Ölüm Hayata Geldi.
..        
Ölüm buz kadar soğuk, mehtapsız gece kadar karanlık, çöl kadar sessiz, yalnızlık kadar korkunç gelir insana. Bütün olumsuzlukların kaynağı, kötülüklerin anası, dağılmaların başlangıç noktası, dostlar arasından ayrılıp korkular diyarına bir göç, sıcak kuş tüyü yataktan soğuk ve karanlık toprağa giriş, aydınlığın son bulup karanlığın başlaması gibi sanılır çoğu kez.
Oysa ölüm, asıl güzelliklerin, hakiki hayır ve saadetlerin, gerçek buluşmaların, hiç bitmeyecek bir sonsuzluğun başladığı an; bütün huzursuzlukların son bulduğu, her sıkıntı ve kederin unutulduğu, çekilen musibet ve belaların mükâfata döndüğü zamandır.
Dünyadaki imtihanın son bulduğu an, dünya vazifesinden terhis belgesinin verildiği zaman, Cennet bahçelerinden bir bahçe olan mekâna geçiştir.
O an pişmanlık anı değil, mutluluk zamanıdır. Korkmak şöyle dursun, güler yüzle karşılanır ölüm. Her hangi bir ürkmek, çekinmek, isteksizlik yoktur müminin yüzünde. Tek pişmanlık varsa o da, daha fazla sevap işleyememe pişmanlığıdır. Ama o gün Rableri onlardan razı onlar Rablerinden razı bir şekilde, hiç ummadıkları mükâfat ve nimetlere vasıl olurlar. Ne büyük saadet!
Evet, bu güzelliklerin tamamı ehl-i imanın, müminlerin, Allah için hayırda bulunanların, Allah'ın fazlıyla ulaşacakları yüksek mertebelerdir. O halde bu kadar büyük nimetleri barındıran ölümden korkmak şöyle dursun, belki daha da büyük bir aşk ve şevkle gayrete gelmelidir. O büyük nimetlere kavuşmanın yollarını aramak, akıllı ve her zaman kârını düşünen insanın yapması gereken bir şeydir.
İşte bu kadar çok nimetlere kavuşmak ancak ölmekle mümkün... “Çünkü nuranî âlemlere giden yol kabirden geçer ve en büyük saadetler büyük ve acı felâketlerin neticesidir. Meselâ, Hazret-i Yusuf, Mısır azizliği gibi bir saadete, ancak kardeşleri tarafından atıldığı kuyu ve Zeliha'nın iftirası üzerine konulduğu hapis yoluyla nail olmuştur.”1
Bununla birlikte ölüm istenmemelidir. Çünkü Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bu konuyla ilgili şöyle buyurmuşlardır: “Hiç biriniz ölümün gelmesini istemesin. Eğer iyi biri ise, yaşamak belki iyiliğini arttırır. Eğer kötü ise, belki tövbe eder.”2
Ölüm mukadder olduğu için, her an gelip sevdiklerimizden birisini bulabilmektedir. Bunun karşısında bir mümine düşen, metanetini muhafaza etmesi, isyanlara varacak derecede bir takım hareketlerde bulunmamasıdır. İnsan insan olması nedeniyle elbette üzülür. Gözlerinden yaşlar süzülür. Çünkü kalp sevdiğinden ayrıldığı zaman, hüznünü göz yaşarı aracılığıyla gösterir. Bu insanın fıtratında vardır. İmam-ı Gazalî'nin İhya'sında şöyle bir kıssa anlatılır.
“Rivayete göre Süleym'in annesi Rümeysa (r.a.) şöyle anlatıyor:
Çocuğum ağır hasta idi. Babası Ebu Talha (r.a.) dışarıda idi. Çocuk öldü. Onu güzelce bir odaya yerleştirdim. Talha akşama doğru geldi. Oruçlu idi. Çocuğu sordu. Ben:
- Çocuk rahattır, dedim. Akşam oldu, iftar yemeğini verdim. Daha sonra ona:
- Şu komşumuzun yaptığına baksana! dedim. O da:
- Ne oldu? diye sordu.
- Benden emanet bir şey aldılardı. Onu geri aldım diye arkamdan ağlamaya başladılar, dedim. Talha:
- Hiç öyle şey olur mu? deyince ben fırsat buldum ve:
- İşte Allah-u Teâla bize verdiği emanetini geri aldı, diyerek çocuğun öldüğünü kendisine bildirdim. O da bunun üzerine Allah'a hamd ederek “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun”3 ayetini okudu. Ertesi gün, durumdan Resul-i Ekrem'i (a.s.m.) haberdar ettiklerinde Resul-i Ekrem:
- Allah'ım onların bu gecelerini mübarek kıl, diye dua etti.
Ravi (rivayet eden) diyor ki: “Bir müddet sonra bu aileyi yedi nüfus olarak mescitte gördüm ve hepsi de Kur'ân-ı Kerim okuyorlardı.” Cabir'in (r.a.) rivayetinde Resul-i Ekrem (a.s.m.):
- Rüyamda Cennete girdiğimi gördüm. Bir de baktım ki Ebu Talha'nın hanımı Rümeysa orada, buyurdu.”4
Peki neden?
Çünkü isyanların o anda pek bir kıymeti yoktur. Ölen kişiyi geri getirmeyecektir. Kimseye bir faydası olmayacaktır. Belki ölünün yakınlarında psikolojik problemlere neden olup zarar verecektir. En kârlı ve en yerinde davranış, sabır ve şükürle karşılamaktır.
“Ölen kişi ya rahata erer ya da rahata erdirir”5 buyurmuşlardır Peygamber Efendimiz (a.s.m.). Yani kişi eğer mümin olarak öldüyse daha rahat bir yere gitmiş olur. Ama inançsız veya günahkâr olarak gittiyse arkada kalanlar ondan kurtulmuş, o ise yaptıkları karşılığında ceza görmeye gitmiştir.
Başka bir hadiste, “Ölümü çok hatırlayanın kalbi ihya olur ve Cenab-ı Hak ona daha kolay bir ölüm nasip eder”6 buyuruyor Peygamber Efendimiz (a.s.m.). Çünkü insanın en büyük meselesidir ölüm. İyiyle kötünün ayrıştığı, mutluluk veya mutsuzluluğun gerçek anlamda başladığı noktadır.
Ölümün iki yüzü vardır. Bir yüzünde dehşeti ayrılıklar ve cezalar, öteki yüzünde mutluluk ve mükâfatlar vardır. Elbette kötü yönü inançsız ve günahkâr insanlar için söz konusudur. Fakat mümin için asıl hayatın, gerçek saadet ve huzurun başladığı zamandır.
Her gün gördüğümüz, duyduğumuz ölüm hadiseleri, dünyanın geçiciliğini bizlere hatırlatan ve dünya hayatının ebedi âlem yanında pek de fazla bir kıymeti olmadığını ikaz eder.
Bu ikazları iyi değerlendirmek, bir gün bizi de gelip bulmadan gereğini yerine getirmek, daha dengeli bir davranış içerisinde olmak ve bir mümine yakışır bir hayat sergilemek, “lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölüm çokça zikredildiği”7 takdirde mümkün olur.
Bir de ölümün olmadığını düşünelim? Asıl o zaman hayat çekilmez olur. Yaşlılık, musibet ve hastalıkla ağırlaşan hayat, çekilmez bir hâl alır. Ta Hz. Âdem'den günümüze kadar yaşamış ve de yaşlanmış insanları bir düşünelim. Dedelerimiz, dedelerimizin dedeleri, onların dedelerinin dedeleri... Evler almaz, hayat yaşanmaz olur. Demek oluyor ki, ölüm büyük bir nimettir.
O halde hayata döndürmeye gayret göstermek gerekmez mi?g
Dipnotlar
1 Söz Basım yayın, Lem'alar, s. 489.
2 Buharî.
3 Bakara Sûresi, 2:156.
4 İmam-ı Gazâlî, İhyâu Ulûmi'd-Dîn, 4:135.
5 Buharî, Rikâk:42; Müslim, Cenâiz:61, Nesâi, Cenâiz:48.
6 Deylemî.
7 Tirmizî, Zühd:4; Nesâi, Cenâiz:3; İbni Mâce, Zühd:31.

Bu Yazı 2989 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar