Ölüm Nasıl Nimet Olur?
..        

Ölüm en az hayat kadar büyük bir kudret mucizesidir. Hayat tesadüfler sonucu, gelişi güzel ortaya çıkmadığı ve devam etmediği gibi ölüm de kendi kendine gerçekleşen bir hadise değildir. Varlıkların meydana gelmesi, canlıların yaratılması, insanın dünyaya ayak basması nasıl kendi kendine olmuyorsa, varlık âlemi ve hayatı terk edişleri de rastgele olmuyor. Canlıları yaratan, onlara en uygun hayat ortamını hazırlayan kim ise, hikmetleri gereği hayatlarına son verecek olan da O'dur.

Nitekim bir ayette, "Hanginizin daha iyi amel işleyeceğini denemek için ölümü de, hayatı da yaratan Odur"( Mülk Sûresi: 2) buyrularak ölümün de yaratılmış olduğuna dikkat çekiliyor. Oysa görünüşte ölüm, vücudun çözülüp dağılmasıdır. Yokluktur, çürümektir, hayatın sönmesidir. Dünya zevk ve lezzetlerini tahrip edip acılaştıran bir hadisedir. Böyle olan bir olay nasıl yaratılmış olabilir ve kâinatta yaratılan her nesne gibi hikmetli bir nimet sayılabilir?

Bediüzzaman Hazretlerinin, Mektubat isimli eserinde anlattığına göre; ölüm hayat vazifesinden bir terhistir, bir paydostur, bir yer ve vücut değiştirmedir, sonsuz hayata bir davettir, bir başlangıçtır, ölümsüz bir hayatın mukaddimesidir. Nasıl ki hayatın dünyaya gelmesi bir yaratma ve takdir iledir; dünyadan gitmesi de bir yaratma ve takdir, bir hikmet ve tedbir iledir. Çünkü en basit hayat tabakasında yer alan bir bitkinin ölümü, hayattan daha muntazam bir sanat eserini netice verir. Meyveler, çekirdekler, tohumlar görünüşte ölür; yani çürüyüp dağılırlar. Aslında son derece intizamlı bir kimyevî işlemden geçer, elementleri ölçülü bir tarzda birleşir ve atomları faydalı bir şekilde bir araya getirilip yoğrulurlar. Bu görünmez intizamlı ve hikmetli ölüm, sümbülün hayatıyla kendini gösterir. Demek çekirdeğin ölümü, sümbülün hayata başlamasıdır. Belki tıpa tıp hayat hükmünde olduğu için şu ölüm dahi hayat kadar yaratık ve muntazamdır.

Yenilen meyve ve etlerin midede ölmeleri de böyle değil mi? Midede sindirilerek insan hayatına yükselirler; o ölüm, onların hayatından daha muntazam ve mahluk denilir. İşte en aşağı hayat tabakasında bulunan bir bitkinin ölümü, böylesine mahluk, hikmetli ve intizamlıdır. Hayat tabakalarının en yükseğinde yer alan insan hayatının başına gelen ölüm nasıl yokluk olabilir? Yeraltına giren bir çekirdek hava âleminde bir ağaç olduğu gibi, yeraltına giren bir insan da, kabir âleminde, elbette sonsuz bir hayat sümbülü verecektir."(Mektûbât, s. 7.)

Ölüm elbet yokluk olamaz. Cenab-ı Hak kâinatın en şerefli varlığı olarak yarattığı, her şeyi kendisine hizmet ettirdiği insanı hiç yokluğa atar mı? Hele, "Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım" diye buyurduğu Habibini ölüme atıp yok eder mi? Merhum Necip Fazıl,
"Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber"
derken bu gerçeği dile getirir.

ÖLÜM NASIL NİMET OLUR?
Kimse ölmek istemez. Ölümden herkes korkar. Lafı bile insanı sıkıntıya sokar. Peki, ya ölmeseydik neler olurdu? Asıl sıkıntı o zaman olurdu. Ölümü mumla arardık. Düşünün ki, yetmiş-seksen yaşında hayat çekilmez hale geliyor. Anne ve babalarımız, dedelerimiz ve ninelerimiz, onların da anne ve babaları, dedeleri ve nineleri ıstırap veren perişan halleriyle gözlerimizin önünde bulunsalardı, hayatın ne kadar azap verici, ölümlerinin de ne kadar büyük bir nimet olduğunu görürdük.

Yaşlılık gibi hayat şartlarını ağırlaştıran daha birçok sebep vardır ki, ölümü, hayattan çok daha büyük bir nimet olarak gösterir. İbn-i Sina meselenin bu yanına şöyle bakar: "Yeryüzünün hacmi ve kapasitesi belli. Ölmeselerdi bu kadar insan nasıl sığarlardı? Birbirine bitişik ve sımsıkı durmaları hâlinde bile dünyaya sığmazlardı. Nerede kaldı ki, oturdukları ve dağınık halde bulundukları zaman sığabilsinler? O kadar insandan artabilecek ne barınacak bir yer, ne bir bina, ne ekip biçilecek bir arazi ve ne de gezecek bir yer kalırdı. Bu durum, az bir zaman dilimi için böyledir. Zaman uzadıkça hal ve keyfiyet nasıl olurdu? Ebedî hayatı arzulayıp ölmeyi istemeyen ve bunun mümkün olabileceğini zannedenin hali işte budur. Bu zan ve arzu ise ancak cehaletin sonucudur. Ölüm İlahî bir ihsan olunca, o kötü bir şey olmaz. Kötü olan şey, ondan korkmaktır. Ölümden korkan da, onun gerçek yüzünü bilmeyendir."(Ölüm Korkusundan Kurtuluş Risalesi, Ter. M. Hazmi Tura, s. 21.)

Ölümün dünyanın bin bir türlü sıkıntılarından kurtarıp dostlara kavuşmaya vesile olması ise daha başka bir nimettir. Ölüm her şeyden önce gerçek dost olan Allah'a kavuşmaktır.
Hz. Azrail, İbrahim Aleyhisselam'ın ruhunu almak için görevlendirildiği zaman, huzuruna varmış. Durumu anlayan İbrahim (a.s.) sormuş: "Sen hiç dostun ruhunu alan bir dost gördün mü?"

Bu soruya cevap veremeyen ölüm meleği hemen Allah'ın huzuruna çıkıp durumu arz etmiş. Cenab-ı Hak da, Azrail'e (a.s) şöyle buyurmuş: "Ey İbrahim, dostuna kavuşmak istemeyen bir dost gördün mü?"

Hz. Azrail, İbrahim'in (a.s) yanına gelip durumu bildirmiş Bunun üzerine Hz. İbrahim, şöyle demiş: "Öyle ise şimdi canımı al."( Şarani, s.19)
Kabir âleminde bizi beklemekte olan dostları- mıza kavuşmadır ölüm. Yüzde doksan dokuz ahbabımız orada. Başta Peygamberimiz olmak üzere, bütün peygamberler, insanlığın ayı, güneşi ve yıldızları olmuş nice sevdiğimiz insanlar kabrin öbür tarafındalar. İşte ölüm onlara kavuşmaya bir vesiledir. Bediüzzaman, bunu bir örnek vererek ne güzel anlatır: "Eğer İmam-ı Rabbani Ahmed-i Farukî bugün Hindistan'da hayattadır diye ziyaretine bir davet vuku bulsa, bütün zahmetlere ve tehlikelere katlanarak ziyaretine gideceğim. Binaenaleyh, İncil'de "Ahmed," Tevrat'ta "Ahyed," Kur'ân'da "Muhammed" ismiyle müsemma iki cihanın güneşi kabrin arka tarafında milyonlarca Farûkî Ahmed'ler ile muhat [kuşatılmış] olarak sakindir. Onların ziyaretlerine gitmek için niye acele etmiyoruz? Geri kalmak hatadır."( Mesneuî-i Nuriye, s. 122.)

Ölüm, dostlara kavuşma yönüyle bir nimet, bir rahmet olduğu gibi; çileli, ıstıraplı kulluk vazifesinden de bir terhistir. Çünkü insan bu dünyada bir memur ve askerdir. Allah'ın kulu ve askeri... Ölüm ise, bu memuriyet ve askerlik vazifesinden bir terhistir.

Evet, ölüm bir nimettir. Dünyanın sıkıntı ve ıstıraplarından kurtuluştur. Sonra dünyamız ne kadar güzel geçse de, ne kadar huzurlu ve mutlu bir hayat sürsek de, ahiretin eşsiz güzelliği yanında dar, sıkıntılı, ıstıraplı, problemli ve bir zindandan farksızdır. İşte ölüm böyle bir dünyadan geniş, sevinç ve mutluluk dolu, acısız, ıstırapsız, sonsuz bir hayata ve ölümsüz sevgili olan Allah'ın rahmet memleketine geçmeye vesile olmaktadır. Öyleyse o da bir nimettir. Resul-ü Ekrem (a.s.m.), "Dünya müminin zindanı, kâfirin ise cennetidir" buyururken bu gerçeğe işaret buyurmuşlardır. Buna göre dünya, ahirete nispetle mü'min için bir zindan, kâfir için de bir Cennettir. Yoksa mü'min imanın verdiği zevkle dünyada dahi sanki Cennette yaşamaktadır. Kâfirin dünyası ne kadar Cennet gibi gözükse de inkârcılığın verdiği sıkıntıdan dolayı bir zindandan farksızdır.

Ölümün başka bir nimet yönü de şöyledir: Uyku nasıl ki bir rahat, rahmet ve istirahattır. Özellikle musibete uğrayanlar, yaralılar ve hastalar için... Bunun gibi, uykunun büyük kardeşi olan ölüm dahi, bilhassa musibete uğrayanlara, intihara sürükleyen belâlara düşenlere büyük bir nimet ve rahmettir. Kendi ihtiyaçlarını karşılayamayacak kadar düşkün ihtiyar ve felçli, derdine derman bulamayan ve öylece sıkıntı çeken insanlar ölümü öylesine özlerler ki, tek arzuları bir an evvel ölmek ve acıdan kurtulmaktır. İntihara teşebbüs eden insanlar için de durum böyledir. Böyle bir insanın imdadına ölüm yetişecek olsa, intihar gibi büyük bir günaha girmekten kurtulmuş ve böylece ebedî hayatını berbat etmemiş olacaktır.

ÖLÜMÜN GİZLİ TUTULMASINDAKİ SIR
Yüce Allah, birçok hikmetlere binaen bazı şeyleri gizli tutmuştur. Mesela, Kadir Gecesini Ramazan ayı içerisinde, Cuma günü duanın kabul vaktini bütün Cuma günü içinde, evliyasını kulları içerisinde, Kıyametin kopmasını dünyanın ömrü içerisinde gizlemiştir. İnsanın ölüm vaktini de bütün ömür boyunca gizli tutmuştur.

Sadece, ölümün gizli tutuluş sırrına bir göz atacak olursak, şunları söyleyebiliriz: Eğer insan öleceği zamanı bilmiş olsaydı, ömrü boyunca huzursuz olurdu, idam edileceği anı bekleyen ve o an yaklaştıkça ıstırabı daha da artan bir mahkumdan farkı kalmazdı. O zaman hayatında bir kere ölüm acısını tadan insan, sanki her an ölüyormuşçasına devamlı ölüm acısını tadardı.

Ölümün gizli olmasının bir diğer hikmeti de, insanın her an ölüme hazır olmasını sağlamak içindir. Çünkü insan ne zaman öleceğini bilseydi, ömrünün yarısına yakınını gaflet, günah ve gayr-i meşru yollarda geçirir, geri kalan kısmında ise, hayat düzenini altüst edecek şekilde dünyadan el etek çekerdi. Bunun da hayatı ne kadar yaşanmaz hale getireceği açıktır.

ÖLÜMÜN HATIRLATTIKLARI
Şüphe yok ki ölüm, canlı cansız bütün varlıkları bekleyen mukadder bir son ve hepsini içine alan genel bir kânundur. Allah, "Her nefis ölümü tadacaktır,"(1) buyurarak kimsenin bu kânunun dışında kalamayaca- ğını hatırlatır.

İnsanın göz yummakla gündüzü gece yapamaya- cağına, deve kuşu misali başını gaflet ve unutma kumuna sokmakla Azrail'in (a.s.) ölüm okundan kurtulamayacağına, böyle yapmakla ancak kendisini aldatabileceğine işaret edilen başka bir ayette ise şöyle buyrulur: "De ki, kaçtığınız ölüm mutlaka gelip sizi bulacaktır. Sonra da görünür ve görünmez âlemleri hakkıyla bilen Allah'a döndürüleceksiniz; O size yaptıklarınızı haber verecektir."(2)

Bu mukadder son ve genel kânuna tâbi olan herkes, dünyada yaptıklarının sonuçlarını görmek üzere ahirete gidecektir. Bu dünya sultan Süleyman'a bile kalmamıştır. Kabir, bu konak yerine misafir olan Kâinatın Efendisini (a.s.m.) bile çağırmak zorunda kalmıştır. Dünya limanına gelip de ayrılmayasıya demir atıp kalan kimse yoktur. Bu gerçek bize bu ölümlü hayata kâmet-i kıymetinde değer vermemiz gerektiğini gösterir.

Beden topraktandır. "Her şey aslına döner" sırrınca topraktan gelen insan da toprağa dönecektir. İnsan, kayan yıldıza benzer. Kayan yıldız, gökyüzün- de parlak bir şekilde yol alırken, bir müddet sonra kül haline geliverir. İnsan da çocukluk, gençlik ve ihtiyarlık safhalarını hızla aşarak nihayet toprak olup gider. Sonu toprak olacak bir insanın dünyayla gururlanması ne kadar yanlıştır.
Ölüm insana daha birçok dersler verir. Onu hatırından çıkarmayan insan vazifelerini hakkıyla yapmaya çalışır. Çünkü ebedî kalacağı yer olan ahireti hiç aklından çıkarmaz. Kulluğunu eksiksiz yapma gayretinde olur. Onun içindir ki pek çok ayet-i kerime ve hadis-i şerifte müminlere ölüm hatırlatılmış ve ona hazırlanmaları istenmiştir. Kur'ân-ı Kerim'in tam 190 yerinde ölümden söz edilmesi, Kur'ân'ın üçte birinin ise öldükten sonra dirilmekten bahsetmesi bu gerçeği hatırlatır.

Bu konuda Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselamın da birçok öğütleri vardır. Ölümü çokça hatırlamamız onun en önemli öğütlerinden biri. "Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok hatırlayınız"(3) buyurur. Onun lisanında ölüm büyük bir öğütçüdür. "Öğüt verici olarak ölüm yeter"(4) hadisi de bunun ifadesidir. Ölüm öğütçüdür; lezzetlerdeki acıyı göstererek dünyaya bel bağlamak- tan alıkoyar. Ölüm öğütçüdür; dünyanın geçici olduğunu hatırlatır, ebedî âleme hazırlattırır.

Allah Resulü (a.s.m.) başka bir hadis-i şeriflerinde de, "Ölümü çok çok hatırlayınız" buyururken, onun insanı günahlardan arındıracağını ve dünya sevgisinden uzak tutacağını(5)bildirir. Başka bir hadisten öğrendiğimize göre de ölümü hatırlamak insana, fani şeylere gönül kaptırtmaz. Hâlinden memnun olmasını sağlar. Zenginin ölümü hatırlaması ise, zenginliğin sebep olabileceği azgınlıkları önler. (6) Evet, ölümü devamlı olarak düşünmek ihlâsın kaynağı, zühdün kökü ve günahı terk etmenin en büyük bir vesilesi, taşkınlıkların paratoneridir.

Resulullah'ın ölümle ilgili hadislerinden birkaçı da şöyledir:
"Akıllı insan nefsine hâkim olan ve ölümden sonrası için çalışandır. Aciz kişi ise, nefsinin arzularına uyan, 'Allah başıma şunları şunları getirdi' diye yakınandır."(7)
"Akıllı kimse kendini hesaba çeken, nefsini Allah'a tam kul yapan ve ölümden sonraki hayat için iyi ameller işleyendir. Ahmak kimse ise, nefsinin arzularına uyar, sonra da Allah'tan bağışlanma temennisinde bulunur."(8)

Ölümü çokça hatırlayan çabuk tevbe eder, kanaatkâr yaşar, sevap kazanmada gayretli olur. Ölümü unutanı ise birçok tehlike sarar: Günaha dalar, tevbesini geciktirir, hırsla dünyaya sarılır, ibadet, hizmet ve hayırlarda gevşek ve tembel davranır.

Ölümü hatırlamanın en önemli faydalarından biri ihlâs sırrını kazandırmaya vesile olmasıdır. Bediüzzaman İhlâsın ehemmiyetini anlattığı Lemalar isimli eserinde, ölümü hatırlamanın samimiyet ve ihlâsa olan etkisini şöyle dile getirir: "İhlâsı kazanma- nın ve muhafaza etmenin en müessir sebebi, rabıta-ı mevttir [ölümü hatırda tutmaktır]. Evet, ihlâsı zedeleyen ve riyaya ve dünyaya sevk eden tul-i emel [ölmeyecekmişçesine arzular taşıma] olduğu gibi, riyadan nefret veren ve ihlâsı kazandıran rabıta-i mevttir. Yani ölümü düşünüp, dünyanın fani olduğunu mülâhaza edip nefsin desiselerinden kurtulmaktır."(9)

Ölümü düşünmek, onu daima hatırda tutmak nasıl olmalıdır? İmam-ı Gazali ölümü hatırlamanın en etkili yolunu şöyle anlatır:
"Bu hususta en tesirli yol, emsallerinden kendisinden önce ölüp toprak altına girenleri, onların arkada bıraktıkları mevki ve makamlarını, toprağın onların suretlerini nasıl mahvettiğini, mezarlarında nasıl çürüdüklerini, hanımlarının dul, çocuklarının nasıl yetim kaldıklarını, mallarının mahvolduğunu, meclislerdeki yerlerinin boş kaldığını ve dostlarından ayrıldığını, hayatta iken neşeli bir şekilde sohbet ettikleri halde sonunda nasıl unutulup kaybolduk- larını düşünmektir."(10)

Dahhak ise ölümü şöyle hatırlatıyor:
"Yumuşak döşekleri beğenmeyen kibarlar! Sert toprak üzerine bırakılacağınız zamanı aklınızda tutun. Yeryüzünde binaları, insanları, yemekleri beğenme- yenler! Yarın mezarda yatacaksınız. Yılanlara, çıyanlara arkadaş olacaksınız. Ağzınız toprakla dolacak. Dünyayı seyrederken renkleri beğenme- yenler! Yarın gözlerinize toprak dolacak, üzerinizde otlar ve ağaçlar bitecek. Ey mal yığanlar, ey binalar kuranlar! Sizin malınız ancak kefeninizdir, gözünüzü açın. Ey mala, mülke bağlananlar! Malınız sizi ölümden kurtaracak mı? Ahirete ondan bir şey götürebilecek misin? Hayır, hayır, sen öldükten sonra o malı, seni hayırla anmayacak kimseler için yığdın. Cezasını sen çekeceksin, zevkini ise onlar tadacaklar. Dünyadan kefenden başka bir şey götüreni gördün mü?"(11)

Bediüzzaman ise bir duasında ölümü hatırlaya- rak Rabbine şöyle seslenir:
"Ey Rabb-i Rahimim ve ey Halık-ı Kerimim! Benim sû-i ihtiyarımla ömrüm ve gençliğim zayi olup gitti. Ve ömür ve gençliğin meyvelerinden elimde kalan, elem verici günahlar, zillet verici elemler, dalâlet verici vesveseler kalmıştır. Ve bu ağır yük ve hastalıklı kalp ve hacaletli yüzümle kabre yakınlaşıyorum. Bil müşahede göre göre gayet sür'atle, sağa ve sola inhiraf etmeyerek, ihtiyarsız bir tarzda, vefat eden ahbap ve akran ve akaribim gibi kabir kapısına yanaşıyorum.

O kabir bu dar-ı fâniden firak-ı ebedî ile ebedü'l-âbâd [sonsuzluk] yolunda kurulmuş, açılmış evvelki menzil ve birinci kapıdır. Ve bağlandığım ve meftun olduğum şu dar-ı dünya kat'i bir yakin ile anladım ki, haliktır gider ve fanidir ölür. Ve bilmüşahede içindeki mevcudat dahi birbiri arkasından kafile kafile göçüp gider, kaybolur. Hususan benim gibi nefs-i emmareyi taşıyanlara şu dünya çok gaddardır, mekkardır [hilekârdır]. Bir lezzet verse, bin elem takar, çektirir. Bir üzüm yedirse yüz tokat vurur.

Ey Rabb-i Rahimim ve ey Halık-ı Kerimim! 'Gelecek her şey yakındır' sırrıyla ben şimdiden görüyorum ki, yakın bir zamanda, ben kefenimi giydim, tabutuma bindim, dostlarıma veda eyledim. Kabrime teveccüh edip giderken Senin dergah-ı rahmetinde, cenazemin lisan-ı haliyle, ruhumun lisan-ı hâliyle bağırarak derim:
El-eman, El-Eman! Ya Hannan, ya Mennan! Beni günahlarımın hacaletinden kurtar.
İşte kabrimin başına ulaştım, boynuma kefenimi takıp kabrimin başında uzanan cismimin üzerinde durdum. Başımı dergah-ı rahmetine kaldırıp bütün kuvvetimle feryat edip nida ediyorum:

El-eman, El-eman! Ya Hannan, ya Mennan! Beni günahlarımın ağır yüklerinden halas eyle.
İşte kabrime girdim. Kefenime sarıldım. Teşyîciler beni bırakıp gittiler. Senin afv ü rahmetini intizar ediyorum. Ve bilmüşahede gördüm ki, Senden başka melce ve mence yok. Günahların çirkin yüzünden ve mâsiyetin vahşî şeklinden ve mekânın darlığından, bütün kuvvetimle nida edip diyorum: "El-eman, El-Eman! Ya Rahman, ya Hannan, ya Mennan, ya Deyyan! Beni çirkin günahlarımın arkadaşlıklarından kurtar. Yerimi genişlettir.

İlahî! Senin rahmetin melceimdir ve rahmetenlilalemin olan Habibin, Senin rahmetine yetişmek için vesilemdir. Senden şekva değil, belki nefsimi ve halimi Sana şekva ediyorum."(12)
DİPNOTLAR
1-Âl-i İmran Sûresi: 185
1-Kasas Sûresi: 88.
1-Cuma Sûresi: 8.
2-Cuma Sûresi: 8.
3-İbni Mace, Zühd: 31.
4-Taberani Beyhakî, Tenulru'l-Kulüb, s. 450; Terğib Terhlb. 5:201.
5-İbni Ebi Dünya, Tenviru'l-Kulûb, s. 450.
6-Suyûtî, Kabir Âlemi, s. 44. Cennette herkese yer var/31
7-Suyûtî, s. 43-44.
8-İbni Mâce, Zühd: 31.
9-Bedîüzzaman Said Nursî, Lem'alar, s. 152-153.
10-İhya, 4:809-810.
11-Tezkire, 1:24. 12-Lem'alar, s. 124-125.


Bu Yazı 6760 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar