın iyi yolda kullanması halinde iletişim teknolojileri çok faydalı ve etkili araçlardır. Kötüye kullanırsak, zamanı yok eden, insanı değersizleştiren, değer üretmeyi engelleyen birer canavar.

 

 

 

 


Bu Yazı 4844 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar
  • ÖZMEN 20.09.2014 13:29:38
    BİR İNSANIN KALBİNİ İNCİTMEK VE KIRMAK KÖTÜ OLAN BİRŞEYDİR. KALP KIRMAK DEMEK KABEYİ YIKMAK DEMEKTİR
  • ÖZMEN 20.09.2014 13:19:24
    BU HRİSTİYANLAR KENDİLERİNİ NE SANIYORLAR?ACABA!
  • ÖZMEN 20.09.2014 13:16:25
    MÜŞRİKLER YANİ ALLAHA İNANMAYAN VARLIKLAR BİZLERİDE KAFİR YAPMAYA ÇALIŞTILAR AMA GÜZEL VE İYİ DÜŞÜNMEDŞKLERİ BELLİYDİ ZATEN
  • ÖZMEN 20.09.2014 13:06:10
    TEFEKKÜR DERGİSİ İÇİN SİZE ÇOK TEŞŞEKÜR EDERİM
  • ÖZMEN 20.09.2014 13:03:29
    IŞIKTA GÖREMEZSEK NE YAZDIĞIMIZI NERDEN BİLELİM?