Neo Osmanlıcılık Değil,Türk İslam Medeniyetinin Yükselişi
..        

Türkiye'de büyük bir değişim yaşanıyor. Güdülecek sürü olarak görülen, cahil çoğunluk diye beğenilmeyen, karını zararını bilemez diye hafife alınan, göbeğini kaşıyan bidon kafalılar denilerek aşağılanan, horlanan sessiz çoğunluk uyanıyor, gelişiyor ve hızla yükseliyor. Kendinilerini elit- seçkin insanlar olarak gören ve millete efendilik taslamaya çalışan aristokrat zümreler ise hızla mevzi kaybediyor. Sosyal dengeler değişiyor. Aşağıdaki- ler yukarıya doğru, yukarıyı işgal edenler ise aşağıya doğru konum değiştiriyor.

Savaştan ve kavgadan başka şeyden anlamaz denilen Anadolu insanı, artık çok çalışıyor, üretiyor, tasarruf yapıyor, yatırım yapıyor, daha çok kazanıyor, zenginleşiyor… Ülkede hem sermaye birikimi artıyor, hem de mevcut sermaye el değiştiriyor. Ülkede eskiden üst düzey bürokratik görevlere elit tabakanın çocukları gelirken, bir demircinin çocuğu cumhurbaşkanı, çiftçi bir ailenin çocuğu Merkez Bankası başkanı, işçi bir ailenin çocuğu vali, kaymakam, hâkim, savcı, subay oluyor. Küçük bir kasaba bakkalının çocuğu uzman hekim veya profesör olabiliyor. Ülkenin beyin gücü ve entelektüel birikimi hızla artıyor.
Türkiye, demokratikleştikçe kalkınıyor, kalkındıkça da daha fazla demokratikleşiyor. “Cahil” diye horlanan, adam yerine konmayan ve dayatmalara maruz bırakılan halk, artık cahil değil. Haklarını, görevlerini, sorumluluk- larını biliyor. Baskı ve dayatmalardan hoşlanmıyor. İnsan onuruna uygun şekilde yaşamak istiyor. Hak ve hürriyetlerini sonuna kadar kullanmak istiyor. Demokra- siyi özümsemiş gerçek bir cumhuriyet rejiminde yaşamak istiyor. Seçtiği vekillerinin kendisini iyi temsil etmesini, tercihlerine saygı duymasını ve inanç ve değer yargıları ile çatışmamasını istiyor. Başındaki idarecilerin farklı dünyaların insanı değil, kendisi ile aynı duyguları taşıyan, aynı halet-i ruhiye ye sahip kimseler olmasını arzu ediyor.
Demokrasi kültürünün gelişmesi ve sivil iradenin devlet yönetimine hakim olmaya başlaması, vesayet rejiminin zayıflamasını ve bürokratik oligarşinin tahakkümünün kırılmasını da beraberinde getiriyor.

Yaşanmakta olan bu toplumsal değişim, sosyal, ekonomik ve siyasal alanda da hızlı bir gelişme ve kalkınmayı da beraberinde getirdi. Dünyanın en büyük ekonomilerinin, küresel finans piyasalarının ve dev finans kuruluşlarının küresel ekonomik krizler nedeniyle ciddi sarsıntılar geçirdiği ve çökme riski yaşadığı süreçte Türk ekonomisi krizden minimum düzeyde etkilendiği gibi hızlı büyümesini de sürdürdü.
Şartlar Türkiye'yi uluslar arası arenanın aktif bir aktörü olma konumuna taşıdı. Çünkü ülke büyüdükçe dünyada olup bitenlerle daha yakından ilgilenmek ve kendi çıkarlarını korumak zorunda kalıyor. Ezilen ve gelişmekte olan toplumlar, rol model olarak kabul ettikleri Türkiye'den “insanlığın vicdanının sesi” olmasını ve uluslar arası ilişkilerde “akil adam” rolü oynamasını bekliyor.
Bu gelişmeler, Türkiye'yi 80 yıldır sürdürülen pasif dış politikayı terk ederek, daha aktif, daha etkin bir dış politika uygulamaya sevk etti. “Yurtta sulh cihanda sulh” ilkesi bahane edilerek sürdürülen içe kapanık ve edilgen pozisyondaki Türk dış politikası, 2002'den sonra; “güvenlik gerekçesiyle demokrasi ve özgürlüklerin feda edilemeyeceği, komşularla sıfır sorun ve karşılıklı ekonomik bağımlılık, ritmik diplomasi” gibi uluslararası vizyonu olan yeni ilkelerle donatılmıştır. Soğuk Savaş döneminde bir cephe ülkesi konumunda olan Türkiye, bu yeni vizyonu ile bugün bir merkezi ülke konumuna gelmiştir. Gelişen demokrasisi, artan diplomatik girişimleri, jeopolitik konumu, sivil toplum örgütleri ve iş dünyası ile Türkiye, kendisine verilen rolü oynayan bir ülke durumundan çıkıp, kendi rolünü kendisi belirleyen, kural koyan, politika üreten bir ülke durumuna gelmeye başlamıştır.

Türk dış politikasında meydana gelen strateji değişikliği ve Ülkede sağlanan gelişmeler doğu ve batı dünyasında tüm uluslararası kamuoyunun dikkatini çekiyor. Halkının % 99 u Müslüman olan bir ülke, bir taraftan demokratikleşirken, öte yandan muhafazakâr demokrat bir iktidarın yönetiminde hızla kalkınıyor ve küresel bir aktör haline geliyor. Bu durum hem İslam dünyasının hem de batı dünyasının ilgisini çekiyor.
Türkiye yeniden tarihteki yerini almaya, aktif rol oynamaya, gelişmeye, kalkınmaya ve uluslar arası arenada dik durmaya başlayınca, yeniden İslam âleminin lideri ve cazibe merkezi haline gelmeye başladı. Türkiye'deki muazzam gelişmeler, diğer İslam ülkelerini de etkiledi. Tunus, Mısır, Cezayir, Yemen, Ürdün, Suriye, Bahreyn… derken tüm Ortadoğu ülkelerinde bir hareketlenme, uyanış ve yeniden diriliş rüzgarları esmeye başladı. Ekonomik refah, kalkınma ve demokrasi talepleri yüksek sesle dillendirilmeye ve despot kukla yönetimler sallanmaya başladı.

Zira içinde yaşadığımız iletişim çağında, sınırlar ve duvarlar ortadan kalkıyor, herkes her şeyi duyuyor ve görüyordu. Zulüm altında inleyen insanlar, hürriyetin nasıl bir şey olduğunu öğrendiler. Aç ve sefalet içindeki insanlar, yoksulluğun kader olmadığını fark ettiler. Başlarındaki kukla yönetimler nedeniyle ülkelerinin kaynaklarının ve çıkarlarının korunamadığını ve sömürüldüklerini anladılar. Hem dindar hem de zengin olunabileceğini keşfettiler. Geri kalmışlığın kader olmadığını gördüler. Refah, huzur ve güven içerisinde yaşama arzuları gelişti. Yönetici elitten talepleri çoğaldı ve mevcutla yetinmemeye başladılar. Daha çok iş, daha çok aş ve daha çok hürriyet istemeye, yaşam standartla- rının yükseltilmesini talep etmeye başladılar.

Türkiye'nin kalkınmasından ve uluslar arası camia- daki prestijinin sürekli yükselmesinden rahatsız olan ve bu durumu kendileri açısından bir prestij ve menfaat kaybı olarak değerlendiren bazı çevreler, bütün bu olumlu gelişmeleri durdurmak, Yükselen ve büyüyen Türkiye'nin önünü kesmek telaşına düştüler. Yoğun bir psikolojik savaş başlattılar. Türkiye'nin emperyalist ve yayılmacı emelleri olduğu, asıl amacın Osmanlı devletini yeniden canlandırmak olduğu ve eski Osmanlı topraklarını tekrar ele geçirmek amacı güdüldüğü propagandaları yapılarak, Tütkiye'yi yalnızlaştırılma ve itibarsızlaştırma kampanyaları başlatıldı.

Türkiye'de yaşanan değişimi ve yeni uluslar arası vizyonunu daha iyi anlayabilmek için tarih sahnesindeki konjoktürel gelişmelere bakmak gerekir. Onun için Türk İslam medeniyetinin yükseliş ve gerileyiş dönemlerine kısaca göz atmaya çalışacağız.

TARİH SAHNESİNDE TÜRK-İSLAM MEDENİYETİNİN YÜKSELİŞİ

Türk milleti, onuncu yüzyılda Müslüman olduktan sonra ferdi ve toplumsal hayatta İslami kuralları benimsedi. Hem milli kültürünü, hem de toplumsal hayatını Kur'an ve Sünnet hükümlerine göre yapılandır- dı. Milli kimlik, İslam potasında eritilerek, Türk ve Müslüman kavramları aynileştirildi. Zamanla Türk ve Müslüman kelimeleri aynı manaya gelir oldu. Öyle ki, 20. Yüzyılın önemli şarkiyatçılarından, Modern Türkiye'nin Doğuşu kitabının yazarı Bernard Lewis'in de ifade ettiği gibi; “Ortaçağ Avrupa'sında yeni Müslüman olan birisine falanca kişi Türk olmuş denirdi. İslam ülkesinde ise hangi Türk'e milliyetini sorsanız “Müslümanım” derdi.”
Ferdi hayatta “Allahın Rızasını kazanabilme” arzusu, hayatın en önemli gayesi olarak kabul edilirken; devlet hayatında ise, İlâyı Kelimetullah yani Allahın isminin yeryüzüne yayılması gayesi, milli politika yapılmıştı. Bütün dikkatler, zihinler “İlay-ı Kelimetullah” hedefine odaklanmış, himmetler, gayretler, kuvvet ve enerjiler İlayı Kelimetullah hedefine ulaşmak için sarf edilmişti. Bu anlayış ile yüce milletimiz, 1000 sene İslama bayraktarlık yapmıştır.

Avrupa'da ilim adamlarının “dünya yuvarlaktır” dediği için Giyotinle öldürüldüğü zamanlarda Müslü- manlar, içinde yüzbinlerce cilt el yazması kitap bulundu- ran kütüphaneler, medreseler ve araştırma merkezleri kurmuşlardı. Avrupa'da hastalıklı insanların “lanetli” diye yakılarak öldürüldüğü dönemlerde, müslümanlar yaralı göçmen kuşlar için hastaneler kurmuşlardı.

Avrupa'da halk, feodal beylerin zulmü altında ezilip sömürülürken, İslam alemi zekat ve sadaka müessese- leriyle, “komşusu aç iken tok yatan bizden değildir.” anlayışı içerisinde zenginlerle fakirler arasında karşılıklı sevgi, saygı, hürmet ve merhameti yaygınlaştırmış ve sosyal barışı tesis etmişti. Avrupa'da Hıristiyanlık mezhepleri, mezhep kavgaları ile kendi dindaşlarına karşı bile akıl almaz vahşet ve işkenceler uygularken; İslam âleminde tam bir hoşgörü, tolerans ve inanç özgürlüğü yaşanıyordu. Öyle ki Ortodoks patriğine “Konstantiniyye de kardinal külahı görmektense, Müslüman sarığı görmeyi tercih ederim” dedirtebilecek büyüklükte bir adalet ve hoşgörü ortamı yaşanıyordu.

Osmanlı Devleti, millet kavramını, Müslümanlık üzerine bina etti. Hangi soy veya ırktan olursa olsun tüm Müslümanları Devletin asıl vatandaşı kabul etti. Müslüman olmayan ahali ise “gayri müslim” ünvanı ile azınlık sayıldı. Azınlıklar da azınlık hukukuna göre, hukuki güvence altında huzur ve güven içerisinde yaşadılar.

Dünyanın en disiplinli ve en iyi donanımlı ordusu kuruldu. Sosyal ve ekonomik hayat iyi dizayn edildi. Adaletin uygulanmasına ve ferdi hukukun korunmasına büyük özen gösterildi… Ve neticede muhteşem Osmanlı-İslam medeniyeti vücuda geldi. Avrupa için en karanlık dönemler olan Ortaçağ'da Müslüman Türk milleti, insanlık tarihinin en büyük medeniyetlerini kurarak; ilim, kültür, sanat, ekonomi ve askeri alanlarda zirveye çıkmış; “Dünyayı bir padişaha çok ama iki padişaha da az” gören bir ihtişama kavuşmuştu.

Osmanlı padişahları bir ferman ile Avrupa ülkelerin- deki sosyal yaşamı dizayn edecek veya bir mektupla bazı ülkelerin krallarını tayin edecek bir kudret ve ihtişama ulaştılar. Mesela, o dönemde Avrupa'nın en büyük devleti olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile yapılan İstanbul Antlaşması'nın (1533) 1. maddesine “Avusturya-Macaristan İmparatoru, protokol bakımın- dan Osmanlı sadrazamına denktir.” hükmü konulmuştur.
Bilindiği gibi Uluslararası ilşkilerde mütekabiliyet esası vardır. Bu ilkeye göre, protokolde denklik gözetilir ve devlet başkanı ile devlet başkanı, başbakanla başbakan, bakanla bakan, vali ile vali muhatap olur. Ancak yukarıda zikrettiğim anlaşma maddesi ile Osmanlı padişahı, Avusturya-Macaristan imparatorunu kendine denk görmemekte, adeta “sen benim kadar büyük değilsin, sen ancak benim sadrazamım ile muhatap olabilirsin” demekte ve bunu anlaşma hükmü olarak müşterek imza altına aldırtmaktadır.

Avrupa'nın cehalet bataklığında boğulduğu ve en karanlık dönemlerini yaşadığı devirlerde, Müslümanla- Mrın insanlık tarihinin en parlak medeniyetlerini kurarak altın çağını yaşamasını sağlayan şey; Kuran pirensiplerini ve Sünnet-i Seniyyeyi ferdi ve toplumsal hayatta yaşayarak hayata geçirmeleridir. Büyük Mütefekkir Bediüzzaman, Osmanlı Devleti için “Devlet-i İslamiye- /İslam Devleti” tabirini kullanmaktadır.

Zira, Osmanlı Medeniyeti bir İslam Medeniyetidir. Tarafsız tarihçilerin ortak kanaatlerine göre de, İslam tarihinde Asr-ı Saadet'ten sonra Kur'an'a ve Sünnete en bağlı devlet ve İslami hükümleri hayata geçirmeyi amaç edinen ve devlet politikası yapan yegane devlet, Osmanlı Devletidir. Modern Türkiye'nin Doğuşu isimli kitabında, “Kuruluşundan düşüşüne kadar Osmanlı İmparatorluğu, İslam gücünün ve inancının ilerlemesine veya savunma- sına adanmış bir devlet idi” tespitine yer veren Bernard Lewis, Osmanlı kaynaklarında;

Osmanlı topraklarının, Memalik-i İslam;
Osmanlı hükümdarının, İslam Padişahı;
Osmanlı ordusunun, Asakir- i İslam;
Dini kurumların başının, Şeyhülislam
Olarak isimlendirildiğine dikkat çekmektedir.

Osmanlının yükseliş döneminde ulaşılan kudret ve ihtişam, bir süre sonra rehavete yol açtı. 18.yy. dan itibaren muhteşem Osmanlı Medeniyetini vücuda getiren kurumsal yapının yozlaşmaya başladığını görüyoruz. O ihtişam hep öyle devam edecek sanıldı. Lüks, israf, eğlence ve debdebe yaygınlaştı. Lükse ve israfa girdikçe, idealler, gayretler söndü. Bitmek bilmeyen askeri darbeler, cuntalar, ihtilaller, taht kavgaları ülkenin enerjisini tüketti. Cihan Devleti, kendi iç sorunlarından başka şeyle uğraşamaz hale geldi. Yüce idealler unutulmaya başlandı, hedefler küçüldü, hamiyet duyguları körelmeye başladı. İlerleme, büyüme hamleleri durdu ve mevcudu korumanın telaşına düşüldü. Durmak, yıkılmanın başlangıcı idi. Önce duraklama, sonra da zirveden aşağıya iniş başladı. Fakat çok uzun dönem bu duraklama ve gerilemenin farkına bile varılamadı.

İslam alemi zirvede olmanın, kudret ve ihtişamın sarhoşluğunu yaşayıp, israf ve tembellik girdabında alabora olurken; Avrupa, Reform ve Rönesans hareketle- ri ile hızlı bir ilerleme sürecini başlattı. İlim ve sanatta kaydedilen ilerlemeler, sömürgecilik yoluyla zengin Asya ve Afrika ülkelerinden taşınan doğal kaynak, hammadde ve servetler, hak ve hürriyetler konusunda yönetimlere karşı elde edilen kazanımlar ve sanayi devriminin gerçekleştirilmesi gibi gelişmelerle Avrupa ülkeleri sınai, ekonomik, askeri vs. her alanda üstünlüğü ele geçirdi. Osmanlı Devleti daha düne kadar iç işlerine karışıp, sosyal ve siyasal hayatına yön verdiği Avrupa ülkelerini, Düvel-i muazzama olarak anmaya, saygı ve hayranlık duymaya başladı. Sanayi devriminin çok gerisinde kalan Osmanlı Devleti, ekonomik yönden de borç batağına gömüldü. Zaferden zafere koşan muhteşem Osmanlı Ordusu ise, siyasete bulaşmış, eğitimsiz, disiplinsiz, ilkel silahlarla donatılmış, savaşma yeteneğini kaybetmiş pejmürde bir orduya dönüştü.

Ülkenin ilerlemesini gerçekleştirecek münevver insan gücü yetiştirmek amacıyla kurulan mekteplerden, İslami şuurdan yoksun, kendi ülkesini ve milletini beğenmeyen, geri kalışın müsebbibi olarak İslam dinini gören, batı hayranı bir kuşak yetişti. Bunlar yüksek ücretlerle Avrupa'dan getirilip istihdam edilen batılı öğretmenlerin okuttuğu öğrencilerdi. İttihad ve Terakki Cemiyeti etrafında örgütlenen bu batılılaşmacı ekip, dış güçlerin de desteği ile önce II. Abdülhamit'i tahttan indirdiler, sonra da ülkeyi yıllarca sürecek bir ihtilallar, darbeler ve savaşlar döneminin içine sürüklediler. Koskoca İmparatorluğu çok kısa bir zamanda Anadolu ve Trakya topraklarına mahkûm ettiler, Devleti yok olma noktasına getirdiler.

Avrupa'nın büyük devletleri, Türkiye'ye Anadolu topraklarını bile çok görüyorlardı. Ülkeyi kendi aralarında nüfuz bölgelerine ayırıp, tampon devletçiklere bölüp, bir daha sorun çıkaramayacak, İslam âlemine lider olamayacak ve bir güç odağı olarak asla batının karşısına çıkamayacak hale getirmek istiyorlardı. Bu amaçlarla ülkenin her yerini işgal edip, aralarında paylaşma cihetine gittiler. İslam âleminin hür ve müstakil son kalesi olan Türkiye de düşüyordu. Artık yeryüzün de hür ve müstakil hiçbir İslam ülkesi kalmayacaktı.

İslam âleminin karşılaştığı bu büyük felaket, 7 den70'e, küçük -büyük, genç -yaşlı, kadın-erkek, köylü-kentli, bütün bir milleti intibaha ve gayrete getirdi. Kurtuluş Savaşında bütün millet tek yürek, tek vücut olmuş, toplumun bütün kesimleri omuz omuza vererek milli mücadele kazanılmıştır.

Ülkenin yönetimini, 23 Nisan 1920' de hatimlerle, dualarla açılan Büyük Millet Meclisi icra ediyordu. Yönetim sistemi olarak “meclis hükümeti sistemi” uygulanıyordu. Meclis başkanı, aynı zamanda hükümet ve devlet başkanı konumundaydı. Birinci Meclisteki milletvekili profili, çok çeşitli ve zengin bir yapı arz ediyordu. Mecliste toplumun değişik kesimlerinden, farklı ekonomik düzeylerde ve değişik fikirlerde temsilci- ler bulunuyordu. Esnaflar, çiftçiler, din görevlileri, âlimler, komutanlar vs. çok çeşitli mesleklerden milletvekili vardı.

Yeni devletin temelini atanlar, toplumsal hayat ve devlet işlerinde İslama uygunluğu esas almışlardı. Yani Türkiye Cumhuriyeti bir İslam devleti olarak kurulmuştu. Milli mücadelede ve Devletin kuruluşunda dini motifler ve dini söylemler kullanılmış, İslam dini birleştirici ve belirleyici faktör olmuştu. Başka bir ifadeyle; yeni Türk Devletini kuran kurucu irade, sanıldığının aksine laiklik vurgusu yapmamış; devlet teşkilatını, bir İslam Devleti olarak vücuda getirmişti. Bu iradeyi de, “Devletin dini, İslam dinidir.” şeklinde Anayasa hükmüne bağlamıştı. Meclisin çıkardığı kanunlarda ve idarenin işleyişinde de Kuran hükümlerine(şeriata) uygunluk gözetilmişti.

Ancak 1922'den sonra “milli mücadeleyi zaferle sonuçlandıran Meclisin yorulduğu, yeniden yapılanma ve kalkınma hamleleri gibi büyük reformlar için meclisin kendisini yenileyerek taze bir enerji ile bu atılımları gerçekleştirmesi gerektiği” söylenerek 1923' te genel seçim yapılması kararlaştırıldı. Seçimlerde milletvekilliği için çok fazla sayıda aday adayı olacağı, bunun da seçimleri çok zorlaştıracağı dile getirilerek, Meclis başkanının uygun bulacağı aday adaylarının seçime girebilmesi istenir. Bu talep ve gerekçesini uygun bulan Meclis, Başkana aday adaylarını veto etme ve adayları belirleme yetkisi verir. Yani ancak Başkan'ın vetosundan geçebilen aday adayları milletvekili adayı olabilecektir. Meclis Başkanı, sahip olduğu bu yetkiye dayanarak aykırı ses olabilecek, uyumsuz davranabilecek tüm muhafaza- kâr aday adaylarını veto ederek milletvekili seçilmelerini önlemiştir. Böylece 1923 yılında yapılan genel seçimlerde, Birinci Meclistekinden çok farklı bir milletve- kili profili ortaya çıkmış; batılılaşma ve sekülerizm yanlısı bir meclis yapısı oluşmuştur.

Çoğunluğu Osmanlı askeri bürokrasisinden gelen ve Jön Türk'lerin devamı niteliğinde olan bu ekip, August Comte'nin pozitivist felsefesinin etkisindeydi. Bu ekip, ülkenin kalkınması için dinin sosyal hayattaki tesirinin kırılması, ferdi ve toplumsal hayatta batı kültürünün ve batılı yaşam tarzının benimsenmesi gerektiğini düşünü- yordu. Avrupanın dinden uzaklaşıp kilisenin baskı ve taassubunu kırarak kalkındığını; maddi kalkınmayı gerçekleştirecek şartlar hazırlamakta İslam'ın yetersiz kaldığını; çağdaşlaşmak ve kalkınabilmek için Batılılar gibi düşünmek ve Batılılar gibi yaşamak gerektiğini söylüyorlardı. Onlara göre; batı kültürünün ana kaynağı, Hıristiyanlıktan önceki eski Yunan medeniyetidir. Batı kültürü, ancak kilisenin tahakkümünden kurtulduktan sonra büyük bir kültür olabilmiştir. Hıristiyanlığın reformlarla değişiklik geçirerek ekonomik gelişmeye elverişli hale getirilmesinden sonra batı dünyası kalkınabilmiştir. Oysa Müslümanlık, eski halinde kaldığı ve maddi ilerlemeye önem vermediği için ekonomik gelişmeye uygun şekilde değişip gelişememiştir. Bu nedenle, kalkınabilmek için batılılaşmamız şarttır. Batının sadece teknolojisini almakla Batılılaşmak mümkün değildir. Batılılaşmak için zihniyet değişimi de şarttır. Batılılar gibi yaşamak, batılılar gibi düşünmek, şeklen ve ruhen batılılar gibi olmak zorundaydık. Batılılaşabilmek için, öncelikle İslam'ın ferdi ve toplum-sal hayattaki etkisinin yok edilmesi, İslami kuralların kaldırılması; dini değerlerden arınmış seküler, aydınlan- macı bireyler yetiştirilmesi; Dinde reform yapılarak, İslamın Hıristiyanlığa, caminin de kiliseye benzetilmesi gerekmekteydi.

Günümüze kadar devam eden ve hala baskısından tam olarak kurtulamadığımız bu anlayış, iki temel esasa dayandırılmıştır. Bunlar, ırkçılık ve laiklik (sekülerizm) dir. Osmanlıyı teşkil eden milletlerin ayrılarak kendi milli devletlerini kurdukları, onun için yeni devletin Türk kimliği üzerine bina edilmesi gerektiği ifade ediliyordu. Milliyetçilik, adeta yeni bir din gibi, İslamın yerine ikame edilmek isteniyordu. Ortaya konulan milliyetçilik anlayı- şı, rasyonalist, laik ve materyalist bir hüviyete sahipti. Bu, dini değerlerden uzak, sadece aklı ve maddeyi esas alan, ırkçılığı temel yapan, dinin yerine ikame edilen bir milliyetçilik anlayışıydı. Laiklik ise, milliyetçiliğin daha geniş amaçlarını hayata geçirebilmek için uygulanacaktır. Yani laiklik milliyetçiliği beslemekte, yaymakta ve kalıcı kılmakta kullanılacaktır. Laikliğin amacı, dini değerlerden bağımsız milli bir devlet kurmak, toplumu İslam'ın tesirinden arındırmak ve yeni sekülerist bir fert tipi yetiştirmektir.

Böyle bir değişimin Müslüman Anadolu halkı tarafından hoş karşılanmayacağı ve yapılan devrimlerin benimsenmeyeceği öngörülüyordu. Bu nedenle iki şey yapıldı: Bir taraftan bütün aykırı sesler ve itirazlar susturularak toplumsal muhalefet bastırıldı. Diğer taraftan da uygulanan eğitim politikaları ve kültürel değişim projeleriyle aydınlanma felsefesinin pozitivist değerleri ile donatılmış, devrimleri benimseyerek muhafızlığını yapacak, dini duygulardan arındırılmış, aklı ve bilimi esas alan, yeni, ideal bir nesil yetiştirme projeleri uygulamaya konuldu.

Cumhuriyet Halk Partisi, yapılacak devrimlerin halka benimsetilmesi, sekülerist politikaların halk tabanlarına yayılması ve kültürel değişim projesinin hayata geçirilebilmesi amacıyla kurulmuştur. Sanıldığının aksine; CHP, devlet kuran bir parti değil, devlete hakim olan iktidar odaklarının kendi ideolojilerini halka benimsetmek amacıyla kurdukları bir devlet partisidir. Yani CHP, halk tarafından değil, halka karşı devlet tarafından kurulmuştur. 1924 ten sonra CHP ile Devlet yönetimi bütünleşmeye başladı. İslam'dan uzaklaşılma- sı, seküler yaşam tarzının yerleştirilmesi, ferdi ve toplumsal hayatın her alanının ve her safhasının batılı pozitivist değerler ile tanzim edilmesi devletin resmi politikası haline getirildi.

Lozan Antlaşması görüşmeleri sırasında da çok önemli bazı gelişmeler yaşanmıştır. Merhum Necip Fazıl'ın Büyük Doğu'da aktardığı bilgilere göre; Lozan görüşmeleri sırasında, İsmet İnönü başkanlığındaki Türk Delegasyonu ile Lord Gürzan başkanlığındaki İngiliz Delegasyonu arasında bazı görüşmeler ve gizli anlaşma- lar yapılır. Türkiye'de devlet, dinin halk üzerindeki tesirini ve belirleyici rolünü yok ederek; seküler bir hayat tarzının yerleşmesi için gerekli reform ve devrimleri yapacak; buna karşılık İngiltere de Türkiye'nin bağımsız- lığının tanınması için yardımcı olacak ve müzakerelerde Türkiye'yi destekleyecektir. İngiltere, böylece Türkiye'nin İslam alemine tekrar lider olmasını engellediği gibi, İslam ülkelerini de Türkiye'den soğutmayı ve uzaklaştırmayı sağlamış, Türkiye'yi ise artık bir tehdit unsuru olmaktan çıkarmış olacaktır. Türk Hükümeti de, zaten yapmayı planladığı reform ve devrimler için Avrupa Devletlerinin tam desteğini almış oluyordu.

Türk-İslam tarihinde çok radikal sayılabilecek devrimler yapılmaya başlandı. Ferdi ve toplumsal hayatın her safhasını kuşatan çok kapsamlı bir kültürel değişim projesi uygulamaya konuldu. CHP nin taşeronlu- ğunu yaptığı resmi ideoloji, halkın hüsnü kabulünü görmedi. Bir taraftan ülkenin değişik yörelerinden rahatsızlık belirtileri ortaya çıkarken; öte yandan Kazım Karabekir'in öncülüğünde CHP karşısında kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kamuoyunun büyük teveccühüne mazhar oldu.

Bu gelişmeler üzerine; Şeyh Said ayaklanması ve irtica tehlikesi gerekçe gösterilerek ”Takriri Sükun Kanunu” çıkarıldı. Kurulan istiklal mahkemelerinde yıldırım hızıyla yapılan göstermelik yargılamalarla binlerce muhalif alim, aydın ve eşraf idam edildi. İrticaya destek oldu gerekçesiyle 1925 'te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatıldı. Ülkeye çok büyük bir korku havası yayıldı. İktidara karşı en küçük bir muhalefet, yapılan icraatlara en küçük bir itiraz, en hafif bir eleştiri bile suç sayılarak idama kadar varan yaptırımlarla, şiddetle cezalandırıldı. Sosyal ve siyasal hayattaki bütün toplumsal muhalefet odakları sindirildi ve yok edildi.

Toplumsal muhalefeti ölçmek için 1930 yılında kurdurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası'na, CHP zulmünden bunalmış olan halk büyük bir rağbet gösterdi. Bunun üzerine Serbest Cumhuriyet Fırkası hemen kapatıldı. 1938'den sonra İsmet İnönü'nün başa geçmesi ile başlayan “Mili Şef” dönemi ise, Hitler, Mussolini ve Stalin iktidarlarından geri kalmayan, çok katı bir faşizm yönetimi halini aldı.

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra dünyada oluşan iki kutuplu yapı, Türkiye'yi bir tercihte bulunmaya ve Sovyet Bloğuna karşı Batı Dünyasına yaklaşmaya zorladı. Sovyetlerin yayılmacı politikalarına karşı Türkiye güvenlik gerekçesi ile ABD ve Avrupa'ya yaklaşmak ve çok partili siyasal hayata geçmek zorunda kaldı.

1948'de İsrail'in kuruluşunu ve bağımsızlığını ilk tanıyan ülkelerden birisi olan Türkiye, İslam âlemi ile ilişkilerini en alt seviyede tutmuştur. Türkiye'nin kendisi- ni batıya muhtaç ve mahkum hissetmesini isteyen batı ülkeleri, Türkiye'nin komşuları ve diğer Ortadoğu ve Asya ülkeleri ile düşmanlığını körüklemiş, sorunların derinleşmesine katkıda bulunmuştur. Tüm politikalarını “Türkiye'yi kontrol altında tutma” amacına matuf olarak gerçekleştirmişlerdir. Öte yandan İslam âlemindeki Türkiye imajını kırmak, Türkiye'nin bu bölgeler üzerinde- ki nüfuzunu yok etmek için yoğun bir propaganda yürütmüşler, Türklerin İslam'ı terk ettiğini ve İslam dünyasına sırtlarını döndüklerini yaymışlardır.

Türkiye maalesef uzun yıllar, ürkek ,korkak, risk üstlenmeyen, çekingen ve şahsiyetsiz bir dış politika takip etmiştir. Tarihi misyon reddedilerek, sınırları anlaşma masalarında cetvelle çizilen yeni yetme bir devlet gibi hareket edilmiştir. Türkiye, iç kamuoyunda da, daha yakın zamana kadar “üç tarafı denizlerle, dört tarafı düşmanlarla çevrili ülke” olarak tarif edilmekteydi.

İçeride de, CHP zihniyeti, hiçbir zaman milletin değerlerine karşı saygılı olmamış; zorba ve dayatmacı politikalarla halkın karşısında yer almıştır. Halkı kendi menfaatini bilmeyen, neyin zararına neyin de yararına olduğunu ayırt edemeyen, göbeğini kaşıyan bidon kafalı, aklı kıt insanlardan müteşekkil, güdülmeye muhtaç bir sürü olarak algılayan bu zihniyet, halk ve halkın değerleri ile sürekli çatışma içerisinde olmuş ve halkı kendi ideolojik kalıplarına sokmaya zorlayarak dönüştürmeye çalışmıştır.

Onun içinde halk, “kendisinden” olarak görmediği bu zihniyetin mensuplarını asla sevmemiş ve yakınlık duymamıştır. Bu gerçeğin farkında olan CHP zihniyeti ise, etkin konumunu muhafaza edebilmek için, milli iradenin tecellisinden ve serbest seçimlerden ümidini keserek derin güçlerle, bürokrasi ve cuntacılarla işbirliği içinde olmayı seçmiştir.

Halkın oylarıyla yönetime gelen siyasal iktidarlar, gerçekte muktedir olamamış, perde gerisinde CHP zihniyetindeki asker- sivil bürokrasinin saltanatı devam etmiştir. 27 Mayıs ve 12 Eylül darbelerinden sonra Cuntacılar tarafından hazırlanan 1961 ve 1982 Anayasa- ları ile bürokratik vesayet ve oligarşik yapı kurumsallaş- tırılmıştır. Darbe dönemlerinde oluşturulan bu vesayetçi oligarşik sistem, bugün bile kısmen varlığını sürdürmek- tedir.

28 Şubat Post modern askeri darbesiyle birlikte Türkiye, çok karanlık bir döneme girdi. İçeride din düşmanlığı yapan ve dindarlara zulmeden anti demokra- tik uygulamalar, yolsuzluklar, hortumlama olayları ve bankaların bir bir iflas etmesi, ekonominin çökmesi ve tabiki birtakım karanlık çevrelerin köşeyi dönerek servetlerine servet katmaları; dışarıda ise Amerika güdü- münde, İsrail'in kucağına oturmuş, Avrupa Birliğinin oyuncağı olmuş, pasif ve ilkesiz bir dış politika… İçe kapanan, küresel güç odakları tarafından istendiği gibi yönetilen ve yönlendirilen bir Türkiye… ve bu düzenin en az bin yıl bu şekilde işlemesi için yapılan planlar…

2002 yılı Türk siyasal hayatında önemli bir dönüm noktasıdır. 28 Şubat zulmünden bunalan halk, darbeci- lere karşı sandıkta bir “beyaz ihtilal” gerçekleştirmiştir. Halk, dindar olarak bilinen kişilerin kurduğu, muhafaza- kar kadrolara sahip yeni bir partiyi, sandıktan güçlü bir destekle tek başına iktidara taşıyarak, 28 Şubat sürecine en büyük darbeyi indirdi. 2002 seçimleri bir kırılma noktası oldu. Bundan sonra Ülke, yoğun bir demokratik- leşme mücadelesine girdi.

Uzun yıllar ürkek, korkak, içe kapalı, risk üstlenme- yen, edilgen ve şahsiyetsiz bir dış politika takip eden Türkiye, demokratikleşme yönünde atılan bazı önemli adımlar, vesayet rejiminin zayıflamaya başlaması, ekonominin güçlenmesi ve milletten başka odaklara minneti olmayan kadroların yönetime gelmesi gibi nedenlere bağlı olarak; dış politikasını da yeniden şekillendirmeye başladı. Zira Türkiye, artık bölgesindeki ve dünyadaki gelişmeleri yakından takip etmeye, olayları ve gelişmeleri doğru okumaya başladı. Dünyadaki kon- joktürel değişikliğe ve gelişmelere göre de stratejiler geliştirilmeye ve politikalar üretilmeye başlandı.

Şamil Tayyar, yeni bir dış politika vizyonu oluşturma yaklaşımına da ışık tutacak tespitlerde bulunarak; Türkiye’nin jeopolitik konumunun taşıdığı stratejik öneme dikkat çekiyor ve dünya nüfusunun yüzde 75'inin yaşadığı geniş Avrasya coğrafyasının, küresel oyunun merkezi olduğunu ifade ediyor:

“Tüm ülkelerin ürettiği Gayri Safi Milli Hasıla'nın yüzde 60'ı bu bölgeye ait. Bilinen enerji kaynaklarının dörtte üçü burada yer alıyor. ABD'den sonra en büyük 6 ekonomi ve en büyük 6 silah alıcısı ülke bu coğrafyanın birer parçası. Biri hariç dünyanın bilinen tüm nükleer gücüne sahip ülkeleri ve en fazla nüfusa sahip iki ülke yine bu bölgede... Bir tarafta dünyanın patronu ABD ve İngiltere, İsrail gibi uzantıları, karşı cenahta dağınık dizilişte Fransa, Almanya, Çin, Hindistan ve Rusya var.

Bu arada küresel iktidar savaşını etkileme kabiliye- tine sahip Türkiye, İran, Azerbaycan, Ukrayna ve Güney Kore gibi ülkeler sıralanıyor. Türkiye, bu oyunda taraflar arasında tercih kullanmak yerine, jeostratejik aktör olarak konuşlanmak istiyor. Hiçbir ilişkiyi, diğer ilişkinin alternatifi olarak görmek, yerine ikame etmek niyetinde değil.”

“Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu'nun ifa-desiyle, Mevlana'nın "Pergel" paradigması, dış politika- nın omurgasını oluşturuyor. Davutoğlu, Türkiye'nin yeni stratejik pozisyonunu şöyle özetliyor: "Türkiye'nin eksenini tarihi ve coğrafyası belirler, kendi eksenidir, Anadolu'dur. Boyutu ise çok farklıdır. Pergelin sabit ayağını Anadolu'ya koyarız, diğer ayağını dünyanın her köşesinde her yere ulaştırmaya çalışırız. Aksi halde çevremizi düzenlemezsek Anadolu coğrafyasında oturamayız. Oryantasyonumuz ise Batı ittifakıdır."

Bu bağlamda, ABD ile model ortaklık sürdürülürken, Rusya ve diğer ülkelerle güçlü bağlar kuruluyor. Sözgelimi, Rusya, ilk kez kendi toprakları dışında Türkiye'de nükleer santral kuracak. Sorun çıkmazsa, Mavi Akım hattına paralel Karadeniz'de yeni bir doğal gaz hattı çekilecek, Sibirya petrolü Samsun üzerinden Ceyhan'a, oradan İsrail ve Hindistan-Singapur ötesine kadar taşınabilecek. Hazar petrolünün yanı sıra Irak petrolü Ceyhan üzerinden pazarlanacak.

Bu bağlantılar, Rusya'dan Hindistan ve Çin'e kadar uzanan geniş coğrafyada Türkiye'nin göreceli ağırlığını arttırıyor. Avrupa'nın göbeğine kadar doğal gaz götürül- mesini öngören Nabucco Projesi ise Fransa ve Almanya'yı kapsayan Avrupa'da tüm sıkıntılara rağmen yeni bir ittifakın doğmasını tetikleyebilir. Projenin daha verimli hale gelmesi, İran'ın da devreye girmesini zorunlu kılıyor. Nabucco, Erzurum'daki Türkiye-İran doğal gaz hattı ve yapımı planlanan Trans-Kafkas gaz hattıyla bağlanabilirse, kapsamı daha da genişleyecek.

ABD ve İsrail, nükleer bahaneyle İran üzerinde yaptırım uygulanmasını sağlayarak İran'ı oyun dışına itmeye çalışıyor.” (Çelik Çekirdek Türkiye'de Derin Devletin Tarihi, Şamil Tayyar, Timaş Yayınları, İstanbul, 2010 sayfa: 287- 296)

Ekonomisi büyüyen, gelişen, demokratikleşen ve kalkınan Türkiye'de yaşanan değişime paralel olarak; Derin devletin gizli anayasası (Kırmızı Kitap) olarak bilinen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi de yeniden düzenleniyor. Suni düşman üretimi ve üretilen hayali düşmanlarla mücadele üzerinden değil, vizyonlu bir bakış açısıyla biçimlendiriliyor. Tehdit değil, fırsat öncelikli politikalar, rejim ittifakı değil küresel bütünleş- me, kutuplaşma değil bölgesel bloklaşma yeni dönemin köşe taşları olarak devlet politikası haline getiriliyor.

Şamil Tayyar'ın “ÇELİK ÇEKİRDEK” Kitabında verdiği bilgilere göre Gizli Anayasanın kodları özetle şöyle:

“-Türkiye, duvarları ve sınırları aşan politikasına devam edecek. Dünyadaki gelişmeleri izleyen değil, ön alarak kendi politikasını oluşturan ülke olacak.

-Ne iç, ne dış tehdit üzerinden siyaset yapılacak. Siyaseti, Türkiye'yi dünyanın en güçlü ülkeleri arasına sokacak politikalar oluşturacak.
-Türkiye'nin dış politika merkezini, güvenlik değil, ekonomi oluşturacak. Türkiye'nin komşu ülkelerle ilişkileri, rejimler ve bürokrasi aradan çıkarılarak, toplumlararası ilişkilerin yoğunlaştığı ekonomik kültürel zemine yayılacak.
-Eskiden tehdit unsuru olarak sıralanan Yunanistan, Irak, İran ve Rusya ile ekonomik ve kültürel alanlarda karşılıklı bağımlılık ilişkisini güçlendirecek adımlar atılacak. Ekonomik işbirlikleri, halklar arasında kültürel yakınlaşmayı artıracak, bağlar kuracak. Öyle ki sınırlar sadece harita üzerinde yer alacak.
-12 Ada'nın Anadolu karasına daha bağımlı hale gelmesi, Kuzey Irak'ın askeri olarak değil, ekonomik olarak GAP hattının güney kuşağını oluşturması, Tebriz-Van-Adana; Tebriz-Trabzon hatlarının canlandırılması, İran, Orta Asya kara bağlantısının devreye sokulması, Batum-Trabzon-lstanbul ve Köstence-Istanbul-Trabzon deniz ticaretinin geliştirilmesi için çalışmalar yapılacak.
-Karadeniz, Doğu Akdeniz, Körfez ve Hazar'ı kapsa- yan deniz stratejisi geliştirilecek.
-Türkiye Kıbrıs'ı hiçbir zaman ihmal etmeyecek ancak Türk diplomasisi de Kıbrıs'a bağlanmayacak.
-İki kutuplu dünya düzeninin bittiği gerçeğinden yola çıkılarak, bölgesel bloklaşmaya gidilecek.
-Türkiye kendini diğer ülkelerden ayıran önemli unsurları göz önünde bulunduran bir savunma yapılan- ması sağlayacak. Türkiye'nin güvenlik stratejisini, Türk siyasetini; ekonomisini, diplomasisini, dünyanın en güçlü ülkeleri arasına sokmak oluşturacak. Böylelikle tehditler, oluşmadan yok edilecek.
-İç politikada irtica öncelikli iç tehdit olmaktan çıkarılacak. Öncelikli hedefi, terörle mücadele oluştu- racak.
-Geçmişte olduğu gibi sanal düşman üretip onun üzerinde strateji izlenmeyecek.”
Kısaca özetlemek gerekirse, bürokratik cumhuriyet- ten demokratik cumhuriyete geçilecektir. Dünyadaki küresel güçlerin derin ekonomik krizlerle bunalım yaşadığı dönemlerde bile hızla kalkınan ve küresel bir güç haline gelen Türkiye, Cumhuriyetin 100. Yılında 2023 vizyonuyla dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına girmeyi hedeflemiştir.
Konya Mevlana Üniversitesi'nin 2011-2012 Akademik Yıl açılış törenine katılan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, yaptığı açılış konuşmasında, Türkiye'nin süper güç olabilmesi için uygulanacak politikaların kodlarını şöyle açıklıyordu:

''İlk 10'a girmek için hangi ülkelerle yarışacağız? Amerika, Çin, Hindistan, Almanya, Japonya, Rusya, Kanada, Avusturalya, Brezilya. Bütün bu ülkeler kıta ölçekli ülkeler. Rusya büyük bir kıta. Türkiye'nin en az 20 misli büyüklüğünde, Brezilya Türkiye'nin 10 misli büyüklüğünde bir ülke. Bunlarla yarışırken biz kendi coğrafyamızı genişletemezsek onlarla ekonomik yarış içerisine giremeyiz. Kendi coğrafyamızı yayılmacılıkla mı geliştireceğiz? Hayır. Kendi komşularımız üzerinden ekonomik coğrafyamızı büyüteceğiz. Onun için bütün komşularımızla ilişkilerimizi iyi hale getirip entegre bir ekonomik çevre oluşturmaya çalışıyoruz.

Komşularımızın ekonomileriyle bütünleşmeye çalışıyoruz. Dolayısıyla bu bizim için vazgeçilmez bir ilke. Çünkü her an komşuyla problem yaşayan bir ülkenin içeride demokratik reformlar gerçekleştirmesi güçleşir.'' (http://www.akparti.org.tr/site/haberler/turkiye-cekim-merkezi-olacak/14572)
Türk dış politikasının Hz. Mevlana yaklaşımıyla sürdürüleceğini söyleyen Dışişleri Bakanı Davutoğlu, uygulanacak yeni dış politikanın temel pirensiplerini şöyle izah ediyor:
"Temel ölçümüz ulus devlettir. Milli olacağız. Anadolu'dan kopmayacağız ama mesajlarımız evrensel olacak. Mevlana'nın dediği gibi, yalnız kaldığında sen bir damlasın. Ama bütüne kavuştuğunda derya olursun. Dış politikaya da o perspektifle bakmak lazım. Bütüne kavuşmak için, bölgesel ve AB üyeliği gibi açılımlarla derya olmak lazım."(http://www.sabah.com.tr/Dunya /2009/12/22/turkiye_mevlana_felsefesi_ile_ab_atagina_kalkti#)

ANADOLUNUN MÜDAFAASI AFGAN DAĞLARINDANDAN BAŞLAR
Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu, Türk Ocaklarının Kuruluşunun 100. Yılı münasebetiyle düzenlenen törende yapmış olduğu konuşmada, Türkiyenin gerek İslam Coğrafyasına, gerek Ortadoğu, gerek Balkanlar ve gerekse de Kafkaslara bakış açısını; ve bu bakış açısıyla ortaya konulan dış politika yaklaşı- mını tarihi derinlikleriyle birlikte ortaya koyuyor. Sayın Davutoğlu, söz konusu konuşmasında Büyük Türkiye'ye giden yolda bazı şartların yerine getirilmesi zorunlu- luğundan bahsetmektedir. Bunlar millet olarak kaybe- dilen özgüvenin geri kazanılması, tarihdaşlık bilincinin geliştirilmesi ve ortak tarihi, kültürel ve ekonomik bağlar ön plana çıkarılarak bölgesel entegrasyonun gerçekleştirilmesidir. Önemine binaen, söz konusu konuşmanın ilgili bölümlerini özetleyerek aktarmak istiyoruz:

“Büyük Türkiye'ye doğru giderken üç temel şarttan bahsettim. Birincisi psikolojik şart, özgüven. Bir milletin eğer kendine güveni yoksa, özgüvenini kaybetmişse, tarihte var olacağına dair psikolojik zeminini kaybetmiş- se gerçekten çok büyük sıkıntı var demektir. Ama ne kadar zor şartlarda olursa olsun, bir milletin fertlerinin, aydınlarının, gençlerinin 'ben bu tarihte özne oldum, tekrar özne olacağım' iradesi taşıyorsa ve güçlü bir özgüvenle tarihe bakıyorsa, o milletin tarihe mutlaka sunacağı yeni değerler var demektir.

Bizim tekrar keşfetmek zorunda olduğumuz ilk husus özgüven ve biraz önce söylediğim tabiri biraz daha açayım. Tarihte bir kere özne olmuş milletler hiçbir zaman tarihin nesnesi yapılamazlar. Yani şimdi Çinlilerin tarihin nesnesi olabileceğini düşünür müsünüz? O büyük kültür, büyük medeniyet birikimi, büyük nüfus gücü Çinlileri her an tarihin öznesi yapar. Türkler de tarihte yaşadıkları o büyük tecrübeleriyle, bütün o Avrasya, Afro-Avrasya coğrafyasını kateden o büyük birikimleri ile tarihte nesne yapılabilecek, tarihin edilgen unsuru yapılabilecek bir topluluk değildir. Bizler bir kere bütün zorluklar karşısında güçlü kimliğimize, medeniyet birikimimize, kültür birikimimize güvenerek tarihte özne olacağımızın, tekrar güçlü bir şekilde özne olacağımızın inancını taşımamız lazım. Zorluklarla karşılaşabiliriz. Bir neslin zorluklarını başka bir nesil başka şartlarda aşabilir ama hiçbir zaman biz tarihin edilgen unsuru olmadık, olmayacağız.

İkincisi metodolojik yöntem şartı. Bu da birleştirici, bütünleştirici bir dil, birleştirici, bütünleştirici bir siyaset, birleştirici, bütünleştirici bir yaklaşımdır.

Vatandaşlık siyasi bir bağdır ama 'tarihdaşlık' diye başka bir bağ var. Tarihdaşlık ise yok edilemeyecek kültürel bir bağdır. Biz bu tarihdaşlık kavramını bütünleştirici, bütün çevre bölgeleri, Balkanlar'ı, Ortadoğu'yu, Orta Asya'yı, Kafkasya'yı tekrar Anadolu etrafında, Anadolu'yla birlikte bütünleştirici yeni bir siyasetin önünü açmamız lazım. Madem ki yüz yıl önce bizi bu coğrafyalardan koparmaya çalıştılar ve sömürge- ciler o kadar yıl içinde bu coğrafyalarla aramızda duvarlar ördüler, şimdi tam vaktidir bu duvarları kaldırmanın. Bu coğrafyalarla, bu tarihdaşlarımızla bütünleşme vaktidir.

Miloseviç Srebrenitsa da Boşnakları katlettiğinde, o kara gecede katliama başlarken, bittiğinde şunu söyledi: “Burada biz Türklerden Kosova'nın intikamını aldık.” Katlettiği insanlar ırk olarak Türk değildi, Boşnaktı. Bunu Suriye'de bir konferansta, Mısır'da ayrı bir konferansta “ne yapmak istiyorsunuz?” diye sordular. Yani “bu kadar uzun ayrılıklardan sonra böylesine aktif bir dış siyasetle Ortadoğu'ya dönerken neyi gerçekleştirmek istiyorsu- nuz?” dediklerinde tek bir şey söyledim: “tarihin normal- leşmesi, bu coğrafyanın, bu tarihin tekrar normal seyrine oturtulması”.

Biz Türkiye olarak bu normalleşme sürecine öncülük etmek istiyoruz. İstiyoruz ki bu değişim dalgası birileri tarafından yeni sömürgecilik için kullanılacak bir gerekçe haline gelmesin. İstiyoruz ki yeni otoriter yapılarla Ortadoğu halkları birbirinden kopartılmasın ve istiyoruz ki tarihin normalleşme süreci içinde bu sınırlara herkes saygı göstersin ama bu sınırlar bir duvar olmaktan çıksın, esneyen, geçişken sınırlar haline dönüşsün. Onun için bütün Ortadoğu'da, Balkanlar'da, Kafkaslar'da, Orta Asya'da vizeleri kaldırmak için çabalıyoruz çünkü bu sınırlar aşıldığı zaman bu coğrafyaların merkezi ekseninin tekrar Anadolu olacağının bilincindeyiz.

Yani sınırlarımızın içine çekilelim ve “ne olacak yani, diğer bölgelerde ne olursa olsun, bunun dışında biz burada kendimizi geliştirelim, ekonomimizi geliştirelim” demek mümkün değil. Artık bu küreselleşen şartlarda kendi içine kapanan topluluklar, ister korku ile olsun, şu veya bu korku ile, dış tehdit, bölünme korkusu, isterse birtakım risklerden uzak kalma düşüncesi ile olsun, içine kapanan toplulukların artık tarihin akışını doğru okuma- ları mümkün değil.

Burada bir kimlik sıkıntısı yaşamamamız lazım. Biz derken bu bütün o tarihi birikimi temsil ettiğimizin farkında olmamız lazım, çünkü başkaları, çevremizdeki insanlar bunu gerçekten böyle görüyorlar.

Anadolu'nun müdafaası Afganistan dağlarından başlar o dönem için ve bilir ki Asya derinliğinde güce sahip olmayanlar Avrupa içinde varlıklarını sürdüremezler.

Bu konuda stratejimizin esası şu; ülkemizin kendi içinde demokratikleşme, insan hak ve özgürlükleri çerçevesinde milletin devletle buluşmasını sağlamak. Milletin devletle kopuk olduğu, devleti idare edenlerin kendilerini milletten üstün gördüğü ya da millete bir şeyler dikte ettirebileceklerini düşünen rejimlerin halini bugün görüyorsunuz. Demokrasinin meziyeti, gücü, milletin iradesini devlete yansıtabilmesindedir. Milletin her kesiminin iradesini, en geniş kapsamıyla, kavramıyla milletin iradesini kast ediyorum. Millet ile devlet iradesi buluştuğu zaman bir milletin potansiyeli harekete geçer. Bu içerde özgürlük ve güvenlik arasında dengeyi sağlayıp vatandaşı olması dolayısıyla, insanların o devletin vatandaşı olması dolayısıyla gurur içinde, vakarla dolaşabilmesi.

İkinci hedefimiz, komşu ülkeler başta olmak üzere komşu bölgelerle tam ve mutlak anlamda bütünleşme, aramıza örülen psikolojik duvarları yıkma, tarihi normalleştirme, ekonomilerimizi birleştirme, siyasi olarak en üst düzeyde temaslarımızı arttırmak ve nerede olursa olsun bu coğrafyalarda bize dönen insanları, bize bakan insanların gönlüne su serpmek, onlarla kader paylaşmak.

Çevre bölgelerle tam bir entegrasyon hedefliyoruz.
Üçüncüsü, Türkiye'nin Büyük Türkiye'ye giderken şu ana kadar ihmal ettiği bölgelerde ve alanlarda, dünyanın her köşesinde temsil edilmesini sağlamak. İki yıl içerisinde Afrika'da 18 Büyükelçilik açtık.
Nihayet tabii dördüncü olarak, küresel alanda her uluslararası örgütte aktif olma kararı aldık ve son beş-altı yıl içinde bütün uluslararası örgütlerde üyelik düzeylerimizi yükselttik, Türk vatandaşlarımızın temsilini arttırdık.
Madem ki biz Nizam-ı Alem, bir dünya nizamı geleneği içinden geliyoruz, bizim bu bölgesel düzenler dışında küresel düzenle ilgili de söyleyeceğimiz temel düşüncelerimiz olmalı. Artık büyük Türkiye'nin Anadolu ve çevre coğrafyalarla sınırlı kalmasını istemiyoruz. Kendi içinde bütünlüğünü, birliğini sağlamlaştırmış, ekonomi- sini güçlendirmiş, demokrasisini tahkim etmiş, çevre bölgeler ile bütünleşmiş, tam anlamıyla entegre olmuş, Avrupa Birliği'ne girmiş ve Avrupa Birliği'nin edilgen unsuru değil, Brüksel'de İstanbul, Ankara iradesini Brüksel'e yansıtmış, küresel bütün örgütlerde aktif hale gelmiş büyük bir Türkiye özlemi içindeyiz. Dış politikamızın esası da budur. Özeti ve hedefi ise, Türklerin tarihe muhteşem geri dönüşüdür.” (26 Mart 2011, İstanbul)
(Http://www.mfa.gov.tr/disisleri-bakani-sayin-ahmet-davutoglu_nun-turk-ocaklari_nin-kurulusunun-100_-yilini-kutlama-etkinlikleri-kapsaminda-duzenlenen.tr.mfa)
Gelişmiş batı ülkeleri tarafından uluslar arası ilişkilerde uygulanan “güç, menfaat ve çatışma” odaklı dış politikalara karşı Türkiye, yeni bir uluslar arası politika stratejisi ikame etmektedir. Bu yeni dış politika stratejisi “adalet, ortak kazanç, barış ve ittifak” temellerine dayanmaktadır. Yeni Türk dış politikası, hak, adalet, hukuk, dostluk, barış, yardımlaşma ve ortak kazanç gibi temel kavramlar üzerine bina edilmiştir. Bu temel stratejinin somut yansımaları;

Komşularla sıfır sorun
Medeniyetler ittifakı
Çatışmaya karşı barış ve diplomatik çözüm
Zulme karşı duruş
Dostluk ve işbirliği ile birlikte kazanalım
politikaları şeklinde olmuştur.
Adalet ve barış eksenli bu yeni politika yaklaşımı kısa zamanda meyvelerini vermeye başladı. Türkiye, her an savaşa girilebilecek azılı düşmanlarmış gibi algılanan komşu ülkelerle iyi ilişkiler içerisine girerek, diplomatik kanalları kullanılarak önemli dostluk ve işbirlikleri geliştirdi. Komşu ülkelerle yapılan dış ticaret patlama gösterdi. ABD ve İsrail eksenli dış ilişkiler yerine, çok yönlü ve çok boyutlu dış ilişkiler gerçekleştirildi. Türkiye yakın tarihinde ilk defa Afrika ülkelerine, Latin Amerika ülkelerine açıldı ve Asya ülkeleri ile ilişkiler daha da geliştirildi. Rusya ile enerji konusunda önemli stratejik işbirlikleri yapıldı. Osmanlı nüfuz alanındaki Ortadoğu, Kafkas ve Balkan ülkeleri ile ilişkiler geliştirildi. Daha burada sayamadığımız pek çok gelişmeler nedeniyle Türkiye bir taraftan ekonomik yönden hızla büyürken, diğer taraftan uluslar arası camiada siyasi nüfuz ve etkinliği hızla artırmaya başladı.

Türkiye'nin uluslar arası ilişkilerde dillendirdiği “barış ve adalet” söylemi, gelişmekte olan ülkeler ve üçüncü dünya ülkelerine çok sempatik geldi ve dikkatlerini Türkiye'ye çevirmelerine yol açtı. BM Güvenlik Konseyi geçici üyeliği için yapılan oylamada Türkiye'nin 150'den fazla ülkenin oyunu alarak seçilmesi bunun önemli bir göstergesiydi.

Tüm bu gelişmeler “Türkiye'yi kontrol altında tutulması gereken bir unsur” olarak değerlendiren çevreleri çok rahatsız etti. Kendi ülkelerinin kamuoyları Türkiye'nin politikalarına sempati ile yaklaşırken, başta ABD ve İsrail olmak üzere bazı devlet yönetimleri veya sivil güç odakları Türkiye'yi firenlemenin ve pasifize edip yeniden kontrol altına almanın yollarını aramaya başla- dılar.

BATI MEDENİYETİNİN BUNALIMI VE
İSLAM MEDENİYETİNİN YÜKSELİŞİ
Materyalist felsefenin insanoğlunun başına sardığı “güç ve menfaate” dayalı medeniyet anlayışından bunalan insanoğlu, huzur ve güven içerisinde yaşayabil- mek için yeni arayışlar içerisine girerken; kaynağını Kur'an'dan alan “adalet ve yardımlaşma” temeline dayanan İslam medeniyeti ile tanışmaya başlamıştır.

Aslında günümüz dünyasında yaşanmakta olan gelişmeler, materyalist felsefenin mahsulü olan batı medeniyetinin insanlığa savaşlardan, kan ve gözyaşından başka bir şey veremeyerek insanlığı bunalıma sürükle- mesi ve iflas etmeye başlaması; buna karşın bunalımlar içinde sorunları için çözüm ve çıkış arayan insanlığın insani ve vicdani değerlere yönelmesiyle kadim İslam medeniyetinin yeniden yükselmeye başlamasıdır.

Bugün gelinen aşamada batı dünyasının “askeri ve ekonomik üstünlüğe bağlı kuvvet ve menfaate dayalı medeniyet anlayışı” ile Türkiye'nin yeniden temsil etmeye başladığı “hak, adalet, barış, yardımlaşma ve zulme karşı dayanışma kavramlarına dayanan medeniyet anlayışı” arasında büyük bir mücadele başlamıştır. Bu “güçlünün her zaman haklı olduğu anlayışı” ile “haklının her zaman güçlü olması gerektiği anlayışı” arasında yapılan kıyasıya bir savaştır. “Güç ve zorbalık” ile “adalet ve barış” arasında bir mücadeledir bu.

Çağımızın müceddidi büyük mütefekkir Bediüzza- man Said Nursi, Felsefe ve Kuran medeniyetlerinin insanlığa kazandıracakları bakış açılarının derin bir tahlilini ve karşılaştırmasını yapmaktadır:
“Hikmet-i felsefe ile hikmet-i Kur'aniyenin hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye verdiği terbiyeler:
Amma hikmet-i felsefe ise, hayat-ı içtimaiyede nokta-i istinâdı, «Kuvvet» kabûl eder.
Hedefi, «menfaat» bilir. Düstur-u hayatı, «Cidal» tanır. Cemâatlerin râbıtâsını, «Unsuriyet, menfî milliyeti» tutar. Semerâtı ise, «Hevesât-ı nefsaniyeyi tatmin ve hâcât-ı beşeriyeyi tezyid»dir. Halbuki: kuvvetin şe'ni, «Tecavüzdür» Menfaatın şe'ni, her arzuya kâfi gelmediğinden üstünde «Boğuşmaktır». Düstur-u cidâlin şe'ni, «çarpışmaktır». Unsuriyetin şe'ni, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan, «Tecavüzdür»… İşte bu hikmettendir ki: Beşerin saadeti selb olmuştur.
Amma hikmet-i Kur'aniye ise, nokta-i istinâdı, kuvvete bedel «Hakk»ı kabûl eder. Gayede menfaate bedel, «Fazilet ve Rızâ-yı İlahî"yi kabûl eder Hayatta düstur-u cidal yerine «Düstur-u teâvün»ü esâs tutar. Cemâatlerin rabıtalarında; unsuriyyet, milliyet yerine «Rabıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî» kabûl eder. Gayâtı; hevesât-ı nefsâniyyenin tecavüzâtına sed çekip, ruhu maaliyâta teşvik ve hissiyyât-ı ulviyyesini tatmin eder ve insanı kemâlât-ı insâniyyeye sevk edip insan eder. Hakkın şe'ni, «İttifaktır» Fazîletin şe'ni, «Tesânüddür» Düstur-u teavünün şe'ni, «Birbirinin imdadına yetişmektir» Dinin şe'ni, «Uhuvvettir» «İncizabdır». Nefsi gemlemekle bağlamak, ruhu kemâlâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe'ni, «Saadet-i Dareyndir»…” (Sözler/Onikinci Söz)
Bediüzzaman, metaryalist felsefeden kaynaklanan Batı medeniyetinin temel özelliklerini şu şekilde belirtmektedir:
1-Nokta-i istinadı (dayanak noktası), kuvvettir. Kuvvetin doğuracağı sonuç ise tecavüzdür.
2-Hedefi, gayesi, menfaattir. Amaç pastadan daha fazla pay alabilmek ve azami oranda menfaat temin edebilmek olunca; bunun doğal sonucu da boğuşmaktır. Çünkü mevcut pastadan herkes daha fazla pay istemektedir. Bu da ancak bir başkalarının daha az pay alması ile mümkün olabilecektir. Onun için de paylaşma problemi, rekabet ve menfaat mücadeleleri olacaktır.
3- Düstur-u Hayatı (Hayat Prensibi) cidal yani savaş, mücadele ve çarpışmaktır. Hayatı mücadele olarak algılayan birisi “büyük balık küçük balığı yutar” anlayışı ile, herkesi kendisini yutmaya hazır bir düşman olarak görür ve yutulmamak için başkalarını yutmaya odaklanır. Neticede sosyal hayat acımasızlaşır. Kim kimi yutabilirse veya kimin kime gücü yeterse… düzeni ortaya çıkar.
4- İnsanlar arasında sosyal bağ olarak ırkçılığı, ırk birliğini esas alır. Irkçılık sadece kendi ırkını sevme, himmetini sadece kendi ırkına hasretme özelliği taşıdığı için, kendi ırkına olan aşırı sevgisi, başka ırklara karşı husumet ve tecavüzü netice verir. Çünkü kendi ırkının refahı için başkalarının hakkına tecavüzden çekinmez ve bunu mübah görür.
5- Batı medeniyetinin meyvesi yani ortaya koyduğu sonuç nefsani arzuların tatmin edilmesi ve tüketimin sürekli körüklenerek insan hayatındaki ihtiyaçların çoğaltılmasıdır.
Kaynağını Kuran Hakikatlarından ve Hz.Peygambe- rin Sünnetindeki prensiplerden alan İslam medeniyeti- nin temel özellikleri ise şöyle ifade edilmiştir:
1- Nokta-i istinadı (dayanak noktası) Hakk dır. Yani hakkın hak sahibine teslimi. Haklı olanın güçlü kılınması. Kuvvetin kanunda, objektif hukuk kurallarında olması. Güçlü olanın haklı çıkması değil, haklı olanın güçlü olması. Fert ve toplum hayatında adaletin tesis edilmesi. Sosyal hayatta “Hak”kın temel prensip olarak kabul edilmesi, insanların sosyal sisteme olan saygı ve bağlılığını artırarak toplumsal bütünleşmeyi, birlik ve beraberliği pekiştirecektir. Sosyal hayatta doğuracağı sonuç (Şe'ni) ittifaktır.
2- Dünya hayatını yaşamanın en büyük amacı, hayatta ulaşmak istenen hedef ve elde edilmesi umulan nihai fayda, Rıza-i ilahiye mazhariyet; yani Kur'an ahlakı ile ahlaklanarak Allah Resulünün Sünnet-i Seniyyesi dairesinde bir hayat yaşamak suretiyle Allah'ın Rızasını kazanabilmektir. Hayattaki hedefi Rıza-i ilahiyi kazanabil- mek olan bir insan, kainattaki canlı veya cansız tüm mahlukatı ve masnuati Rabbinin sonsuz cemal ve kemalini, isim ve sıfatlarını tecelli ettirdiği harika birer sanat eseri ve esma-ül hüsnanın birer aynası ve esmaül hüsnayı anlatan Rabbani birer mektup olarak göreceği için her şeye muhabbetle bakacak; ve yaratılmışları sevecektir yaratandan ötürü. Söz, fiil ve davranışlarında Allah'ın Rızasını gözeteceği için başkaları ile boğuşmak değil; muhtaçların yardımına koşma, zayıfı koruyup kollama cihetine gidecektir. Bu ise sosyal hayatta tesanüdü, yani dayanışmayı netice verecektir. Rıza-i İlahi'nin gözetilmesi ile sosyal hayatta; zenginler ve güçlüler, fakirlere ve zayıflara şefkat ve merhametle yaklaşarak onlara yardımcı olacak. Zekat, sadaka vb. destek ve şefkat tecellileri nedeniyle fakirler ve zayıflarda zenginlere karşı saygı ve hürmet duyacaktır. Böylece çeşitli toplum katmanları arasında çatışma yerine dayanışma sağlanmış olacaktır.
3-Kur'an ahlakı ile yetişen bir insan hayatı mücadele, savaş, çarpışmak ve boğuşmak olarak değil yardımlaşma (teavün) olarak kabul eder. Çünkü insan sonsuz acz ve fakr içerisindedir. Hayatını devam ettirebilmek için sayısız ihtiyaçlara muhtaç olduğu halde sermayesi ve mülkü yok hükmündedir. İnsan hayatta, bitkilere, hayvanlara, göllere, denizlere, ırmaklara, dağlara, taşlara, havaya, suya….vs.. her şeye muhtaçtır. Ama ihtiyaç duyduğu şeyler kendisine ait değildir. Ayrıca sayısız düşmanlara, bela ve musibetlere maruzdur. Buna karşın iktidar ve kuvveti yok hükmündedir. Gözle göre- mediği bir mikrop / bakteri koca insanı yerlere sermekte- dir. İnsanın sonsuz aciz ve fakirliğine karşın Allah, kainattaki her şeyi insanın istifadesine, yardımına sun- muş ve insanı sayısız düşmanlarından korumuştur. Onun için kainatta yardımlaşma prensibi hakimdir. Kur'an ahlakı ile yetişen bir insan hayat prensibi olarak yardımlaşmayı kabul ederek başkalarının yardımına koşmayı şiar edinecektir.
4-İslam Medeniyeti, insanları birbirine bağlayan toplumsal bağ olarak din birliği ve vatan birliğini kabul eder. Aynı Allah'a, aynı kitaba inanmak, aynı peygambere tabi ve aynı dine mensup olmak en büyük bağdır. Bu ise İslam kardeşliğini netice verir. Ülkede hangi soydan, hangi renkten, hangi sosyal sınıftan olursa olsun ve hangi dili konuşursa konuşsun her Müslümanı hakiki kardeş olarak kabul eder. İslam kardeşliği bilinci sosyal yapıyı bir ve bütün yapan en kuvvetli bağdır.
5- İslam medeniyetinin insana sunduğu netice yani İslam'a uygun olarak yaşanmış bir hayatın meyvesi dünya ve ahiret mutluluğu, yani saadet-i dareyn'dir. Çünkü Allah'ın Rızasını kazanabilme amacını güden bir insan nefsinin ve şeytanın kötü arzu ve telkinlerine set çekerek; fıtratındaki ulvi seciyeleri inkişaf ettirecek; kendisini yaratan Rabbinin istediği şekilde bir hayat yaşayarak hem dünya, hem de ahiret saadetini kazana- caktır.

SONUÇ:
Osmanlı Devletini 1299 yılındaki kuruluşundan sonra çok kısa bir zamanda dünyanın en büyük devletle- rinden ve insanlık tarihinin en büyük medeniyetlerinden birisi haline getiren, ülkesinde huzur ve güveni tesis ederek tam 620 yıl ayakta kalmasını sağlayan sır; Osmanlı Medeniyetinin kaynağını Kur'an esaslarından alan bir İslam Medeniyeti olmasıdır.
Kendisine “ İmparatorluk dağıldığına göre biz de Kürdistan kuralım” diye teklifte bulunan Mevlanzade Rıfat Bey'e“Rıfat Bey, Kürdistan teşkil etmek değil, Osmanlı İmparatorluğunu ihya edelim. Bunu kabul edersen canımı bile feda ederek çalışırım” diyen Bediüzzaman'ın kastı, bir hanedanın iktidarının korun- ması değil, Kadim İslam medeniyetinin yeniden ihya edilmesi olsa gerek.
Bugün yaşanmakta olan gelişmeleri, “Neo Osmanlı- cılık” adı altında dar bir kalıba sokmak asla mümkün değildir. Yaşamakta olduğumuz süreçte meydana gelen olumlu gelişmeler, İslam aleminin uyanışı, ayağa kalkışı ve kadim Türk- İslam medeniyetinin yeniden yükselmeye başlayışıdır.
Bizler, Müslüman Türk milleti olarak, şanlı mazimiz- den ilham ve şevk alarak, ihtişamlı istikbalimize doğru kanatlanıp uçacağız. Bizler, 4000 yıllık devlet geleneği olan, çağ açıp- çağ kapayan, 20 milyon km2 lik bir ülkede hüküm süren, üç kıtada adaletle hükmeden, gittiği yerlere ilim, irfan, medeniyet, refah, huzur, güven, barış ve adalet götüren büyük bir Millet'in çocuklarıyız. İnsanlık tarihinin en parlak dönemlerinin ve en büyük medeniyetlerin altında bizim ecdadımızın imzaları var.
Bugün, Osmanlıyı yeniden kuramayız; ama Osmanlı- yı küçük bir uç beyliği iken, çok kısa bir zamanda üç kıtada hükmeden bir Cihan Devleti haline getiren yüce değerleri yeniden ihya edebiliriz. Bizi insanlığın zirvesine taşıyan ulvi değerleri ve medeniyet anlayışını ihya etmek, uyuyan devin uyanışı ve büyük Milletimizin yeniden dirilişi olacaktır. Bugün, manzara nasıl görünür- se görünsün; zulüm ve zorbalık mağlup, hak ve adalet galip olacaktır. Yarınlarımız, mutlaka bugünden daha güzel ve daha aydınlık olacaktır.


Bu Yazı 3220 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar