ÖZGÜRLÜĞÜN BEDELİ
..        
Özgürlüğü nasıl bilirdiniz?
İyi mi? Yoksa kötü mü?
Ya da sorumuzu biraz değiştirelim.
Özgürlüğün tarifi nasıl yapılmalı? Mutlak mı olmalı, yoksa sınırlı mı? Hayatımızın en ayrılmaz parçası olan “özgürlük” hakkında gerçekten ne düşünüyorsunuz? Kafanızda ona dair bir tarif var mı?
Sizi bilmem ama “özgürlük” denildiğinde benim aklıma hep şu cümle geliyor: “Özgürlük, başkalarına zarar vermediğin müddetçe istediğin her şeyi yapabilmektir (!)” Yani bu tarife göre bir insanın özgürlüğünün sınırı, başka birisinin özgürlüğüyle çakışacağı yere kadar geniştir. Başkasının hakkına tecavüz etmediği müddetçe insan, istediğini yapabilir. Özgürlük, okullarda bize öğretildiği kadarıyla budur(!)
Acaba öyle mi?
Özgürlük gerçekten bu mudur?
Bildiklerim hakkında bu “acaba” yı sorabilmeyi öğrenmem hayatımın neredeyse yirmi beş yılını aldı diyebilirim. Yirmi beş yıl boyunca ben, özgürlüğü hep “başkalarına zarar vermediğin sürece istediğini yapabilme” olarak bildim. Ve hiç sorgulama ihtiyacı hissetmedim. Nihayetinde bu, benim okulda öğrendiğim, genel kabul görmüş bir tanımdı. Bütün şarkılar bunu haykırıyordu. “Bu hayat benim!” diye bağırıyordu herkes...
Fakat bir gün, birisi bana İslamiyet'teki özgürlük tanımının bu olmadığını söyledi. Çok şaşırdım! O güne kadar İslamiyet'le Batı medeniyetinin çakıştığı noktalar olduğunu bilmiyordum. Öyle ya! Batı ve onun tanımları o kadar dünyamı doldurmuştu ki, “İslam ne diyor?” diye dinimin fikrini sormak aklıma gelmemişti.
İşte bana bu altın değerindeki “acaba” kelimesini öğreten insan Bediüzzaman'dı. O diyordu ki, bizimle Batı'nın özgürlük tarifleri başkadır. Batı'da özgürlük “başkasına zarar vermeden istediğini yapabilmeye” bakar. Fakat İslam'da bundan daha mükemmel bir tanım vardır. Kişi “başkalarına” ve “kendi nefsine” zarar vermediği sürece istediğini yapabilir. Çünkü kişinin kendisi de Allah'a aittir.
Bu tanım, ilk okuduğum anda aklımı başımdan almıştı. Ne garip! Bizim de bir medeniyetimiz, bir fikriyatımız vardı, ama ben bunun farkına yeni varıyordum.
Peki, ben neden hiç “kendi tanımlarımı” aramamıştım?
Bu sorunun ardından her şey berraklaşmaya başladı. Her olay rengini değiştirdi. Bize öğretilen ilk tanımın eksik ve hatalı yönleri suratıma bir tokat gibi inmeye başladı. Mesela, ilk tanıma göre intihar, ötenazi, eşcinsellik, her türlü sapıklık birer haktı! İnsan bu hakları kullanabilirdi. Peki, gerçek özgürlük buysa ve bu tanım doğruysa, neden içim rahat etmiyordu? Vicdanım neden bütün ruhumla beraber kasılıyordu? Neden bir türlü Batı içimize sinmiyordu?
O zaman anladım. Bizim, kendimize ait tanımlara ve tariflere ihtiyacımız var. Aksi halde hem biz, hem yeni nesiller şiddetli krizlerle vicdanlarını Batı'ya kurban edecekler. Zira Batı, yaptığı tanımlarla ve medeniyetini üstüne kurduğu değerlerle her konuda bize uymuyor. Tıpkı tangocu bir kadın elbisesinin bir askere olmayışı gibi… Uymuyor fikirler, kültürler bağdaşmıyor ve en önemlisi Batı, “mutlak iyiyi” temsil etmiyor.
Ülkemizin geçirdiği hızlı Batılılaşma ile yaşadığı sorunlar malum. Bir kopukluk, bir cahillik ve bir ahlaksızlık yakıp kavuruyor ülkemizi. Batı'ya göre kurulmuş sistemler birer birer “S.O.S” vermeye, “Bizi kurtarın!” diye bağırmaya başlıyorlar. Zira üstlerine kuruldukları tanımlar ve değerler sakat! Doğruya ulaştırmıyorlar.
İnternet, Melek mi, Şeytan mı?
Bunlardan bir tanesi de, ahlakî çöküşün şiddetli bir şekilde yaşandığı internet ortamı! İnternet, pek çok faydasının yanında kullanıcılarına verdiği “sınırsız özgürlük” yüzünden korkunç yıkımlara neden oluyor. “Başkasına zarar vermeden istediğin yapabilmek” üzerine kurulmuş internet siteleri “Herkesin kendi nefsine serbestçe zarar verebildiği, kendini yoldan çıkardığı” pistler haline dönüşüyor. Ve gün geliyor “kendine zarar vermeye ve ahlaksızlaştırmaya” alışanlar, duramıyorlar. Hisleri birer hayvan gibi onları peşlerinde sürüklüyor. Bu sefer, fazla sürat yaptıkları pistten çıkarak, başkalarına sataşmaya, tecavüze ve saldırganlığa başlıyorlar... Ve topyekûn bir insanlık yoldan çıkarılıyor…
İnsanlar mecbur oluyorlar. Bir pencere, bir ekran uzaklıktaki sapıkların, ejderhaların kendi hanelerine ilişmemeleri için kilitler, filtre programları kullanmak zorunda kalıyorlar. Bu programların faydası da oluyor, ancak canavarlar sürekli şekil değiştirerek sizi şaşırtıyorlar ve tam “kurtuldum” dediğiniz anda, sizi yakalıyorlar.
İnternette çocuk istismarı ile beraber ortaya çıkan, ancak başka istismarlar şeklinde yıllardır devam eden sürece dair bizim de yapabileceğimiz bir şeyler olmalı. Evet! Televizyon karşısında gösteremediğimiz hassasiyeti, bu ikinci canavara karşı göstermeliyiz. Zira bu ikincisi daha dehşetli bir düşman ve bir düşmana çocuk emanet edilmez. Eline kibrit almasından korktuğumuz evlatlarımızın aynı eline bir ahlak cehennemini güvenle teslim etmek ne kadar mantıklı?
Bu konuda en büyük vazife (biraz klasik bir cümle olacak ama) yine ailelere düşüyor. İnterneti, çocuklarına kontrollü bir şekilde kullandırmaları ve bilgisayarlarına mutlaka filtre programları yüklemeleri gerekiyor öncelikle. Daha sonra ise iyi bir denetim gerekiyor. Belki bilgisayarı çocuğun odasında değil de, herkesin girip çıkabildiği bir yerde tutmak ve böyle bir önlem sayesinde denetim sağlamak yerinde olacaktır.
Çaresiz Değiliz!
Bir diğer önlem ise çocukları, sadece işleri olduğunda interneti kullandırmaya alıştırmaktır. “Çocuktur, eğlensin!” düşüncesiyle mutlak bir serbestlik verilmesi, daha doğruyu ve yanlışı ayırt etmeyi bilmeyen dimağlarını sapkın ve sapık yollara sevk edebilir… Geç kalmış “ah” ve “vah”ların ise kimseye bir faydası dokunmayacaktır.
Şimdi dışardan bir kurtarıcı beklemenin zamanı değil!
Eğer bir yerlerde bir şeyler yanlış gitmeye başlamışsa, hadis-i şerifin de buyurduğu gibi, sessiz kalınmamalıdır. Susmuş, pısırık, “dilsiz şeytan”lar haline gelmek istemiyorsak, gücümüzü kullanmalı ve testi kırılmadan önlemimizi almalıyız. Zira başımıza ne geldiyse bu “nemelazımcılık”tan geldi. Yenilerinin gelmesini engelleyecek şeyse elbette yapabileceğimizin en iyisini yapmaktır ve istismarla savaşmaktır!
Adı anıldığında titrediğimiz, ürktüğümüz, midemizi kaldıran sefihlik ve sapıklıkların evlatlarımız tarafından normal bir şeymiş gibi anıldığı zamanları görmek istemiyorsak; Hz. Lut'un (a.s.) kavminin başına gelenlerin bizlere de olmasından korkuyorsak, düşünmeliyiz! Nerede yanlış yaptığımızı ve nerede “yapmamız gerekeni yapmadığımızı” düşünmeliyiz! Hem bugün düşünmeliyiz! Zira (Allah korusun) o kara kâbus gibi günler geldiğinde ağlamaktan başka bir şey elimizde kalmayacak…

Bu Yazı 2970 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar