O’NU (C.C.) GÖRÜYORUZ
..        
Her göz bakar ama her göz göremez; çünkü görmek başlı başına bir sanat hem de büyük bir ustalık gerektiren sanattır. Gün boyunca yakınımıza, uzağımıza, çevremize bakıp dururuz… Her birimiz aynı yere aynı yerden baksak bile farklı şeyler görürüz; çünkü her zaman bakmak yetmiyor, görmeyi de bilmek gerekiyor… Tabii ki önce nereye nasıl bakacağımız önemli, ondan sonra neyi göreceğimiz…
Bakıp göremediğimiz nice şeyler var: Resme bakıp ressamını; kitaba bakıp yazarını; içinde binlerce çeşit lezzetli yemeklerin bulunduğu bir sofraya bakıp yanı başında duran aşçıyı görememek gibi...
Davet edildiğimiz herhangi bir sanat sergisini hayranlıkla gezdikten sonra sergi salonunda bulunan sanatçıya bakıp onu takdir etmeden yanından geçip gitmek... Hele hele sergi boyunca misafirlerine çeşitli ikramlarda bulunan bu ustayı kale almadan, ona teşekkür bile etmeden bırakıp gitmek bakıp da görememenin belki de en rencide edici olanı.
Baktıktan sonra görmek gerek. Kimi mi? Şu kainat sergisinin ressamını, yeryüzü ve gökyüzünün sadece birer sayfası olan şu muhteşem âlem kitabının yazarını, içinde binlerce çeşit lezzette ikramların bulunduğu mevsimlere göre değişen şu muhteşem dünya sofrasının aşçısını. Gördükten sonra da gördüğümüz zata karşı hayretimizi ve şükranımızı en açık bir şekilde sunmamız gerekir.
Yokluktan varlık alemine gönderildik, taş olmayıp hayatı tattık; hayvan olarak yaratılabilirdik bize insanlık verildi, iman nimetiyle şereflendik. Bunlar karşılıkları ödenemeyecek en büyük hediyeler. Bizden istenen sadece bakıp görmek ve bu hediyelere karşı şükretmek.
Evet, bakıp görelim; çünkü bu kadar hediyeleri bize veren Yüce Rabbimiz elbette tanınıp görülmek ister. Bunun için de kendimizi çok da yormamıza, büyük çaba sarf etmemize gerek yok, Ayet-i Kerimede şöyle buyruluyor: Her ne yana dönerseniz Allah`ın vechini görürsünüz. (Bakara 115). Öyleyse bizlerde her yanımıza bakıp O'nu görmeye çalışalım.
Önce gökyüzüne bakalım: Birbirlerinden nihayetsiz uzaklıkta bulunan, dünyamızdan milyonlarca kat fazla büyüklükteki yıldızlar ve Güneş akıllara durgunluk verecek hızlı hareketlerine rağmen birbirlerine çarpmıyorlar; en ufak bir gürültü çıkarmadan, yanıcı maddeleri tükenmeden dünya damında direksiz yüz yılardan beri asılı tutuluyorlar. Gökyüzüne baktıktan sonra Allahu Ekber deyip O'nu (c.c) görüyoruz.
Sonra gökyüzü ile yeryüzü arasındaki feza denilen boşluğa ve havaya bakalım. Yeryüzü ile asuman arasında asılı tutulan binlerce ton ağırlığındaki bulutlar dünyamızın neresinde hangi hayat sahibine su ihtiyacı olduğunu bilir, onların şiddetli yakarışlarını duyar gibi imdatlarına yetişip bir komutandan emir bekler gibi bir vaziyet alıyor. Sonra yağan yağmur o kadar mükemmel bir intizam içerisinde yağıyor ki şiddetli rüzgara rağmen havada birleşip zararlı kütleler haline dönmüyor; rahmet namıyla en güzel şekilde ihtiyaç sahiplerine gönderiliyor. Yine söz konusu boşlukta faaliyet gösteren rüzgar ve hava, dünyanın neresinde olursa olsun bütün canlılara nefes olarak her an yetişiyor. Hava, ısı,ışık ses ve elektriği iletmekle; rüzgar, bitkilerin tozlaşmasına vasıta olmakla en hayati görevlerde çalıştırılıyor. Ya şimşek ve gök gürültüsü... Bunlara da bakılırsa çok önemli hizmetler gördükleri anlaşılıyor. Gökyüzü ile yeryüzü arasındaki bu faaliyetlere baktıktan sonra Sübhanallah deyip O'nu (c.c) görüyoruz.
Sonra Dünya'ya bakalım: Dünya, Güneş'e karşı o kadar hassas bir ölçüde duruşla döndürülüyor ki günlerin senelerin mevsimlerin oluşumu hep bu duruş ve harekete göre planlanmış. Herbir mevsimde özellikle biz insanların ihtiyaçlarına göre binlerce çeşit lezzette rızık kuru ve basit bir topraktan ve su damlacıklarından yetiştiriliyor. Soframıza baktığımızda her gün çeşit çeşit yiyecekler ve içeceklerden lezzetle besleniyoruz. Buna karşılık biz de Elhamdülillah deyip O'nu (c.c) görüyoruz.
Sonra Dünya'nın yarısından fazla bölümünü kapsayan denizlere, okyanuslara, çaylara ırmaklara bakalım: bunların içinde yaşayan özelikle balık türü canlıların beslenme ve üremeleri öyle mükemmel yapılıyor ki bunlarda en ufak bir ihmal ve yaşadıkları yeri istila görülmüyor. Bütün bu beslenme basit bir kumdan ve acı sudan yapılıyor. Üremede öyle bir denge oluşturulmuş ki her bir balığın bıraktığı binlerce yumurtaya karşı bu sularda hiçbir dengesizlik görülmüyor. Çaylar, ırmaklar, nehirler asırlarca akmalarına rağmen kaynakları tükenmiyor. Dünyanın kendisi su olup aksaydı bu nehirler, ırmaklar şimdiye kadar bunu bitirmezler miydi? İşte Nil, işte Dice, işte Fırat. Bütün bunlara bakıp düşündükten sonra biz de Lailaheillallah deyip O'nu (c.c) görüyoruz.
Sulardan sonra dağlara bakalım: İçlerinde çeşit çeşit kaynaklar, madenler, ilaçlar bulunan bu hazine direklerindeki patlamaların ve fışkırmaların bile kontrolsüz bir şekilde olmadığı, bunun insanlık için çok faydalı sonuçlar doğurduğu biliniyor. Bu tür patlamalar dünyanın dengesini koruması açısından son derece gerekli olduğu bilgisi karşısında Hâkim Allah deyip O'nu (c.c) görüyoruz.
Şimdi de türleri binlerce olan bitkilere bakalım: Küçük bir tohum dağ gibi bir ağacı sırtında taşıyor. Karbon, azot, oksijen, ve hidrojen maddelerinin karışımından farklı renkte, tatta ve şekilde milyarlarca meyveler yaratılıyor. Bu meyvelerin içlerindeki tohumlara çok hassas ölçülerle öyle bir program yerleştirilmiş ki ait oldukları ağaçların bütün özelliklerini aynen içermektedirler. Şekilce bir birlerinin neredeyse aynı olan birçok tohum toprak altına atıldıktan sonra en ufak bir yanlışlık ve karışıklık olmadan en güzel bir şekilde bitiyor; ellerindeki yemişleri bizlere ikram ediyorlar. İncire, elmaya, armuta ve daha nice meyvelere baktıktan sonra biz de Hafiz Allah deyip O'nu (c.c) görüyoruz.
Bitkilerden sonra bir de hayvanlar alemine bakalım: Aynı maddeleri içeren basit yumurtalardan renk, şekil ve ses gibi birçok özelliği bir birinden farklı milyonlarca kuş türü hayvan yaratılıyor. Bir yumurtadan çıkan tavus kuşu ne kadar muhteşemse aynı şekilde bir yumurtanın içinde hayat bulan tavuk da sanatça ondan aşağı değil. Yine nutfe denilen basit bir su damlasından yaratılan aslan, ceylan ve zürefa gibi nice nice hayvanlar şu dünya sarayında sergileniyor. En büyükten en küçüğe kadar her hayvanın hayatını devam ettirmesi için gerekli olan şartlar en ufak bir unutma ve ihmal olmadan yerine getiriliyor. Bu hayvan isterse denizin dibinde yaşasın isterse çöldeki kumların arasına karışsın, bunların hiçbir şekilde rızıkları unutulmuyor. Çok ilginçtir ki zehirli bir arı bal, elsiz kolsuz bir böcek ipek yapıyor. Sayıları milyarları bulan hayvanların üreme, beslenme ve şekil özeliklerine bakılabilirse bütün bunların hiçbir şekilde tabiata ve tesadüfe bağlı olmadığı anlaşılacak. Bizler de bunu anlıyor, Kadir ve Alim Allah deyip O'nu (c.c) görüyoruz.
Hayvanlar ve bitkiler dünyasında nazarımızı gezdirdikten sonra bir de insanlar alemine bakalım: hergün aynanın karşısına geçip kendimize şöyle bir bakıyoruz. Hepimizin gözü, kulağı, ağzı, eli, kolu aynı yerde fakat hiçbirimiz tıpa tıp aynı değiliz. Aynı olsaydık başımıza kim bilir neler gelirdi neler. Her an kapımız çalınır başkasının işlediği suçtan tutuklanabilir; olmadık iftiralarla karşılaşabilirdik. Vücudumuzda mükemmel bir işleyiş var; fakat göz kapaklarımızın istem dışı kırpılmasından kalp atışlarımıza kadar vücudumuzun işleyişi ile ilgili neredeyse hiçbir şeye müdahil değiliz. Bütün canlılardan farklı olarak akıl sahibiyiz. Küçük bir köylü çocuğu tek başına koskoca bir koyun sürüsünü güdebiliyor. Bütün teknik buluşlar insan aklının ve zekasının bir neticesi değil mi? Kısacası maddi ve manevi yönlerimizle çok kompleks bir varlığız. Her yönümüzle harikayız. Vücudumuzla ilgili hiçbirimizin aklına keşke şu organımız olmasaydı veya şu organımız şurada değil de şurada olsaydı diyemiyoruz. Tıp ve psikoloji alanlarında özelliklerimizi anlatan ciltlerce kitap var. Bu alandaki araştırmalar halen tamamlanmış değil. Sadece aynanın karşısında yüzümüze baktıktan sonra yine Sübhanallah deyip O'nu (c.c) görüyoruz.
İnsanlara bakıp insanların en şereflisi Hz Muhammed'den (s.a.v.) söz etmemek elbetteki olmaz. Şimdide O'na (s.a.v.) bakalım: Bu İnsan(s.a.v.) düşmanlarının bile kabulüyle en güzel ahlaklı mümtaz bir şahsiyettir. O'nu (s.a.v.) gerçek manada ne anlamak ne de anlatmak mümkün. Sadece mübarek eline baktığımızda şu olayları öğreniyoruz. Bu elin parmağı Ay'ı ikiye bölmüş, bu elden çıkan toprak düşman ordusunun gözlerine ayrı ayrı girmiş, bu el en ağır hastalara şifa dağıtmış, yine bu mübarek el savaşlarda susuz kalmış orduya akan bir çeşme olmuş. Bütün bu harika haller hep dost ve düşmanın önünde cereyan etmiş, tarihçe ispatlı hadiselerdir. Hz Muhammed'in (s.a.v.) sadece bir eli bu kadar hârikulade ise bütünüyle kendi zatı nasıldır acaba? Bunu düşündükten sonra bu zatın (s.a.v.) arkasında Habib Allah deyip O'nu (c.c) görüyoruz.
Son olarak Kuran'a bakalım: bu mucize kitap insanların sosyal hayatlarına o kadar güzel prensipler ve ahlak ilkeleri kazandırmış ki asırlar geçmesine rağmen bu ilkeler halen tazeliğini ve geçerliliğini yitirmemiştir. İnsanlık her geçen gün bunlara olan ihtiyacını daha fazla hissetmektedir. Bununla birlikte Kuran insanların ferdi hayatları, kalpleri, akılları ve ruhları için de en güzel terbiye edici bir kitaptır. Bu kitabın öyle bir tatlılığı var ki az bir konuşmadan rahatsız olan en ağır hastalar bile Kuran okunurken huzur bulmakta çölde susamış bir insanın kana kana su içmesi gibi Kuranı dinlemektedirler. Bütün ilimlerin kaynağı olan, belağatında eşsiz ve çok manidardır ki okuma ve yazma bilmeyen bir insan vasıtasıyla gönderilen Kuran'a baktıktan sonra kelam sahibi Allah deyip yine O'nu (c.c) görüyoruz.
Evet, bakıyoruz ve görüyoruz. Daha nice bilgimizin dışında bakmalar ve görmeler var; sözün özü şu ki: Her ne yana dönerseniz Allah`in vechini görürsünüz. (Bakara 115).

Bu Yazı 2049 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar