Neden Düşünemiyoruz?
..        

Aslımıza bakılırsa topraktanız. Elementlerden geldik. Bir çivi yapacak kadar demir, bir kibrite yetecek kadar fosfor, Birkaç kalıp sabuna yetecek yağ var bünyemizde. Ama bu maddi varlığımız görünende görünmeyeni; maddede manaya ayna olur. Bir kilo üç yüz gram kadar olan beynimiz tüm alemi içindekilerle beraber kavrayacak bir çapa sahip.

Yemyeşil bitkilerle, rengarenk çiçeklerle çevirili güzellikler karşısında hayretteyim.. Havadan, sudan, ışıktan yemekler pişirtiriliyor, şerbetler kaynatılıyor ve tatlıların hazırlanışını hayretle izliyorum. Bahçede sessiz sedasız çalışıp duran şu ağacın yaprağına girmek için sabırsızlık içindeyim. Ya ben atom kadar küçülmeliyim, ya da yaprağı dünya kadar büyütmeliyim ki oradaki zerre denen atom ve moleküllerin faaliyetlerini görebileyim. Dünya kadar büyüttüğüm sessiz sedasız duran yaprağın içindeki baş döndürücü faaliyetleri fark etmeye başladım. Sayısız hava zerreleri içeri dolarken bir o kadarı da dışarı çıkıyor. Aynı hareketlilik köklerde de yaşanıyor. Toprağın içindeki bakterilerden atomlara uzanan faaliyet zinciri hayret uyandırıyor. Köklerden gelen su molekülleri ile uzayın derinliklerinden gelen güneş ışığının klorofil eşliğinde fotosentez olayı bunca karmaşıklığa rağmen karışmadan ve aksatılmadan yürütülüyor.. Bizim için hayat için zaruri şekerler bu faaliyetlerin neticesinde hazırlanıyor.
Yaprağın çiçeğin, kök ve gövdenin sessiz sakin görünür yüzünün arkasında görünmeyen zerre- lerin muazzam faaliyeti varmış meğer! İşbirliği ve dayanışmanın, yardımlaşma ve kucaklaşmanın en harika bir örneğiydi sergilenen. Dokunan yaprak- larda açan çiçeklerde, inşa edilen meyvelerde atomlar çalışıyor. Bitkiler kendisi oradan beslendiği gibi, tüm hayvanların ve insanların yiyecekleri, hatta soludukları hava bile, ya doğrudan, ya da dolaylı olarak, bitkilerin içindeki tezgahlardan çıkan ürünlerden çıkıyor.
Zihnimi bir an için bu düşüncelerden alıyorum. Aldığımız bir nefesin, boğazımızdan geçen bir lokmanın, yahut gözlerimiz önünde türlü türlü güzellikler sergileyen ovaların ardında nice aşçılık hünerlerini ve terzilik sanatlarını niçin göremi- yorum diye kendime sormaya başlıyorum. Bir an bile durmaksızın sürüp giden bu faaliyetleri neden her zaman fark edemediğimi soruyorum kendime.
Ülfet denen alışkanlık perdesi zihnimi kapatmış. Günlük işlerin yoğunluğu ve alışkanlık perdesini hayret ve merak duygularımı törpülemiş. Fikrim dağılmış, zihnim günlük işlerin etkisi ile bin parça olmuş. Latifelerim sönmüş maneviyattan yeterli ölçüde zevk alamaz hale gelmişim. O vadide hakimane kulaç atamıyorum. Mükemmellikten ödün verilmeden yürütülen bu işlerin Sanatkarı görünmese de sanatı ve sanatının eserleri gözümün önünde. Hiç durmadan faaliyet gösteriyor. Ama ben bunlardan habersiz yaşıyorum. Hayret duygularım dumura uğramış. Ben ki okumayı ve düşünmeyi bilen yegane varlığım. Yaratanın ilk emri “oku”maya muhatap benim. Ülfet ve dikkatsizliği tefekkürle aşmaya çalıştım. Gaflet gömleğini giymiş kalbimi, küflenmiş aklımı işletmeye çalıştım.
Bir mahlukta ilahi isimlerin tecellerini seyrede- biliyorsak, ondan faydalanıyoruz demektir, hem de en ileri manada. Bu fayda sadece cismimize ve fani dünya hayatımıza bakmıyor, ruhumuzu yüceltiyor, aklımızı kemale erdiriyor. Karanlıklar içine gömülmüş aklımı marifet iklimi ile temizlemeye çalıştıkça sırlar ülkesinde yolcu olduğum daha belirgin bir hal aldı. Define arayıcısıyım. Her bir tecelli, tevhid delili bir hazine. Yükselebildikçe yükselebilme istidadı bende. Yolcu olduğumdan emindim artık. Kazandığım bu haleti muhafaza etmek, gafletle düşmemek en büyük bir maz-hariyet. Nereye baksam şimdi O'nun sıfatlarını görebiliyorum. Çünkü mârifet yollarını tarif eden söz mûcizesi kitaplar aklımın elinde bir rehber. Yeni bakış açısı ile her şeyin olağanüstü anlam ve değer kazandığının farkına varmaya başladım.
Şöyle düşündüm: Kalem kendi için yazmıyor; göz kendi yolunu görmüyor; ağaç kendisine meyve hazırlamıyor ve ayak kendi işine koşmuyor. Ben de kendim için yaratılmadım. Bir maksat için buradayım. Kainattan Yaratanını soran bir yolcu- yum. Okumayı bilmeyene okumayı öğret- mek, yani güzelliklerin farkında olmadan yaşayanlara yaratılış vazifesini hatırlatmak aslî görev. Gerçeğe ışık tutmak vazifem olmalı.
Sonra dikkatimi kendi özelliklerime çevirdim.. Her insan gibi yükseldikçe yükselebilme istidadımı farkettim. Merdivenler hazır ama zirvelere yol almak için engeller çok. Başta nefsim dünya zevkleri ile pusu kurmuş. Yüzünü tembelliğe çevirmiş olan nefsim yolcu olduğumu unutturmak için elinden geleni geri bırakmıyor.
Yolcuyum ama yol tehlikeler dolu. Bu sırlar ormanının her ağacı ardında bir düşman pusu kurmuş marifete giden yolda. Her bir ihtiyaç ayrı bir tuzak haline gelmiş. İhtiyacın yüzlere binler çıktığı kesret dünyası beni vahdete ermekten alıkoyuyor.. Gölgeler kendini gerçek diye satmak istiyor. Yaldızlı oyuncaklar beni kendine çağırıyor. Nefsim, can düşmanlarımla işbirliği hâlinde. Ben, O'na tek olana ulaşmak, kesretten vahdete ermek için çabalıyorum. Beni aldatıp, başka yollarda yürütmek isteyen tuzaklara takılmadan gerçeğe doğru yürümek istiyorum.


Bu Yazı 2775 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar