Nerede Hata Yaptık?
..        
Biz yetişkinler, sahip olduğumuz dini ve ahlaki değerleri, din öğretimi vasıyasıyla yetişmekte olan nesle aktarma gayreti içindeyiz. Eğitim öğretim sürecinde, öğrencilerimizin geçmişten devraldı- ğımız kültürel mirastan haberdar olmalarını, bu mirasla tanışmalarını ve mensubu olduğumuz dini öğrenmelerini istiyoruz. Bunu istiyoruz, çünkü bu konuda haklı gerekçelerimiz var. Çocuklar ve gençler, dini bilgileri öğrenirlerse iyi insan olacaklar diye düşünüyoruz. Onlar dinlerini doğru anlar ve uygularsa, toplum sağlam bir zemine oturur kanaatini taşıyoruz. Bu düşüncelerden hareketle öğrencilerimize “Küçüklerinizi sevin, büyüklerinizi sayın! Diyoruz. Derslerde “Dinimiz doğru olmamızı, çalışkan, bilgili, kültürlü olmamızı istiyor. İnandığımız ilke ve değerlere uygun hareket ederseniz mutlu olursunuz.” şeklinde ifadeler kullanarak onları eğitmeye, etkilemeye çalışıyoruz.
Ancak bilgilendirip, eğitmeye çalıştığımız öğrencilerimiz, bu sözlerin benim hayatım için önemi nedir? Bunlar benim ne işime yarayacak? Bu bilgileri niçin öğreniyorum? Mutlu olmak için mi? Ahlaklı yaşamak için mi? Neden ahlaklı davrana- yım? Niçin inanayım? Kul olmak ne demektir. Bana anlatılanları nereye oturtayım? Zihnime mi yoksa kalbime mi? Bana öğretilenler neye yarayacak? Diyerek zamane çocukları kılı kırk yararcasına kırk çeşit soru sormaktadırlar. Öğrencilerin ezbere dayalı kalıp formattaki bilgileri ezberlemelerinin uygulamaya pek de faydasının olmadığını gözlem- liyoruz.
Bir öğretmen sınıfa girmiş, herkes oradan oraya koşturuyor. Ortalık toz, duman…Bir taraftan kavga ediyorlar, diğer yandan ellerinde su tabancası, balon veya naylon poşetlere su doldurmuşlar, birbirlerini ıslatıyorlar.Bir önceki derste; insanların birbirlerine eziyet etmelerinin günah, güçlünün za- yıfı hırpalamasının doğru olmadığı, kavgacılığın müslümana yakışmadığını anlatmışsınız ama dinleyen kim? Nafile sözler…öyleyse pratikte söyle diğiniz sözlerin bir kıymeti harbiyesi bulunmamak- tadır.
Eğitimciler olarak şu soruyu kendimize soralım ve sesli düşünelim. Aktardığımız malumat öğrenci- mizin ne işine yarayacak? Niçin Din kültürü ve Ahlak Bilgisi okuyor öğrencilerimiz? Dini bütün bir insan mı olacak? Yoksa bir kültürleme dersi mi bu ders? Dini ve ahlaki bilgiler sadece zihinlerde “istif” edilmek için midir? Yoksa bilgiler bir bilinç düzeyine gelmeli, aklın önünü açmalı, zihni ışıtmalı mıdır?
Din öğretiminde öğrencide geliştirilmesi gere- ken kabiliyetler ve ölçütler şu şekilde olmalıdır.
1-Ders, öğrencinin kendisi ve çevresiyle iletişiminde ona yararlı olabilecek farklı bir bilgi ve düşünce şekli oluşturabilir mi? Öğrencinin iç ve dış iletişimini daha etkin hale getirmelidir.
2-Bu ders, öğrencinin kabiliyetlerinin gelişme- sine ve öğrencinin bir form kazanmasına yardımcı olmalıdır.
3-Ders, öğrencinin zihin eğitimine katkıda bulunabilir mi? Bir başka deyişle, söz konusu ders, öğrencinin karar verme, akıl yürütme, öğrenme, araştırma, sorgulama, yorumlama, ve anlamaya yönelik zihinsel çabalarını zenginleştirip beslemeli- dir. Böylece olgun, efendi, bilgili, kültürlü, karakterli, toplumun seçkin, milli kültürünü özümsemiş, ileri görüşlü bir ferdi olabilir.
İşte din kültürü ve ahlak bilgisi dersi de öğrenciyi olumlu yönde etkileyen, motive eden, gerekli bilgi ve beceriyi, kişiliği kazandıran bir ders haline gelebilir. Tabii ki bu da bu dersi bir hayat felsefesi haline getirmiş gayretli öğretmen, şuurlu ve iyi bir çevrenin eş güdümü ile mümkün olabilir.
Şimdi şu soruyu sormanın her halde tam yeridir. Acaba günümüzde nerede bir hata yapıyoruz da bir Fatih, bir Yavuz, bir Kanuni yetiştiremiyoruz. Acaba niçin karakter abidesi Mehmet Akifler, hazır cevap, söz virtüözü, sultan'üş-şüara Necip Fazıllar yetiştiremiyoruz.
Meşhur hikayedir. Fatih Sultan Mehmet daha küçük yaşlardadır. Hocası da Akşemsettin hazretleridir. Fatih padişah çocuğu olması hasebiyle kendini la yüs'el (hiçbir şeyden sorumlu değil) kabul etmekte ve şımarıklıklar yapmaktadır. Bu durum hocası Akşemsettin dikkatini çekmekte ve buna bir hal çaresi aramaktadır.Padişah ise oğlunun en güzel şekilde yetişmesini istemekte- dir.Çünkü kendisinden sonra tahta geçecek kişinin devletine ve milletine faydalı olmasını istemekte-dir. Bir yine derste iken küçük Fatih yaramazlık eder.Hocası da hafiften tapışlar.Vay efendim bir hoca bir Şehzadeyi nasıl tapışlarmış.Fatih bunu kabullenemez ve akşam olunca padişah babasının huzuruna çıkar. Ağlamaklı bir sesle:
-“Babacığım, bugün ne oldu biliyor musun”?
-“Hayır yavrucuğum. Anlat da öğrenelim”.der.
-“Senin Şehzade oğlunu bir hoca dövdü, hem de bak her tarafımı şişirdi” diyerek abartılı bir şekilde olayı duygusallaştırmaya çalışır. Padişah babası hiç istifini bozmadan kızarmış gibi yaparak:
-“Ben ona yarın ne yapacağımı bilirim. Benim gibi kudretli bir padişahın kıymetli evladına nasıl el kaldırırmış o !” diyerek Fatih'i teselli eder. Bu arada arada hocasına da haber salar. Görüşürler. Hocaya:
-“Hocam yarın sizin mektebe geleceğim. Haşmetli bir şekilde sizinle konuşurken üzerime yürüyüverin.” der. Ertesi gün aynen konuştukları gibi Padişah Akşemsettin hazretlerinin huzuruna gelir. Padişah tam hocaya çıkışacakken, hoca eline sopayı aldığı gibi koşar padişahın peşinden. Padişah önde, hoca arkasında peşi sıra koşar.Fatih bu durumu şaşkınlıkla izler.Ders bitiminde saraya varınca padişaha Fatih:
-“Babacığım sen de amma korkakmışsın ha. Koskoca padişah hocadan korkar mı?
-“Yavrucuğum öyle sert bir hocan var ki ben bile korktum. Bundan sonra sakın hocanın sözünde çıkma. O seni seviyor. Sen de onu sevesin. Çünkü o yarının cihan padişahının en güzel şekilde yetişme- sini istiyor.”der. O günden sonra Fatih şımarıklık etmez. Hocasının bilgi ve görgüsünden azami derecede istifade etmek için elinden gelen gayreti sonuna kadar gösterir. Hürmette de kusur etmez. Fatih ise böyle bir gönüller sultanının yanında, İstanbul'un fethi projeleriyle yatar, yine onlarla kalkar. Yirmi bir yaşında bir devri açar, bir devri kapatır.
Burada en önemli hususlardan biri dahi nitelikli kişilerin kaliteli hocaların ellerinde balmumu gibi şekillenmesidir. Aile, çevre, okul, veli, öğrenci uyumunun mutlaka sağlanmasıdır. İnsanoğlunun iyi yetişmesi için yüksek hedef ve ideallerinin bulunmasıdır. Fatih sultan Mehmet içinde bulundu ğu dönemde çağın en yüksek teknolojisini üretebi- lecek bir dehaya sahipti. Bizansın yüksek ve kuvvet li surlarını delebilecek, kalelerini tahrip edecek topu ve barutun hakkını en ince noktasına kadar hesap etmişti. Buna göre de toplar döktürmüştü. Ayrıca çağının en son bilgilerine sahip olabilmek için yedi dil bildiği rivayet edilmektedir. İşte Osmanlı böyle adı da kendisi de büyük devlet adamlarının elinde altı yüz sene ayakta kalmıştı.
Günümüzde nerede hatalar yaptığımız şimdi daha iyi anlaşılmıştır herhalde. Büyük insanlar, büyük çalışmalar ve büyük ideallerden sonra büyük sonuçlara ulaşırlar. Şimdiki yeni neslin en büyük özelliği ise çalışmadan, kafa yormadan, sıkıntıya girmeden dört ayağı üzerine düşmek, rahat yaşamaktır. Ama bilmiyor ki emeksiz yemek olmaz.

Bu Yazı 2864 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar