ÖZLENEN MUHTEŞEM MAZİ, OSMANLI iSLAM MEDENiYETi
..        
Sanayileşme devriminin tamamlandığı, uzay ve bilgi çağlarının geride bırakıldığı, iletişim çağına gelindiği ve Batı medeniyetnin gücünün zirvesine ulaştığı 20. ve 21. yüzyıllar, insanlık tarihinin en kanlı dönemidir.
Batı medeniyetinin ilimde ve teknolojide ulaştığı ileri seviye ve sahip olunan siyasi, ekonomik ve askeri güç, insanlığa huzur, güven, mutluluk ve esenlik değil; savaşlar, işgaller, katliamlar, kan, göz yaşı, acı, ızdırap, işkenceler, zulümler, yıkılan yok olan şehirler, parçalanan insan/bebek cesetleri ve doğal kaynakları sömürülen ülkeler getirmiştir.

Sadece II. Dünya Savaşında 20 milyondan fazla insan öldü. Birinci Dünya Savaşında milyonlarca insan hayatını kaybetti. Rusların Kafkasya ve Orta Asyada Müslümanlara karşı yürüttüğü katliam ve sürgünler, Çinlilerin Doğu Türkistandaki katliamları, Hinduların Pakistandaki katliamları, Ermenilerin Azerbaycan ve Doğu Anadolu bölgemizdeki katliamları, Rumların Batı Trakyadaki katliamları, Sırpların Bosna Hersekteki katliamları, İtalyanların Libyadaki, Fransızların Cezayirdeki ve diğer Kuzey Afrika ülkelerindeki katliamları, Amerikalıların Amerikanın yerli halkına karşı yürüttükleri katliamlar, Yahudilerin Filistindeki katliamları… v.s. Sayılamayacak kadar çok sayıdaki vahşet ve dehşet olaylarında çoğunluğu Müslümanlar olmak üzere on milyonlarca insan hayatını kaybetmiş, sakat kalmış veya evinden, barkından, yerinden ve yurdundan olmuştur. Son olarak ABD nin Irak'ı işgalinden sonra 650 binden fazla masum Iraklı sivil insan öldürülmüş ve sağ kalanlarında %40 dan fazlası atılan bombaların tesiriyle başta kanser olmak üzere çeşitli Hastalıklara maruz kalmış ve on binlerce insan da sakat kalmıştır. Açlık, susuzluk, ciddi sağlık sorunları vb. bütün bir ülke insan onuruna yakışmayacak bir sefaletin içine itilmiştir. İsrail'in Filistin ve Lübnan'da uyguladığı vahşet ve katliamlar ise, insan onurunun hiçe sayılarak ayaklar altına alınmasıdır.

Ülkemizin de üzerinde yer aldığı Ortadoğu ve Balkanlar ise dünyanın en sıkıntılı ve sancılı bölgeleri durumunda. Ortadoğu ve Balkanlardaki yangın her geçen gün daha da büyüyor. Batı dünyasının yol açtığı kan gölü büyüdükçe büyüyor. Dünyanın gelişmiş ülkeleri ve süper güçler, Bölgenin zengin doğal kaynaklarını sömürebilmek, bölgeyi kontrolleri altında tutmak ve güçlerine güç katabilmek amacıyla her türlü vahşeti, dehşeti ve zulmü icra etmekten çekinmiyorlar.

Bölge halkları uzun zamandır devam eden savaşlardan yılmış, bezmiş, bitmiş durumda. Maruz kaldıkları acı, ızdırap, işkence, katliam ve çeşit çeşit vahşetlerle insan olduklarını ve gülmeyi unutmuş durumdalar. Ateş, kan ve göz yaşı adeta hayatlarının ayrılmaz bir parçası haline gelmiş.

Fakat daha düne, yani 20. yüzyılın başına kadar bu insanlar Osmanlı Devletinin idaresi altında mutlu, huzurlu ve güven içerisinde yaşıyorlardı. Ne olduysa Osmanlı bölgeden gittikten sonra oldu. Osmanlı gitti bölgeden huzur ve güvende gitti. Dünyanın asırlardır en huzurlu ve en güvenli bölgesi olan Ortadoğu ve Balkanla, Osmanlı Devleti sonrasında dünyanın en karışık, en sorunlu, en bunalımlı, en sıkıntılı bölgesi ve pek çok savaşın odak noktası oldu. Ortadoğu ve Balkanlarda yaşayan halklarda dünyadaki en mutsuz, en huzursuz, en güvensiz ve en çilekeş insanları haline geldi.

Ortadoğu ve Balkanlardaki bütün bu gelişmeler insanlarda iki düşünceyi ortaya çıkardı: Birincisi; günümüzde adeta ateş ve kan gölü içerisinde yaşayan Bölge halkları, Osmanlı Devleti döneminde yaşadıkları huzurlu ve güvenli günlerin hasretini çekmeye ve Osmanlı Devletine karşı derin bir özlem duymaya başladılar. Kendi elleri ile Osmanlıyı boğan ve yıkılmasına yardımcı olan insanlar bugün hasretle, özlemle Osmanlı Devletini ve Osmanlı zamanındaki huzur ve güveni arar oldular. Adeta “bilemedik kıymetini, kadrini; hata bizde, günah bizde, suç bizde…” diye inlemeye başladılar.
Osmanlı devletinin yıkılışı karşısında İslam dünyasının duyduğu üzüntü ve pişmanlığı, Bediüzzaman Hazretleri çok hüzünlü ifadelerle tasvir eder.

“İşte Hind, düşman zannederek halbuki pederini öldürmüş ayak ucunda oturmuş bağırıyor. İşte Kafkas ve Türkistan öldürülmesine yardım ettiği şahıs biçare valideleri olduğunu “ba'de harabil Basra” (iş işten geçtikten sonra) anlıyor, baş ucunda ağlıyor. İşte Afrika kahraman kardeşini bilmeyerek öldürdü, şimdi vaveyla (ağıt) ediyor. İşte Arap, kardeşini tanımayarak öldürdü, şimdi hayretinden ağlamayı da bilmiyor.” (sünuhat)
İkincisi; Savaşlardan, bunalan ve kargaşadan bıkan insanlar bir hususu merak etmeye başladılar. O hususunda şu: Ortadoğu ve Balkanlardaki zengin doğal kaynaklar, Bölgedeki çok çeşitli ırk ve mezhep yapısı ve bölgenin çok önemli ve stratejik jeopolitik konumuna rağmen Osmanlı Devleti Bölge halkalarını asırlardır bir arada , huzur ve güven içinde tutmayı nasıl başardı? Osmanlı Devleti döneminde dünyanın en huzurlu ve güvenli yerlerinden biri olan Bölge; Osmanlı Devletinden sonra niçin dünyanın en buhranlı, karışık, savaşların merkezi halinde bir bölgesi oldu ; yangın yeri ve kan gölüne dönüştü?

Ortadoğu ve Balkanlarda geçmişte yaşanan huzur, güven refah dönemi, kaynağını semavi / ilahi esaslardan olan İslam (Kur'an) Medeniyetinin mahsülü; aynı bölgede bugün yaşanmakta olan savaşlar, katliamlar, işkenceler, acı, ızdırap, kan ve göz yaşı ise kaynağını insan aklına dayalı metaryalist felsefeden alan Batı medeniyetinin eseridir.

Huzur ve güven dönemi ile savaşlar ve açılar dönemi arasındaki fark; Kur'an esaslarına dayanan Osmanlı İslam medeniyeti ile felsefeye dayanan Batı medeniyeti arasındaki farktan kaynaklanmaktadır.
Felsefeden kaynaklanan Batı medeniyeti ile Kur'an esaslarından kaynaklanan Osmanlı İslam Medeniyeti arasındaki farkları Bediüzzaman Said Nursi, Sözler isimli eserinde Onikinci söz'de çok veciz bir şekilde ifade etmektedir.

Bediüzzaman Hazretleri felsefeden kaynaklanan Batı medeniyetinin temel özelliklerini şu şekilde belirtmektedir:

1- Nokta-i istinadı (dayanak noktası, mesnedi), kuvvettir. Kuvvetin gereği, doğuracağı sonuç ise tecavüzdür.

2- Hedefi, gayesi, menfaattir. Yani mevcut pastadan daha fazla pay alabilmek, hatta en fazla payı alabilmektir. Amaç daha fazla pay ve menfaat temin edebilmek olunca; bunun doğal sonucu da boğuşmaktır. Çünkü mevcut pastadan herkes daha fazla pay istemektedir. Buda ancak bir başkalarının daha az pay alması ile mümkün olabilecektir. Onun için de paylaşma problemi, rekabet ve menfaat mücadeleleri olacaktır.

3- Düstur-u Hayatı (Hayat Prensibi) cidal yani savaş, mücadele ve çarpışmaktır. Hayatı mücadele olarak algılayan birisi “büyük balık küçük balığı yutar” anlayışı ile, herkesi kendisini yutmaya hazır bir düşman olarak görür ve yutulmamak için başkalarını yutmaya odaklanır. Neticede sosyal hayat acımasızlaşır. Kim kimi yutabilirse veya kimin kime gücü yeterse…. düzeni ortaya çıkar.

4- İnsanlar arasında sosyal bağ olarak ırkçılığı, ırk birliğini esas alır. Irkçılık sadece kendi ırkını sevme, himmetini sadece kendi ırkına hasretme özelliği taşıdığı için, kendi ırkına olan aşırı sevgisi, başka ırklara karşı husumet ve tecavüzü netice verir. Çünkü kendi ırkının refahı için başkalarının hakkına tecavüzden çekinmez ve bunu mübah görür.

5- Batı medeniyetinin meyvesi yani ortaya koyduğu sonuç nefsani arzuların tatmin edilmesi ve tüketimin sürekli körüklenerek insan hayatındaki beşeri ihtiyaçların çoğaltılmasıdır.

İktisat ilmindeki “azalan marjinal fayda” teorisiyle de izah edildiği gibi, ekonomik refahın yükselmesi bir süre sonra ihtiyaçların karşılanmasından alınan hazzı azalttığı için; bir noktadan sonra tatminsizlikler, sapıklıklar, bunalımlar ve anarşi ortaya çıkmakta, mutluluk yok olmaktadır. İnsanlar , hazzı, zevki ve mutluluğu normal olmayan yöntemlerde ve meşru olmayan yerlerde aramaya başlamaktadır. Batı dünyasının günümüzde yaşamakta olduğu ahlaki çöküntü ve sosyal sorunlar kendi hayat anlayışlarının ürünüdür.
Bediüzzaman, kaynağını Kur'an esaslarından alan Osmanlı İslam medeniyetinin temel özelliklerini ise şu şekilde belirtmektedir:

1- Nokta-i istinadı (dayanak noktası) Hak dır. Yani hakkın hak sahibine teslimi. Haklı olanın güçlü kılınması. Kuvvetin kanunda, objektif hukuk kurallarında olması. Güçlü olanın haklı çıkması değil., haklı olanın güçlü olması. Fert ve toplum hayatında adaletin tesis edilmesi. Sosyal hayatta “Hak”kın temel prensip olarak kabul edilmesi, insanların sosyal sisteme olan saygı ve bağlılığını artırarak toplumsal bütünleşmeyi, birlik ve beraberliği pekiştirecektir. Sosyal hayatta doğuracağı sonuç (Şe'ni) ittifaktır.

2- Dünya hayatını yaşamanın en büyük amacı, hayatta ulaşmak istenen hedef ve elde edilmesi umulan nihai fayda, Rıza-i ilahiye mazhariyet ; yani Kur'an ahlakı ile ahlaklanarak Allah Resulünün Sünnet-i Seniyyesi dairesinde bir hayat yaşamak suretiyle Allah'ın Rızasını kazanabilmektir. Hayattaki hedefi Rıza-i ilahiyi kazanabilmek olan bir insan, kainattaki canlı veya cansız tüm mahlukatı ve masnuati Rabbinin sonsuz cemal ve kemalini, isim ve sıfatlarını tecelli ettirdiği harika birer sanat eseri ve esma-ül Hüsnanın birer aynası ve esmaül hüsnayı anlatan Rabbani birer mektup olarak göreceği için her şeye muhabbetle bakacak; ve yara yaratılmışları sevecektir yaratandan ötürü. Söz, fiil ve davranışlarında Allahın Rızasını gözeteceği için başkaları ile boğuşmak değil; muhtaçların yardımına koşma, zayıfı koruyup kollama cihetine gidecektir. Bu ise sosyal hayatta Tesanüdü, yani dayanışmayı netice verecektir. Rıza-i ilahinin gözetilmesi ile sosyal hayatta; zenginler ve güçlüler, fakirlere ve zayıflara şefkat ve merhametle yaklaşarak onlara yardımcı olacak. Zekat, sadaka vb. destek ve şefkat tecellileri nedeniyle fakirler ve zayıflarda zenginlere karşı saygı ve hürmet duyacaktır. Böylece çeşitli toplum katmanları arasında çatışma yerine dayanışma sağlanmış olacaktır.

3- Kur'an ahlakı ile yetişen bir insan hayatı mücadele, savaş, çarpışmak ve boğuşmak olarak değil yardımlaşma (teavün) olarak kabul eder. Çünkü insan sonsuz acz ve fakr içerisindedir. Hayatını devam ettirebilmek için sayısız ihtiyaçlara muhtaç olduğu halde sermayesi ve mülkü yok hükmündedir. İnsan hayatta, bitkilere, hayvanlara, göllere, denizlere, ırmaklara, dağlara, taşlara, havaya, suya….vs.. her şeye muhtaçtır. Ama ihtiyaç duyduğu şeyler kendisine ait değildir. Ayrıca sayısız düşmanlara bela ve musibetlere maruzdur. Buna karşın iktidar ve kuvveti yok hükmündedir. Gözle göremediği bir mikrop / bakteri koca insanı yerlere sermektedir. İnsanın sonsuz aciz ve fakirliğine karşın Allah kainattaki her şeyi insanın istifadesine, yardımına sunmuş ve insanı sayısız düşmanlarından korumuştur. Onun için kainatta yardımlaşma prensibi hakimdir. Kur'an ahlakı ile yetişen bir insan hayat prensibi olarak yardımlaşmayı kabul ederek başkalarının yardımına koşmayı şiar edinecektir.

4- İslam Medeniyeti, insanları birbirine bağlayan toplumsal bağ olarak din birliği ve vatan birliğini kabul eder. Aynı Allah'a aynı kitaba inanmak, aynı peygambere tabi ve aynı dine mensup olmak en büyük bağdır. Bu ise İslam kardeşliğini netice verir. Ülkede hangi soydan, hangi renkten, hangi sosyal sınıftan olursa olsun ve hangi dili konuşursa konuşsun her Müslümanı hakiki kardeş olarak kabul eder. İslam kardeşliği bilinci sosyal yapıyı bir ve bütün yapan en kuvvetli bağdır.

5- İslam medeniyetinin insana sunduğu netice yani İslam'a uygun olarak yaşanmış bir hayatın meyvesi dünya ve ahiret mutluluğu, yani saadet-i dareyn'dir. Çünkü Allah'ın Rızasını kazanabilme amacını güden bir insan nefsinin ve şeytanın kötü arzu ve telkinlerine set çekerek; fıtratındaki ulvi seciyeleri inkisaf ettirecek; kendisini yaratan Rabbinin istediği şekilde bir hayat yaşayarak hem dünya, hem de ahiret saadetini kazanacaktır.
İşte, Osmanlı Devletini 1299 yılındaki kuruluşundan sonra çok kısa bir zamanda dünyanın en büyük devletlerinden ve insanlık tarihinin en büyük medeniyetlerinden birisi haline getiren , ülkesinde huzur ve güveni tesis ederek tam 620 yıl ayakta kalmasını sağlayan sır; Osmanlı Medeniyetinin kaynağını Kur'an esaslarından alan bir İslam Medeniyeti olmasıdır.

Evet, Osmanlı bir İslam Medeniyetidir. Tarafsız tarihçilerin ortak tespit ve kanaatlerine göre İslam tarihinde Asr-ı Saadet'ten sonra Kur'an'a ve Sünnete en bağlı devlet ve İslami hükümleri hayata geçirmeyi amaç edinen ve devlet politikası yapan devlet , devlet Osmanlı Devletidir.

Modern Türkiye'nin Doğuşu isimli kitabında, “kuruluşundan düşüşüne kadar Osmanlı İmparatorluğu, İslam gücünün ve inancının ilerlemesine veya savunmasına adanmış bir devlet idi” tespitine yer veren ünlü şarkiyatçı Bernard LEWİS, Osmanlı kaynaklarında;
Osmanlı topraklarının, Memalik-i İslam;
Osmanlı hükümdarının, İslam Padişahı;
Osmanlı ordusunun, Asakir- i İslam;
Dini kurumların başının, Şeyhülislam
Olarak isimlendirildiğine dikkat çekmektedir.
Osmanlı İslam Medeniyetinin Devlet ve Toplum hayatındaki yansımalarına ilişkin özelliklerine ve uygulamalara dergimizin gelecek sayılarında ayrıntılı olarak yer verilecektir.

Bu Yazı 6473 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar